D. MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” İSİMLİ ESERİNİN TENKİDİ-1-

D. MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” İSİMLİ ESERİNİN TENKİDİ-1-
D. Mehmet Doğan’ın bizdeki baskısı (başka baskıları olma ihtimaline karşı), Feryal matbaacılık tesislerinde Ekim 1989 yılında basılmış olan “ikinci baskısı”dır. Dipnotlarımız bu baskı üzerinden takip edilebilir.
Kitaptaki tespitlerin ve fikirlerin tenkidini iki kısımda (iki yazıda) yapmayı düşünüyoruz. Birinci kısımda (bu yazıda) kitabın tarihi seyrindeki tetkikleri, ikinci kısımda ise kitabın “netice” kısmı olan ve yazarın yeni İslam cemiyet ve devleti ile ilgili tespitleri, teklifleri ve fikirleri gözden geçireceğiz. Böyle bir tasnif yapmamızın temel sebebi, yazarın tarihi tetkiklerinin gerçekten dikkate değer olduğu ve okunması gerektiği düşüncemizdir. Fakat “netice” kısmındaki İslam cemiyet ve devlet sistemi hakkındaki düşünce ve tekliflerinin ciddi şekilde tenkide tabii tutulması zaruretidir.
*
Eser, cemiyet, devlet ve medeniyet meselesini, toprak bahsinde tetkik etmiştir. Tabiidir ki bu meseleler sadece toprak bahsi üzerinden tetkik edilemez. Fakat yazar bunun farkında olmayan biri değildir. Kendine toprak bahsi üzerinden bir çalışma alanı seçmiş olması ve o alanla sınırlı bir tetkik yapması metodik bir ihtiyaçtır. Cemiyet, devlet ve medeniyet meselesi bir kitapta tüm boyutlarıyla tetkik edilemeyeceğine göre, yazarın kendine bir konu seçmesi ve o konu ile ilgili olan kısımlarını tetkik etmesi tabiidir. Bu sebeple eser, toprak üzerindeki mülkiyet, tasarruf, devir ve benzeri durumlar üzerinde inşa edilen ferd, cemiyet, devlet ve medeniyet meselelerine bakmaktadır.
Yazar, toprak meselesini “merkezi konu”, ferd, cemiyet, devlet, medeniyet meselelerini de muhit konular olarak almıştır. Eserin çerçevesi budur ve bu çerçevede değerlendirmek sıhhatli olur kanaatindeyim. Yazarın toprak meselesi üzerinden temel meselelere bakışındaki en önemli sebep, sanayi toplumu öncesi hayatın zirai altyapıya dayanıyor olmasıdır. Gerçekten birkaç asır geriye gidildiğinde, iktisadi hayatın büyük kısmı ziraat, üretim kaynağı olarak da topraktır. Hal böyle olunca, mülkiyet meselesinden, içtimai muvazeneye kadar birçok mesele, toprak bahsinde merkezleşmektedir. Keza aynı dönemlerin Avrupa’sında da cemiyet, devlet ve medeniyet (yok ama) toprak mülkiyetinde merkezleşmiş ve yoğunlaşmıştır. Feodalitenin güç kaynağı toprak mülkiyetidir. Toprak mülkiyetinde şekillenen feodalitenin aynı zamanda bir cemiyet modeli, hukuk sistemi, siyaset tarzı oluşturduğu, bunlara bağlı olarak köylüleri (serfleri) köle haline getirdiği bilinmektedir. Yazarın meseleyi toprak merkezinde alması, birkaç asır geriye gidildiğinde hayatın tanziminde (organizasyonunda) en büyük amili tercih ettiği anlaşılmaktadır. Böyle bir çalışma hakikaten övgüye değer.
*
Toprak mülkiyetinin İslam tarihindeki sürecini Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizden başlayarak tetkik etmiş, her dönemde nasıl şekillendiğini, nasıl tanzim edildiğini, İslam devletlerinin kurulmasında ve yaşamasında ne kadar katkısı ve zararı olduğunu tespit etmiş. Büyük Selçuklu Devletinde büyük toprakların ikta verilmesinin siyasi bunalımlara ve parçalanmalara yol açtığını fakat bunun daha sonraki devirlerde, Anadolu Selçuklu Devletinde ve Osmanlıda terk edildiğini tespit ediyor. Toprak mülkiyetinin, temelde Şer’i Şerife aykırı olmamak üzere farklı tatbikatlarının tarihi süreçlerde tecrübe edildiği, ciddi bir müktesebatın meydana geldiği ve bir sonraki devlet ve medeniyete nakledildiğini görmek, tarihi okuma bakımından önemli bir noktadır. Sürecin nihayetinde Osmanlıda kemale erdiği görünüyor. Yazarın bu husustaki tespiti şöyle;
“Selçuklu devletinde birkaç vilayeti kapsayacak genişlikte büyük iktalara da rastlanmaktadır. 1.000 asker çıkarabilen ve daha çok İran ve Irak’ta görülen bu tür iktalar derebeyliğe yakın nitelikler taşıyorlar. Mesela Şeriat dışı davalar ikta sahibinin “Divan-ı Mezalim”inde görülüyor ve bu çeşit büyük ikta sahipleri kendi adlarına para bastırabiliyorlardı. Büyük iktalar siyasi bunalımlara ve parçalanmalara yol açmaktaydı. Bu yüzden rejimin aksayan bu yönü daha sonraki Anadolu Selçuklu uygulamasında düzeltilmiş, büyük iktalara imkan verilmemiştir. Sistemin asıl olgun biçiminin Osmanlı Devletince uygulandığını burada belirtmeliyiz.”(Sahife 77)
İslam medeniyetinin, tarihi süreç içinde sayısız tecrübe ile süzüldüğünü ve inceldiğini tespit bakımından, toprak meselesinin incelenmesi kıymetli bir eser meydana getirmiştir. İslam medeniyeti, “tarihi süreklilik” arzeden, bir sonrakinin bir öncekinden “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” olanı aldığı, yanlış, çirkin, kötü ve zararlıları ayıkladığı devasa bir idrak süzgeci oluşturduğu vakadır. Yazar, toprak meselesinde bu tarihi sürekliliği tespit etmek bakımından, İslam tarihinin, özellikle de İslam medeniyetinin “tekliğini” göstermiştir.
*
Eserin büyük bir kısmı, tabii olarak Osmanlıya tahsis edilmiştir. Osmanlı, İslam medeniyetlerinin sonuncusu, en mütekamili ve en yakını olması bakımından bu alaka doğrudur. Osmanlıdaki toprak düzeni dikkatle tetkik edilmiş, toprak meselesine bağlı olarak ferd, cemiyet, devlet ve medeniyet bahisleri gözden geçirilmiştir.
Osmanlıdaki toprak mülkiyeti, neredeyse tamamına yakını “miri arazi” olup, mülkiyet devlete aittir. Devlet, arazinin mülkiyetini uhdesinde tutarak, tasarrufunu muhtelif şekillerde gerçekleştirmiştir. Umumiyetle tasarruf, doğrudan devletin işletmesi şeklinde değil, tımar şeklinde köylüye ve askerlere dağıtılmıştır. Köylü ile asker arasında taksim edilmiş değil, hem köylüye hem de askere verilmiştir. Bu cihetiyle harikulade bir sistem kuran Osmanlı, devlet maliyesine yük getirmeden yüz binlerle ifade edilen ordu beslemiş, aynı kaynağın (toprağın) işletmesini de köylüye vererek, hem ordunun hem de köylünün ihtiyacını karşılamıştır. Toprağın işlenmesini köylüye vermiş, gelirini de tımar sahiplerine (askerlere) vermiştir. Mülkiyet devlette olduğu için toprakların verimsizleşmesini, boş kalmasını engellemiş, işlemeyen köylünün elinden almış, takip etmeyen sipahiyi de azletmiş. Toprakların belli ellerde temerküzüne mani olmuş, zenginlik değil mahsul üretilmesini temin etmiş, halk arasında gelir dağılımını adil şekilde gerçekleştirmiştir. Toprak mülkiyeti devlete ait olduğu için alınıp satılamamış, ipotek edilememiş, köylü hem topraksız kalmamış hem de toprak bazı kişilerin elinde toplanmamıştır. Toprak üzerinden içtimai adaletin inşa edilmesindeki Osmanlı başarısı, dahiyanedir. Bu konuyu tetkik eden yazar, yer yer teferruatlı tespitler yapmış, zaman zaman da hayret ve hayranlığını (haklı olarak) izhar etmiştir. Sadece bunlardan ibaret değil toprak düzeninin etkilediği alanlar. Sipahiler aynı zamanda barış dönemlerinde asayiş ile görevli kılınmış, asayiş için ayrıca bir kolluk görevlendirmek gerekmemiş ve maliyeye yük binmemiştir. Devlet adamlarına, göreve başlarken büyük topraklar tahsis edilmesi, onların rüşvet ve benzeri gayrimeşru savrulmalarına mani olmuş, görevden azledildiklerinde ise toprağın mülkiyeti devlette olduğu için tahsis geri alınmıştır. Devlet adamlarına görevlerini layıkıyla yapmaları için maişet ve mal kaygısı çekmeleri önlenmiş aynı zamanda devletin malları hoyratça dağıtılarak israf edilmemiştir.
Yazarın, Osmanlı toprak nizamı ve buna bağlı birçok alandaki tanzimlere hayran olması yerindedir. Gerçekten hayran olunacak bir sistem inşa edilmiş, bu sistem de üç ile dört asır verimli şekilde tatbik edilmiştir. Osmanlıdaki tanzim ve tedbir maharetini gösteren toprak nizamı, hayatın neredeyse her alanı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgilidir. Toprak meselesinin tanzimindeki maharete karşı hissedilen hayranlık yazarın Osmanlıyı değerlendirmesinde bazı “ayar” kaymalarına sebep olmuştur.
*
Yazarın değerlendirme ayarını koruyamaması sadece hayranlıkla açıklanamaz fakat hayranlığın tesirinin de göz ardı edilmemesi gerekir. Bu durum D. Mehmet Doğan ile ilgili ve sınırlı değildir. Osmanlıyı, dikkatli tetkik eden yerli ve yabancı her müellif, mutlaka hayran kalmıştır. Osmanlı en kısa tarifle, tanzim ve tedbir dehasıdır. Tanzim mahareti ve tedbir anlayışını dikkatli tetkik eden hiç kimse hayranlıktan kurtulamamıştır.
Osmanlı medeniyeti araştırıldığında görülecektir ki, medeniyetin ana amilinin ne olduğunu tespit fevkalade zordur. Zaten araştırmacılar da bu durum açıkça göze çarpar. Birçok araştırmacı, kendi meşrebine, mesleğine, istidatlarına uygun olarak tespitler yapmış ve farklı ana amiller görmüştür. Osmanlının en önemli özelliği de tam olarak budur, hangi konuyu tetkik ederseniz edin görürsünüz ki, o konu (alan, müessese) medeniyetin temel direğidir. Her alan ve her alanın ana müessesesi, medeniyetin temel amili gibi görünür. Askeri nizamı ele alan bir araştırmacı, tüm Osmanlı sisteminin ordu merkezli inşa edildiğine yemin edebilir. Keza ilim erbabını tetkik eden bir araştırmacı, Osmanlı medeniyetini kalem erbabının (yani medreselerin) kurduğunu rahatlıkla söyleyebilir. Bir başkası esnaf teşkilatını tetkik ederse hiç şüpheniz olmasın, Osmanlıyı Osmanlı yapan müessesenin “ahilik teşkilatı” olduğunu bir ömür boyu iddia eder.
Bu hal neye işaret ediyor? Medeniyete… Medeniyet böyle bir şeydir. Medeniyet, hiçbir konuyu ihmal etmemek, en küçük beşeri münasebeti müesseseleştirmek, her alanı tanzim etmek, her hal ve şarta göre çok sayıda tedbir geliştirmek, en önemlisi de tüm bunları birbirine “sihirli bir formülle” raptetmektir. Hangi noktadan bakarsanız bakın o noktadan (müesseseden) medeniyetin her tarafı görülür. “Merkez” denilen efsunlu nokta, muhitin tamamını görmesinden dolayı kıymetlidir. Osmanlı medeniyetine, hangi noktadan bakarsanız bakın, o nokta medeniyetin merkezidir, zira her noktadan medeniyetin her tarafı görülür. İnsanlık tarihinde böyle bir medeniyet kurulmamıştır. Her araştırmacı gibi bizimde hayran olduğumuz açık. Mesele hayran olmak değil, hayranlığın değerlendirme hatasına sebep olup olmaması.
D. Mehmet Doğan, Osmanlı medeniyetinin bu hususiyetini fark etmediğinden dolayı, baktığı noktayı “ana merkez” zannetmek gibi bir değerlendirme hatasına düşmüştür. Baktığı noktayı ana merkez zannettiğinde, o noktadan gördüklerini yerleşik hale getirmiş ve İslam devletinin temellerini o noktadan gördükleri üzerine bina etmeye çalışmıştır. Her noktadan Osmanlı medeniyetinin her tarafı görünür ama baktığınız açıya dönük yönü görünür. “Medeniyet yekununu” tepeden göremeyenler, yanlış kanaatlere sahip oluyorlar.
Yazarın hatası, devletin, ferdin şahsiyet terkibine, cemiyet nizamına ve hayata müdahale salahiyetini, olması gerekenden çok ileri noktada görmesidir. Bu husus, ikinci yazıda daha sarih şekilde ortaya konulmuştur. Burada, değerlendirmedeki “ayar kaymasını” kısaca tetkik ve sebebini tespit edelim.
Osmanlıdaki arazinin kahir ekseriyeti, “fetih arazisi” olduğu için, “miri arazi” olarak tesmiye edilmiş ve mülkiyeti devlette tutulmuş. Mülkiyet devlette olunca, toprak üzerinden tanzim edilen her hayat alanı, devletin geniş salahiyetine muhatap olmuş. Buradaki mesele, devletin doğrudan salahiyeti değil, toprak maliki olmasından kaynaklanan bir salahiyettir. Fetih arazilerinin mülkiyetinin devlete ait olmasının İslam’a (Şeriat’a) uygun olması, toprak mülkiyeti üzerindeki salahiyetlerin de devlet tarafından kullanıldığını gösteriyor. Cemiyetin büyük kısmının ziraat ile meşgul olduğu, iktisadın kahir ekseriyetinin ziraattan meydana geldiği çağlarda bu durum tabii görülebilir. Fakat toprak mülkiyetinden kaynaklanan salahiyeti çıkardığınızda, İslam devletindeki salahiyet yekunu, Osmanlıda olduğu kadar geniş değildir.
Yazarın bu değerlendirme hatası, tarih tetkikinden ibaret kalsa dert edilmez. Fakat tarihten başlayan tetkik faaliyeti ile bu gün ve geleceğe dair tekliflerde bulunduğu “netice” kısmında (ikinci yazımızın konusu) hatalı bu değerlendirme üzerine fikir inşa etmesi, konuya hassasiyet gösterilmesini gerektiriyor. İkinci yazımızda bu hususu dikkatle tetkik ve tenkit ettik.
Netice olarak eser, okunması gereken ciddi bir çalışmadır.
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir