DARBE DAVALARI VE YENİ DÖNEM

DARBE DAVALARI VE YENİ DÖNEM
Ergenekon, balyoz, 12 eylül davaları başladığından beri ülkedeki bazı konular açıklığa kavuştu. Açıklığa kavuşan en mühim konulardan birisi, kendilerini ülkenin sahibi zannedenlerin, hukuk ve yargıyı hiçe sayması, kendilerine yöneldiğinde asla kabul etmemesiydi. Özellikle darbeci subay kadrolarının, askeri elbisenin, “hukuk geçirmez” bir yalıtkanlık özelliğine sahip olduğunu düşünmesiydi. Hukuka karşı “yalıtılmış” bir malzeme cinsi keşfedilmiş miydi bilinmez ama Türkiye’de zihni evrenlerini böyle inşa edenler vardı. Elbiselerinin hukuk geçirmez olduğuna inandıkları için, yaptıkları kanunsuz işleri ve darbe organizasyonlarını, gizleme ihtiyacı da duymamışlardı. İnsanın başına ne gelirse “batıl inanç”tan gelir, darbeci subay kadroları bu batıl inanca o kadar kapılmışlardı ki, elektriği çıplak elle tuttular ve çarpıldılar. Davalar başladığından beri neden çarpıldıklarını anlamakta zorluk çekiyorlar, balyoz davası karara çıktığından beri de çarpılma katsayıları arttı. Verdikleri tuhaf tepkiler, çarpılmanın, psikolojik dünyalarındaki batıl inancı keşfetmekten kaynaklanan alt üst oluşa işaret.
Davalar, hatta soruşturmalar başladığından beri süregelen bir propagandaları vardı. Cumhuriyetin değerleri, Kemalizmin ilkeleri, irtica ile mücadele gibi batıl inançları üzerinde kurdukları, kurguladıkları bir “haklılık” ve “yargı bağışıklığı” taleplerini dile getiriyorlardı. Cumhuriyetin değerleri içinde hukukun olmaması veya varolan hukukun kendilerine karşı harekete geçemeyeceği batıl inancı, sanıkların yanında yer alan geniş bir sosyal ve siyasal yelpaze oluşturdu. Davaları gayrimeşru ilan ettiler, düşünebiliyor musunuz, davaları gayrimeşru ilan ettiler. Çünkü kendilerinin yargılanması, batıl inançlarına göre başlı başına bir gayrimeşruluktu.
Davaların sonunda ceza kararı çıkacağına inanmadıkları halde yargılanmaya tahammül edemediler. Yargılama süreçlerini bir siyasi hesaplaşma olarak kabul ettiler başlangıçta ve mahkemenin ceza ile neticeleneceğine hiç ihtimal vermediler. Buna rağmen gürültü koparmalarının sebebi, “dokunulmazlıklarının” yani “tılsımlarının” bozulacağı endişesiydi. Bu davalarda ceza veremeseler de, tutuklama ve yargılama gibi işlemlerin başlamış olması, başları üzerinde halelenen “tılsımı” bozacak ve bir sonraki davada ceza vermeye de cesaret edecek hakimlerin geleceğiydi. Batıl inanç insanın ufkunu dar, aklını kör, basiretini ise imha eder. Batıl inanç ve kör akılla, yargılama sürecinde mahkemeye, heyete, başkana sürekli hakaret ettiler, hatta tehditlerde bulundular. Onlara sorarsanız, “dik duruyorlardı”. Kendileri sarsılmaz, yıkılmaz, bükülmez bir “şahsiyet” sahibiydiler fakat mahkeme heyeti hemen korkacak, hakaretlerini haysiyetsiz şekilde yutacak “şahsiyetsiz” insanlardan oluşuyordu. İnsanın böyle bir vehme kapılması, ancak batıl inanç ve kör akılla mümkündür. Hala aynı tavrı devam ettirmeleri ise, girdikleri mecradan çıkamayan, çırpınan, yalpalayan ama dönemeyen bir ruh halinin izharıdır.
Batıl inanç sahibi sadece darbe heveslisi subay kadrosu değil, siyaset, bürokrasi, medya ve iş dünyasında da mevcut. Bu çevrelerden verilen tepkilerin özüne dikkat edilirse, yargılanan subay kadrolarının “kemalin askerleri” olduğu, bunların tasfiye edildiğinden bahsediliyor. Batıl inancın derinliğine bakın, birisi, kendine “Atatürk’ün askeriyim” dediğinde yargı bağışıklığı kazanıyor ve mahkemeye çıkma ihtimali olmaksızın her suçu işleyebilme imtiyazı elde ediyor. Anlaşılacağı üzere, esas “yalıtkanlık” nesnesi, “Atatürkçülük”… Böyle düşünen CHP’nin neden seçime girdiğini izah etmesi gerekmiyor mu? Atatürkçülerin yargıdan bile muaf olduklarını düşünenler, kendilerinin neden sandıktan da muaf tutmazlar? Suç işleme imtiyazı, iktidar olma imtiyazından daha mı küçüktür?
Ülkenin temel meselelerinden birisi, “batıl inançlardır”. Halkın türbelere para yapıştırmak, çevresindeki ağaçlara çaput bağlamak gibi batıl inançlarının olduğu bir ülkede, bu kültürel yozlaşmayla mücadele etmek gerekiyordu. Fakat darbeci generallerin, kuvvet komutanlarının, muhalefet partisi üst yönetiminin “batıl inanç” sahibi olduğu bir ülkede, batıl inançlarla mücadele etmek ne mümkün… Halkın batıl inançları zararsız, en fazla inanç sahibine zararı var fakat devlet ve cemiyet hayatımızda, “hukuktan muaf” olmak gibi batıl inançlara sahip olan eli silahlı ve silahsız zorbalar, ağır zararlar ve hasarlar veriyorlar.
Darbe davaları, umumiyetle demokrasi zaferi, vesayetin kaldırılması, hukuk hakimiyetinin tesisi gibi boyutlarıyla değerlendiriliyor. Bunlar tabii ki doğru ama daha derinlerde başka bir doğru var. Bu davalar, esas olarak devlete ve halka yerleşmiş olan “batıl inançlara” karşı açılmış ve başarıyla yürütülmüş olan “büyük savaştır”. Balyoz davasında çıkan karar, “siyasi batıl inançları” mahkum etmiştir. Bu tarafını unutarak meseleyi değerlendirmek eksik kalır.
*
İhtilallerle ilgili kural neydi? “Başarırsanız kahraman olursunuz, başaramazsanız ipte sallanırsınız”. Bu kadim kuraldır ve dünyanın her yerinde böyledir. Başaranlar anayasayı kendileri yaparlar, hukuk düzenini kendileri kurarlar, siyaseti kendileri tanzim ederler. Bu kadar işi yapanların kahraman olması tabii görünüyor değil mi?
Türkiye’de ise darbeler için bu kural değişmişti, “Başarırsanız kahraman olursunuz, başaramazsanız bir dahaki sefere kalır”. Bu kural, seksen yıldır yerleşti, kültürünü oluşturdu, insanların vicdanlarına bile sirayet etti. Nasıl bir ülkeye doğmuşuz Allah’ım?
Kaç tane darbe ve müdahale oldu, bunları yapanlarla aynı havayı teneffüs ettik, aynı şehirde yaşadık hem de o adamlar sayısız imtiyaz sahibi olduğu halde. Bunu kanıksadık, buna alıştık, bunu anormal görmez olduk. Bütün bir halk bu hale getirilebilir miymiş? Bütün bunlar batıl inançtı, batıl inancı tüm halka nasıl malettiler?
Balyoz davası, kadim kuralı Türkiye’ye de getirdi. “Başarırsanız kahraman olursunuz, başaramazsanız ipe gidersiniz”. Bu kural, ilk olarak batıl inancı imha etti, ikinci olarak da devlet ve halkı biraz normalleştirdi. Şimdi beklediğimiz 12 Eylül davası… 12 Eylül davası, “başarırsanız kahraman olursunuz, başaramazsanız ipe gidersiniz” kuralını, “başaramazsanız ipe gidersiniz, başarırsanız da biraz sonra ipe gidersiniz” haline getirecek. Bu gerçekleştiğinde devlet ve halk, tamamen normalleşecek.
*
Balyoz davası kararıyla ilgili gürültü koparanlara aldırmamak gerek. Dava dosyası ve karar sağlam. Bunu ancak hukukçular bilir. Binlerce sayfalık dosyayı bir saat tetkik eden bir hukukçu, verilen cezaların delillerinin ne kadar sağlam olduğunu görür. Bakmayın siz sanık avukatlarının esip gürlediklerine, onlar da “batıl inanca” sahip olanların hukukçu kanadı.
Mahkemenin verdiği “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası”, dosyanın direktifidir. Dosyanın direktifi nedir? Dosya kapsamı, kanunun bir maddesinin şartlarını taşıyorsa, ona uyuyorsa, hakimlerin yapacağı bir şey yoktur. Hakim, hakim olarak kanunu ihlal edemez, batıl inanç sahiplerinin bu tür talepleri olduğunu biliyoruz ama normal bir ülkede, normal insanların hayatında böyle bir şey mümkün değildir. Hakim iki şeyle bağlıdır, birincisi kanun, ikincisi ise dosya kapsamı. Kanun ile dosya kapsamı bir noktada buluştuğu andan itibaren hakimin takdir yetkisi biter, o olaya o kanunu (kanun maddesini) tatbik etmek zorundadır.
*
Türkiye, darbeci generallerin karşısında hazırola geçmiş hukukçular çağını kapatıyor. Bundan böyle darbeci subay kadrosu, hakimlerin önünde hazırolda bekleyecek, hakim izin vermeden “rahat” pozisyonuna geçemeyecek. Normal olan bu… Askeri üniformanın hukuk muafiyeti taşıdığını düşünmek, batıl inançtır. Artık dünya ve Türkiye, iki binli yıllarda yaşıyor, bu tür batıl inançlar miadını doldurdu. Herkesin aklında olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir