DARBE, MİLLİ ORDUNUN VATANI İŞGALİDİR

DARBE, MİLLİ ORDUNUN VATANI İŞGALİDİR

İşgal, bir ülkenin silahlı kuvvetler tarafından zapt altına alınmasıdır. Silahlı kuvvetlerin hayatın tabi akışına müdahale etmesidir. Hayatın tabi mecrasından çıkarılıp, emir-komuta zinciri içinde şekillendirme teşebbüsüdür.
İşgal, sınır ihlalidir. Düşman ordunun ülkeyi işgali, siyasi sınır ihlalidir. Milli ordunun darbe yapması, yetki sınırı ihlalidir. İkisi de sınır ihlalidir. Hangi sınırları ihlal ettiklerini tartışmadan önce, her ikisinin de “sınır ihlali” yaptıkları anlaşılmalıdır. Milli ordunun darbe yapması da netice olarak işgaldir.
Milli ordunun işgali, düşman ordusunun işgalinden daha hafif gibi görünebilir. Fakat durum tam tersidir. Milli ordunun vatanı işgali, düşman ordusunun vatanı işgalinden daha feci, daha vahim, daha alçakçadır. Çünkü milli ordu, milletin, kendini koruması için silahlandırdığı, beslediği bir ordudur. Milletin canını, namusunu, malını ve vatanını emanet ettiği silahlı kuvvettir. Milli ordunun ülkeyi işgal etmesi, öncelikle “emanete ihanettir” sonra “emanetin suiistimalidir”, milletin “güvendiği için kendisine karşı savunmasız durduğu bir gücün hilesidir”.
Milli ordunun işgali, yetki sınırının ihlalinden ibaret değil. Onun kadar vahim bir diğer sınır ihlali de, maharet ve istidat sınırının ihlalidir. Emir-komuta zinciri içinde yönetmeye alışan komutanların, sivil hayatı yönetebilecek maharet ve istidatlarının olmamasıdır. En kötüsü de bütün bunları bilmemesi, anlamaması veya kabul etmemesidir.

Milli ordunun vatanı işgalinin gerekçelerine bakıldığında, “devleti kurtarmak, kemalizmi kurtarmak, iç tehditleri ortadan kaldırmak, laikliği korumak” gibi düşünceler görünür. “Devleti kurtarmak” düşüncesi, yabancı ordunun işgaline karşı yapılmadığına göre, millete karşıdır. İşte burada bir mantık çarpılması var. Milli ordunun yapması gereken iş, milleti, “her ne ise o haliyle” korumaktır. Milletin düşüncelerinin veya hayat anlayışının değişmesi halinde bu değişimi de korumakla görevlidir. Değişime karşı darbe yaparak milleti önceki hale (veya kendi düşüncesine) döndürmeye teşebbüs ettiği anda, o milletin ordusu olmaktan çıkar ve işgal ordusu haline gelir.

Ordunun idareye el koyması şeklinde ifade edilen ülkemizdeki darbeler, kasapların ameliyathaneyi basıp, doktorların ellerini kollarını bağlayıp bir odaya hapsederek, ameliyat yapması gibidir. Neden böyle bir şey yapıyorsun diye soran doktorlara kasapların verdiği cevap şöyle olur muhtemelen, “sizin kullandığınız neşterle bizim kullandığımız bıçak arasında sadece boyut farkı var, kesme işini yapmak bakımından bir fark yok ki, öyleyse biz de sizin yaptığınızı yapabiliriz, hatta bizim bıçaklarımız sizin neşterinizden daha büyüktür ve daha hızlı netice alabiliriz”. Bu ifadeye karşı söylenecek söz var ama muhatap kasap… Ne deseniz faydası yok. Kasapların ameliyathaneyi (veya hastaneyi) basması misali ne kadar garip görünüyor değil mi, ordunun idareye el koyması ile mukayese edildiğinde. Oysa misal tam yerinde… Kasap ile doktor arasındaki fark, kullandıkları bıçak ile neşter arasındaki fark değil. Esas fark, kasapların ellerindeki aleti (bıçağı) öldürmek için kullandıkları ve mesleklerinin mahiyetinin de öldürmek olması. Doktorların mesleğinin gayesi ise tedavi etmek ve yaşatmaktır. Ordunun darbe yapması da, aynen bunun gibidir. Ordu da öldürmek için kurulmuş bir teşekküldür ve ordunun çözümden anladığı tek yol (mesleği gereği) öldürmektir. Karşıda düşman olduğunda öldürerek problemi çözdüğü doğrudur ama darbe yaptığında karşılaştığı muhatapları, vatandaşlardır. Yani karşılarında kurbanlık koyun değil, tedavi edilmesi gereken hasta var.
Düşman ordusunun ülkeyi işgal etmesi ile milli ordunun(!) ülkeyi işgal etmesinin (darbe yapmasının) aynı olmadığını düşünenler farkına varmadan şunu söylemiş oluyorlar. “Aman canım, ameliyathaneyi bizim kasaplar basmış, mesele yok…”. Ordu, milletin canını, namusunu, malını ve vatanını korumakla mesuldür. Ama darbe yaptığında, koruması gereken tüm değerleri ayakları altına alıyorlar. Buna rağmen düşman ordusunun işgali ile milli ordunun işgalini farklı görenler, farkına varmadan veya farkında olarak şunu söylemiş oluyorlar. “No problem, kıza tecavüz eden yabancı değil, babasıymış”.

Be idraksizler… Be vicdansızlar… Be akılsızlar… Be ahmaklar…

Bir kıza babasının tecavüz etmesini daha hafif suç kabul edenler veya suç olduğunu bile kabul etmeyenler, ameliyathaneyi basan kasapların tanıdık olması (bizden olması) halinde duruma rıza gösterenler, ne kadar iğrenç bir düşünceye ve hayata sahip olduğunuzu fark edemiyor musunuz?

Ülke babası ile dedesi bir olan çocuklarla doldu. Hastaneyi işgal eden kasaplar, hastaneye nezle için gelenleri bile ameliyat masasına (et kütüğüne) yatırmaya başladı.

Geldik işin en vahim noktasına… Ellerinde satırla gezen kasaplar güç tehdidiyle kendilerini doktor olarak kabul ettirdiler. Halk bu kasapların doktor olmadığını içten içe biliyordu ama bunu söylemeye cesaret edemedi. Bu durum uzun süre (yaklaşık yüz elli yıldır) böyle devam edince, yoğunlaştı, yaygınlaştı ve yerleşik hale geldi ve durum normalleşti. İlk birkaç nesil içten içe kasapların doktor olmadığını biliyordu ama onlarda konuşmayınca, sonraki nesiller kasapları gerçekten doktor zannetti. Şimdi gerçek doktorlar hastaneye ellerinde neşterle gelince, “o küçücük şeyle ameliyat mı olur” diye itiraz etmeye başladılar. Yani anayasa yapmaya millet adına yetkili olan parlamento anayasa yapmaya teşebbüs ettiğinde, “siz anayasa yapamazsınız” itirazları ayyuka çıktı. Allah Allah… Şu duruma bakın… Gerçek cerrahlar ameliyat edemez fakat kasaplar ameliyat yapabilir demek… Tamam ama yıllardır kasaplar ameliyathanede sadece kadavra üretti. Fakat dinleyen kim? Bir defa anlayış ters dönmüş ya… Anlat anlatabilirsen.

Ne yapmalı? Orijinal bir fikri olan var mı? Dedikoduyu fikir zannedenler ne olur sussunlar. Çünkü hastanın durumu çok ağır. Ha bir de kasaplar meselesi var. Onların susmaya niyetleri yok anlaşılan, tüm milletin seferber olarak onların ağızlarını bantlamaları, ellerini bağlamaları ve hastaneden dışarı tekme tokat atmaları gerek.

Bu millet, tarihinde “Vakayı Hayriye”yi yaşamıştır. Bu tecrübeye rağmen, ordunun yetki sınırını aşmak konusundaki cüreti anlaşılır gibi değil.

HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir