DARBE PLANININ HEDEFİ AKILLARI PATLATMAK

DARBE PLANININ HEDEFİ, AKILLARI PATLATMAK

Cuma namazında camilerde bomba patlatmak… İlköğretim öğrencilerinin ziyareti sırasında müze denizaltısını havaya uçurmak… Kendi savaş uçağını düşürmek… Son zamanlarda kamuoyuna yansıyan darbe planlarının veya darbe zemini hazırlamak için kullanılacak olan planların eylem listelerinde bunlar ve benzerleri var. General rütbesindeki adamlar böyle planları neden yapar? Bu tür eylem planlarının özelliği nedir? Bu eylemlerle neyi gerçekleştirmek istiyorlar? Kamuoyu tarandığında üzerinde ittifak edilen bir cevabı var bu soruların… Darbe zemini hazırlamak… Tamam ama bu eylemlerin başka bir özelliği daha var ve bu özellik kamuoyunun gözünden kaçıyor.
Bu eylemlerin birinci özelliği, aklı patlatacak çapta dehşetengiz olmaları. O kadar dehşetengiz eylem planları ki bunlar, basın-yayın kuruluşlarında bazı yazarların ve yorumcuların tepkisi, “bunlar insan olamaz” şeklinde zuhur etmiştir. Yazarların (yani halka göre sakin olan kişilerin) bu tepkileri gösteriyor ki, eylemler gerçekleşmiş olsaydı halkın tepkisi daha yüksek olacaktı. Yazarlar aslında verdikleri tepkilerle, eylemleri planlayanların ne kadar isabetli planlamalar yaptığını göstermektedir.
Tüm insani özelliklerden uzaklaşma pahasına bu tür eylem planları yapılmasının altında yatan sebep nedir? Bu kadar dehşetengiz eylemi üreten akıl, hangi mazeretlere sığınmaktadır?
Doğrusu bu sorunun normal insanlar için bir cevabı yok. Böyle dehşetengiz planları hazırlamak için insanın savrulacağı ruhi ve zihni iklim özel olarak tahkik edilmelidir. Burada konunun bir boyutunu kısaca tetkik edelim.
Ordu ile halk arasındaki meşruiyet krizi zirve noktasına ulaştı. Çünkü ordunun sahip olduğu “değerler” ile halkın kahir ekseriyetinin sahip olduğu “değerler” arasındaki uçurum aşılmaz hale geldi. Çünkü artık ordu halkı ikna etmek imkanına sahip değil, ancak halkın “aklını patlatacak” çapta dehşetengiz eylemlerle kendine mecbur bırakmak çabasına girmiştir. Ordu halk ile aynı meşruiyet zeminine oturmuyor. Bu sebeple kendi kafasındaki meşruiyet kaynakları halkı ikna için kafi gelmiyor. Aynı meşruiyet zeminine otursalar, genelkurmay başkanının bir işareti ile AKPARTİ’NİN seçim kazanması imkansız hale gelir. Böyle bir imkan varsa, zaten halkı dehşetengiz eylemlerle kendine mecbur etmesi gerekmez. Zaten AKPARTİ’NİN orduya rağmen seçimle iktidara gelmesi, halk ile ordunun aynı meşruiyet zemininde oturmadığını göstermektedir.
Eylemlerde mümkün olan en fazla sayıda ölü ve yaralının hedeflenmesi, katliamın büyüklüğü ile ilgili bir canavarlıktan ibaret değil. Ölü ve yaralı sayısının fazlalığı ve şok görüntüler ile akılların patlatılması hedefleniyor. İşin püf noktası burası… Yerleşik akılların yerinden oynaması ve ak ile karayı birbirine karıştıracak kadar çıldırması gerekiyor. İnsanın en zayıf olduğu anı, kendi aklına güvenemez olduğu andır. Ve zaten insan aklıyla güvenir, duygularıyla güvenmez, duygularıyla teslim olur. İnsan kendi aklına bile güvenemeyecek hale geldiğinde “güven istidadını” kaybeder ve duygularının kontrolüne girerek gerekli yere (yani orduya) teslim olur. Darbe planlarında göze çarpan eylem planlarının özelliği budur. İnsanların canını değil, aklını hedef almıştır. Aklını çıldırtmak için de mümkün olan en fazla can kaybını hedeflemek zorundadır.
Ordunun darbe yapabilme imkanının giderek azaldığı malum. Bunun sebebi, askeri okullarda eğitim görmüş subayların zihni organizasyonu değil. Hala o askeri okullardan mezun olan subayların darbeyi olağan görevler arasında gördüğü vakadır. Lakin hayat farklılaşmış, ülke gelişmiş ve dünya değişmiştir. Bunların her biri için birkaç ciltlik kitap yazılabilir ama burası yeri değil. Bu sebeplerle ordunun darbe yapma imkanı sıfıra yaklaşmış haldedir.
Hayatın farklılaşması ile yeni bir “gerçeklik kavrayışı”, ülkenin gelişmesi ile sivil hayatın güçlenmesi ve dünyanın değişmesi ile ordunun dış kaynaklarının (ittifaklarının) zayıflaması, subaylardaki darbe düşüncesini ortadan kaldırmamakta fakat darbenin zeminini oluşturmak için gerekli olan hazırlık faaliyetlerini değiştirmektedir. Her defasında daha dehşetengiz eylem planları hazırlandığı gibi bundan sonra da daha dehşetengiz eylem planlarına hazır olmamız gerekiyor. Bunlardan daha dehşetengizi olur mu diye soracak olanlara cevap olsun, sırada biyolojik ve kimyasal silahların kullanılabileceği eylem planları var. Ya da ne bileyim ben, gözü dönmüş insanların neler yapabileceğini herkes muhayyilesine göre anlamaya çalışsın.
Eylem planlarındaki dehşet yarışı ne zamana kadar devam eder? Ülkenin bu soruyu acilen cevaplaması gerekiyor. Öncelikle genelkurmay karargahının, sonra hükümetin ve daha sonra devletin tüm müesseselerinin bu soruyu cevaplaması gerekiyor. Devlet ve devlet müesseselerinden ümidini kesen halkın ise kendisinin cevaplaması daha da aciliyet kesbediyor. Genelkurmay karargahı bu soruyu cevaplamadığı takdirde ise halkın derhal bu soruyu cevaplaması ve harekete geçmesi varlık-yokluk meselesi haline gelmektedir.
Biz kendi cevabımızı verelim. Mevcut askeri okullardaki müfredat aynen devam ettiği ve bu okullardan mezun olan subaylar orduda görev yaptığı müddetçe eylemlerdeki dehşet yarışı devam eder. Ta ki, subayların sivil ve siyasi hayata müdahale etme düşüncelerinin bile en ağır şekilde cezalandırılmaya (mesela ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmaya) ve yargılamanın da sivil mahkemelerde yapılmaya başlandığı zamana kadar devam eder. Kısaca bu dehşet yarışının sona ermesinin iki yolu var. Birincisi askeri okullardaki müfredatı tamamen değiştirmek ve mevcut muvazzafları görevden almak… Tüm subayları görevden almak fiilen mümkün olmadığı için bu ihtimal yalnız başına kafi değil. İkincisi, iki subayın, bırakın darbe yapmayı, sivil ve siyasi hayata dair küçücük bir fikir beyan etmelerini (şaka yapma ihtimalleri de dahil) ağır şekilde cezalandırmaktır. Fakat bu iki yolun birlikte uygulanması lüzumu da açıktır.

*

Yapılacak eylemlerde insanların akıllarını patlatıp duygularıyla teslim olmalarını temin ettikten sonra ülkede iktidar sahibi olmak, aklını kaybetmiş bir toplumun başına geçmektir. Bu ne demek? Delirmiş bir toplumun başına geçmek, “delibaşı” olmaktır.
Darbe planı yapan generaller, ülkede delibaşı olmaktan başka bir şey hedeflemiyorlar. Bunlar nasıl insandır ki, tüm toplumu delirtmeyi göze alabiliyorlar? Ve nasıl insanlardır ki, “delibaşı” olmayı haysiyetlerine uygun görüyorlar?
Haysiyetli, şerefli, gururlu bir halk istememek… Hakkını dava ve takip eden fertlerden nefret etmek… Kendileri her ne derse boyun eğen ve yapan bir güruhu özlemek… Böyle bir fert tipi ve bunlardan oluşan bir köle topluluğu (toplumu değil) oluşturmayı düşünen kişilerin insani vasıflarını tartışma zamanı gelmedi mi?
Üstelik bu özelliklere sahip topluluğa “ulus” diyorlar ya… Pes… Sözün bittiği yer…
Askerin neden sivil ve siyasi hayata karışmaması lüzumunun gerekçesi, ülkedeki ordunun bu konulara her karışmasında ortaya çıkmaktadır. Hakikaten bu ülkede, asker mesleği dışında herhangi bir konuya karıştığında neler olabileceğine dair tüm dünyaya yetecek çapta bir tecrübe üretilmiştir. Fakat bu tecrübeyi, asker ve askerleşmiş siviller nedense anlamıyorlar. Seksen yıllık cumhuriyet tarihinde ve yüz yıllık Osmanlı tarihinde birikmiş olan tecrübe, tüm insanlığa en az bin yıl kafi gelecekken, asker ve askerleşmiş kişilerin bir cümlelik de olsa bu tecrübeden faydalanamıyor olması, klinik olarak tetkik edilmelidir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir