DARBELER VE TEDBİRLERİ-3-KAOS ÜZERİNDEN MEŞRUİYET HIRSIZLIĞI

DARBELER VE TEDBİRLER-3-KAOS ÜZERİNDEN MEŞRUİYET HIRSIZLIĞI
Meşruiyetin çalınmasının çeşitli yolları var, ordunun meşruiyeti çalma yolu umumiyetle el altından kaos üreterek gerçekleşir. Hayatın nizami altyapısı bozulur, asayiş biter, anarşi başlar ve halkın psikolojik kaynakları kurutulur. Kaos ve anarşide hayat olmaz, hayatın altyapısının çökmesi ile başlayan nizam arayışı aynı zamanda hayat arayışıdır. Halkın psikolojik organizasyonu, hayat aramaya başladığında ordunun darbe yapması talep edilmeye başlanır. Bu durumlarda ordunun nazlandığı bile görülür. Ordunun meşruiyeti bu şekilde çalmasının sayısız misali var ve herkes bu yolu artık biliyor. Türkiye’deki siyaset kadroları, bu hırsızlığın birçok tecrübesine sahip oldukları için tedbir almayı öğrendiler ve bu konuda maharet kesbettiler. Bu tür meşruiyet hırsızlıkları için bilmemiz gereken husus, ülkenin şartlarının ölüm ile hayat arasında tercih yapılması noktasına getirilmesidir, şartlar bu hale geldiğinde darbeyi önleyecek hiçbir tedbir yoktur. Bu tür meşruiyet hırsızlığını önlemenin yolu, hayatın nizami altyapısının çözülmesine mani olmak, şartları o noktaya kadar getirmemektir.
Ülkede, kaos ile nizam, hayat ile ölüm arasında tercih yapma zorunluluğunu oluşturan şartlara müsaade edilmemelidir. Bu şartlar oluştuğunda halkın tercihi bellidir ve halk hayatı tercih eder, bu tercihi de yanlış değildir. Halk tercihlerini insiyaki şekilde yapar, insan tabiatı insiyaki olarak hayata doğru akar, başka şekilde olmasını düşünmek insan tabiatına uygun değildir.
En büyük meşruiyet hırsızlığı, hayatın nizami altyapısını çökertip, halkı ölüm ile hayat arasında tercih yapmak zorunda bırakmaktır, ülkeyi bu noktaya getirenler operasyonlarının hedefine ulaşmış olurlar. Bu yol aynı zamanda en ahlaksız, en iğrenç, en hayvani metottur zira büyük can kayıpları yaşanır. İnsanların hayatları üzerinden meşruiyet hırsızlığı yapanlar, yeryüzünün en alçak, en hayvan, en adi insan çeşitleridir. Bunlara asla insan muamelesi yapılmamalıdır.
Bu tür meşruiyet hırsızlığında bir paradoks var; ordu, meşru iktidarın emrinde, emniyet güçlerinin başaramaması halinde, asayişi sağlaması gereken silahlı kuvvetlerdir. Hiçbir iktidar, meşruiyetini hatta canını kaybedeceğini bile bile kaos oluşturmaz, öyleyse bir ülkede kaosun olması, silahlı kuvvetlerin ya görevini yapmamasından kaynaklanır veya el altından kaosu bizzat oluşturur. Her iki halde de kaostan kendisi mesuldür, buna rağmen meydana gelen kaos üzerinden meşruiyet hırsızlığı yapan kendisidir. 11 Eylülde yoğun şekilde devam eden anarşi, 12 Eylülde bitiverdi, birbirini takip eden iki günde de ordunun gücü aynıdır, neden 11 Eylülde kaos bitmiyor da, 12 Eylülde bitiveriyor? Bu sorular çok soruldu ve sıklıkla cevaplandı, burada kompozisyon gereği temas ediyoruz.
Ülkedeki hadiseler yoğunlaşmaya ve kaosa doğru gitmeye başladığı andan itibaren silahlı kuvvetlerin komuta heyetine ayar vermek gerekir. Önce ikaz etmek, faydası olmadığında derhal görevden azletmek şart… Arkadan gelenler de aynı davranış içinde bulundukları takdirde, ordudaki en küçük rütbe olan onbaşıya kadar görevden alınmalı, bu konuda tereddüt etmemelidir. Görevden alma sebebi ise, kaosu önlememek veya önleyememek şeklinde kamuoyuna açıklanmalıdır. Her yetkinin bir sorumluluğu vardır, eline silah verilmiş tüm birimlerin (ordu, jandarma, polis) vazifesi, hayatın nizami altyapısının aşayişini kurmak, muhafaza etmek ve bu konudaki tehditleri ortadan kaldırmaktır.
Kaosun ilacının darbe ve ordu olarak görülmesinin sebebi bellidir, ordu, disiplinin, yani nizamın müessesesidir. Nizami bir bünyeye sahip olan müessesenin, nizamı tesis edeceği farz edilir, bu sebeple kaos başladığında gözler orduya çevrilir. Buradaki kritik nokta, nizamın bozulmasından da ordunun mesul olduğudur ama her nedense ve nasıl oluyorsa ordular bu ithamdan uzak durabilmenin imkanlarına sahip olmuşlardır. Bu imkanların belli başlıları, medyadır. Ordu, kendisi değil sivil işbirlikçilerinin yuvalandığı medya tarafından “çözüm” olarak gösterilir. Medyada kafi derecede gücü olmayan iktidarlar, kaosun mesuliyetinin ordu olduğunu kamuoyuna ve halka anlatamazlar.
Zaten kaosun çıkmasında medyanın ciddi bir etkisi bulunur, kameralarını, hayatın nizami altyapısına değil, küçük hadiselere çevirirler. Küçük hadiseleri sürekli vererek, onları büyüterek, kesintisiz göstererek kaosun başladığı intibaını yerleştirmeye ve kalıcı hale getirmeye çalışırlar. Bu günün dünyasında medyasız bir kaos teorisi mümkün değildir. Ne var ki medya, kendi içinde dengelenmelidir, yasaklayarak medya üzerinde tasarrufta bulunmak çözüm olmaz. Zaten her sahayı kendi içinde dengelemek şarttır, bir sahayı başka bir saha ile dengelemek, fevkalade haller ve şartlar için geçerlidir.
*
Medya ve ordu üzerinde yeterince gücü olmayan iktidarların, kaos için bunları itham edici, sorumluluğun bunlarda olduğunu ifade edici propagandalar geliştirmesi ve bunu farklı yollarla halka ulaştırması gerekiyor. Özellikle sivil toplum kuruluşlarıyla halka ulaştırmaya yoğunlaşmalı, halkı mutlaka bu konularda bilgilendirmelidir. Bir sahayı kendi içinde dengelemek mümkün olmuyorsa, başka bir sahada çok daha iyi teşkilatlanmak şart…
Halkın tepkisizliğine aldanmamak gerek, meselenin özü, halkın, iktidarın meşruiyetin inanmasıdır. Bu çerçeveden bakıldığında, bilgilendirmek fevkalade mühimdir, iktidarın meşruiyetini bilmesi, ona inanması çok büyük bir güç potansiyeli oluşturacaktır. İktidarın meşruiyetine inanan bir halktan daha büyük bir güç yoktur.
*
Halkın meşruiyet anlayışını iyi bilmeliyiz. Halkın meşruiyet anlayışı, derin felsefi izahlar ihtiva etmez, halk çok basit mantık denklemleriyle karar verir ki, basitliği nispetinde de sağlamdır. İktidarın “iyi” olduğuna kanaat getirmesi, kendisi için çalıştığına inanması kafidir. İktidarlar, yaptıkları işleri açık ve basit bir dille halka anlatmalı, halkın içindeki sivil teşkilatların ise derinliğine izahlar yapması gerekir. Sivil teşkilatlar birebir muhatap olacağı için, muhatabın seviyesine göre izahlar, mantık örgüleri geliştirmelidir.
Türkiye’de uzun süre yaygın ve derin bir anlayış vardı, “halktan bir şey olmaz, onlar isyan etmez, peşimizden gelmez” gibi… Bu tür düşüncelere sahip olanlar, insan tabiatını bilmiyor, kalabalık psikolojisinden anlamıyorlar. Psikolojik süreçleri işletilmiş, sosyolojik süreçlerin mecraları oluşturulmuş bir halkın isyan etmesi, ettirilmesi kolaydır. Mesele, isyan eden halkın döküleceği mecraların ve vuracağı hedeflerin belli olduğu içtimai altyapıyı kurmaktan ibarettir. Bu altyapı kurulamazsa, halk isyanı dalgalanma şeklinde olur, dalga hareket etmez, bulunduğu yerde yakar, yıkar, kırar, mahveder. Önceden oluşturulan mecralarda akan halk kitleleri vuracağı hedefi bilir, onu vurduğunda durur ve sükunete kavuşur.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir