DAVET TELAKKİSİ -2- ‘Davetçide olması gereken unsurlar’ -1-

Davetçinin Kendini Tanıması

Davet erlerinde olması gereken birinci hususiyet davetçinin kendini tanımasıdır. Bütün “oluş” vetireleri “ben kimim?” sualiyle başlar, çetinler çetini bu sualin cevabını bulmakla beraber kişi haddini bilecek, haddini bilen insansa Rabbini bilecektir.

Had, hudud demektir. Hadde riayet, hududların ölçülerini sıhhatli şekilde muvazeneden geçirmekle alakalıdır. Hayat muvazene davasıdır. Oluş ve bitiş amillerinin yegane kaynağı muvazene esaslarındadır. Kişinin kendini tanıması demek, muvazenenin kurulması demektir. Muvazenenin kurulması demekse hayat telakkisinin idrak edilmesi demektir.

Hayat telakkisi varlık telakkisi ile sıkı bir münabet halindedir. Hayattan bahseden aynı güzergahta varlıktan bahsediyor demektir. Varlığın zahiri manadaki ufku insanda belirmekte. İnsan, kimi zaman varlıkların en şereflisiyken kimi zaman bu vakur hali kaybedip hayvandanda aşağı bir çukura düşüveriyor. Bu çetin safhaların müsbet yada menfi temayül etmesinin sebebi, insanın kendini tanıması yahut tanımaması ile alakadardır.

***

İnsan umumiyetle bedeninin farkındadır ama bu farkında oluş, çok umumidir. İçinde bulunduğumuz belirli bir zamanla alakalı olarak bedenimizin çeşitli bölümlerinin gergin ya da gevşek olduğunu, elimizin titreyip titremediğini, kalbimizin hızlı yada yavaş attığını çoğu kez farketmişiz. Bu bedenle alakalı belirtilerin farkında olsak bile, onların içinde bulunduğumuz durumla, hissettiğimiz duygularla münasebeti üzerinde pek durmayız.

Müessir olan ALLAH, her an yaratmakla varlığı ve hayatı genişletiyor. İnsan için idrak süreci belli safhalarda tamamlanması gereken süreç değildir. İnsan sürekli keşif halinde olması gereken, bu gayret ve cehd tavrını her zaman benimseyen mizaca bürünmelidir. Bilgi sonsuzdur, tetkik edilmesi gereken hadiselerde.

Kendini tanıma devamlı bir vetiredir. Bu vetirenin zorluğu “Kendini bilen, Rabbini bilir” sözünde vurgulanmak istenmiştir. Kişinin kendini tanımasıyla başlayan döngü, insanı uçsuz bucaksız bir ummanın içine atacak, ulaşılması gereken marifete ulaşana kadar, bu sahada koş denilecektir. Bu koşmanın tabii neticesi olarak insan yorulmayacak, aksine her koşuda daha hızlı koşacaktır.

Mesela dehalar, yedi yaşında otuz yaşındaki insanın ufkuna varırlar. 30 yaşına geldikleri zaman hayat hususunda söyleyecek sözleri kalmamıştır. Yani aklı ve hayatı tüketmişlerdir. İmana bağlı olmayan dehayı bu süreçte bekleyen iki felaket vardır; intihar ve çıldırmak.

Dehaları iman haricinde hiçbirşey zapt ve rapt altına almaz. Sadece imandır ki, onu terbiye ederek önüne uçsuz bucaksız bir saha serer. İşte bu sahada atılan her adım, insanın kendini tanıması yolunda büyük terakkilere kapı aralayacaktır. İnsanın kendini tanıması tecrübeylede alakalı bir konudur şüphesiz. Bu zarureti gören Hazreti Ali, “tecrübe faydayla beraber ayrı bir ilimdir” demiştir.

Tecrübe ve fayda insanın kendini tanıması hususunda iki ayrı unsurdur. İnsanların kendi duygularını tanımada zorluk çektiği bir gerçektir. Bu gerçekle yüzleşme yolunda insana yardmcı olan unsurların başında yine tecrübeyi ve faydayı işaretlememiz gerekiyor.

Kendini tanımayan insan, kendi şahsiyetini oluşturamamış demektir. Böylesi biriside davet gibi önemli konuda meselenin mesuliyetini yüklenmemesi gerekir. Onun için insanın cemiyet içinde varlığından haberdar olması gerekir. Bu haberdarlığın boyutui kişinin cemiyete kulak vermesidir. Bu topluma tâbi olmak değil, insanın kendini daha iyi tanıması için geçerli akçedir.

Şüphesiz ki, Hazreti Peygamber vahiyle şereflenmeden önce kendini ve cemiyetini çok iyi tanıyan, toplumun kendisinide nasıl tanıdığınıda çok iyi bilen birisiydi. Davet yükünü yüklenen davetçinin herşeyden evvel, ‘emin’ ve ‘kötülüğü görülmemiş’ olması gerekir.

 

Davetçi samimi olmalıdır

Davetçinin belkide en önemli özelliklerinden birisi, samimi olmasıdır. Zaman samimiyet erlerinin elinden kurtulamamış mefhumun ta kendisidir. Samimiyet erleri, zamanı ve mekanı, ince idrak marifetiyle beraber değiştirmesini bilmişler, zamanı, kendi yol güzergahlarına mecra açma hususunda kullanmışlardır. Demekki samimiyetin zamana ve mekana tesiri söz konusudur. Yani gerçekten samimi olan davet neferi, zaman ve mekanı kendi fikrinin lehinde kullanmasını bilendir.

Davetçinin samimi olarak anlaşılması için evvela, iş-amel münasebetinin kurulması gerekir. Yani ne amel işten, ne iş amelden kopuk olacak. İkisi birbirinin alternatifi olarak değilde, birbirini tamamlayan muharrik kuvvet haline gelecek. Necip Fazıl’ın tabirinde olduğu gibi, davet erleri, “yaşamayı fikir, fikri yaşamak” bilecek. Bu kompozisyonu hayatında birebir tatbik edecek.

 

 

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir