DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-4-MÜSLÜMAN ŞAHSİYETİN ZİHİN HARİTASI

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-4-MÜSLÜMAN ŞAHSİYETİN ZİHİN HARİTASI
Her şeyin kesintisiz şekilde değiştiği hayat ve dünyada, Müslümanların zihin haritası ve akıl bünyesi nasıl olmalıdır? Müslümanların “sabitleri” var, çünkü imanları var, Allah Azze ve Celle’nin hitabı var, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin beyan ve tatbikatı var. Bir taraftan hakikat bu dünyaya tenezzül etmiş diğer taraftan aşağıların aşağısı olan bu dünya mütemadiyen değişmeye devam ediyor. Hakikat nazari çerçevede tespit, ameli çerçevede tatbik edilmiş, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye olarak tertip edilmiştir. Ne var ki on dört asır önceki şartlar ve imkanlar tamamen değiştiği gibi “mekan” bile aynı değildir. Vahyin nüzulü ile günümüz arasındaki zaman mesafesi çok büyük, mesafenin büyüklüğü takvim itibariyle değil, zamanın muhtevası cihetiyledir. İnsanlık on binlerce yıldır aynı teknolojiyle (araç ve gereçlerle) yaşamasına rağmen, son birkaç asırdaki gelişmeler, on binlerce yılın toplamından fazladır. Vahyin nüzulü ile günümüz arasındaki mesafe farkına bu cihetten bakıldığında, on binlerce yıllık bir zaman aralığı görülür.
İslami anlayışlarda ve tefekkür çabalarında görülen birçok marazi savruluşun kaynağı ve sebebi vahiy ve ilk tatbikat ile günümüz arasındaki zaman mesafesidir. Zaman daha önceki binlerce yılda olduğu gibi yavaş aksaydı on dört asırlık zaman mesafesi fazla sayılmazdı. Meselenin can yakıcı hususiyeti ise, son birkaç asırdır meydana gelen üretim ve keşiflerin Müslümanlar tarafından yapılmaması ve yabancı bir kültür ve tefekkür havzasında gerçekleşmesidir. Keşifler bizim tarafımızdan yapılsaydı muhakkak ki kendi dinimiz, imanımız, irfanımız çerçevesinde ve kendi kültür iklimimiz içinde gerçekleşecek, bu sebeple de İslam ile hayat arasında uçurum oluşmayacaktı. Daha vahim olan nokta ise keşiflerin yoğunlaştığı devirde İslam’ın tatbikatı geriledi, medeniyeti çöktü, irfanı tozlu raflara kaldırıldı. Böylece İslam ile hayat arasındaki uçurum dehşet verici derinliğe ulaştı.
*
Batı, önce tahrif edilmiş, tahrif edilmiş haliyle de dondurulmuş bir din olan Hıristiyanlık ile mücadele etmiş, insan ve hayat için çok az müspet hususiyet taşıyan bu dini kiliseye hapsetmiş, kendisi için sınırsız bir hürriyet alanı ve geniş bir terakki ufku açmıştır. Felsefenin bu başarısı, umumi anlamda dinin mağlubiyeti olarak kabul edilmiş, “Tanrı öldü” gibi ifadeler kullanmaya kadar uzayan bir çılgın kutlama partisine dönüşmüştür. Madde materyalistler tarafından zapt edilmiş, ruh insandan ve hayattan kovulmuş, ceset boyanıp cilalanmıştır. Madde cümbüşü (maddi cümbüş) dünyayı işgal etmekle kalmamış, zihinleri de işgal etmiştir.
Batının dünyaya (sadece Müslümanlara değil) galebe çalması, madde üzerindeki hakimiyeti ile gerçekleşti. İnsanlık hangi cepheden vurulduysa o cepheye dikkat kesildi, aynı şekilde ümmet de mağlup olduğu mevzie karşı bir hassasiyet geliştirdi. Madde üzerinde lüzumundan fazla hassasiyet yığınağı yapılması, tam da batının arzuladığı bir istikametti çünkü o istikamette çok mesafe almıştı. Oysa bizim dinimiz, irfanımız ve medeniyetimizin merkezi madde değil “mana”, ceset değil ruhtu ve madde üzerindeki hassasiyet yığınağımız bizi başka bir mecraya savurdu.
Kendi kaynaklarımızda fikir üretemez hale geldiğimiz gibi, maddi sahada mağlup olduğumuz batı karşısında, onun mecrasına meylettik. İslam irfanındaki tüm insanlığa yetecek hacimdeki “usul” müktesebatını bıraktık, felsefi metotlara meylettik. Daha cüretkar işler yaptık, İslami ilimlerdeki usul ilimlerini bir tarafa bırakarak, felsefi metotlarla Kur’an-ı Kerimi ve Sünnet-i Seniyye’yi anlamaya yeltendik. Ortaya çıkan netice, başına Ayet-i Kerime eklediğimiz, devamında ise felsefi metotlarla ulaştığımız saçmalıkların dizildiği bir hezeyan patlaması…
*
Asr-ı Saadet “din inşası” devriydi, son vahiy nazil olduğu, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz son nefesini verdiğinde o devir bitti. Asr-ı Saadetten sonra “din ile inşa” devri başladı, on dört asırdır ümmet her şeyini din ile inşa ediyordu. Son birkaç asırdır inşa faaliyeti durdu, inşa teşebbüsleri asıl ve asil mecrasından çıktı. Din kemale ermişti dolayısıyla din inşası bitmişti, din ile inşa devri başlamıştı ama “din inşası” ile “din ile inşa” meselesini birbirine karıştıranlar, son iki asırdır “din inşa”sına yöneldi. Fikir ve ilim adamı yaftalı insanlar, “sahih din anlayışı” iddiası ile “din inşa” ediyor fakat bunu anlamayacak kadar sığ, ucuz, savruk kişiler. İslam’ı anlamak ile onu inşa etmek arasındaki farkı göremeyenler, anlama çabasını bıraktı din inşasına yöneldi.
Müslüman şahsiyetin zihin haritasının merkezinde kemale erdirilmiş din vardır, kemale erdirilmiş din, entelektüel meşgale haline getirilemez, o, önce muhafaza edilir, sonra anlaşılır, daha sonra da tatbik edilir. Zihin haritasının merkezine otağını kuran din, en kesif dikkat ve rikkatle muhafaza edilmelidir. Dinin muhafazası birinci sıradadır, zira dinin yekununu anlamak mümkün olmayabilir, her Müslüman kendi hacmince anlamakla mükelleftir fakat her Müslüman dini “olduğu gibi” muhafaza etmekle mükelleftir. Muhafaza bahsinde alim ile cahil arasında mükellefiyet eşittir, herkes aynı dikkat ve rikkati göstermeye memur kılınmıştır.
Muhafazadan sonra idrak gelir, hiçbir idrak çabası, dini, “olduğu gibi” muhafaza şiarına muhalif olamaz. İdrak bahsi, talebelik bahsidir. Talebelik yapmadan idrak ettiğini zannedenler, idrak etmeden inşa faaliyetine girişiyorlar. İdrak etmeden inşa faaliyetine teşebbüs edenler, “din inşası” ile “din ile inşa” bahislerini birbirine karıştırıyor ve (Allah muhafaza) din inşa etmeye yelteniyor. Yeni bir din inşa ettiğini de farketmiyor, yaptığı işe “sahih din anlayışı” gibi iddialı ve tabii ki cahilce isimlendirmeler koyuyor. Talebelik yapmadan müderrislik taslayan ahmakların idrak etmesi mümkün değil ki inşa etmesi kabil olsun.
İdrak edenler, idrak etme hacmini ve derinliğini fark etmeli, haddini bilmeli, anladığı kadar “din ile inşa” faaliyetine başlamalıdır. Din ile inşa faaliyeti, İslam’ın ferd şahsiyetini, cemiyet numunesini ve hayatını inşa etmektir. Esas olan İslam ahkamının tatbik şartlarını oluşturmaktır, İslam’ı anlamayanlar, İslam’ı mevcut şartlara çekiştiriyorlar. İslam’ın faizsiz iktisat nizamını inşa edemeyenler, mevcut şartlarda enflasyon oranında faizin haram olmadığına dair fetva arıyorlar, bazı ilim adamı yaftalı ahmaklar da bu türden fetvalar veriyorlar. “Din inşası” ile “din ile inşa” meselesinin tipik bir misali olan bu mesele, “yeni içtihada ihtiyacımız olduğu” iddiasından hareket ederek “masum” rollerinde cemiyete nüfuz ediyor. Kendi idraksizliğini ve beceriksizliğini itiraf etmeyen azmanlaşmış nefislerin üç kuruşluk itibarları için dini tahrif edecek kadar alçaklaştığını gösteriyor. Mevcut içtihatların tatbik şartlarını ve müesseselerini inşa etmeden yeni içtihat ihtiyacından bahsetmek, apaçık bir sığlık ve ucuzluktur. Yeni içtihada tabii ki ihtiyacımız olabilir ama bunun için öncelikle mevcut içtihatların tatbik imkansızlığından bahsetmemiz gerekir. Tatbik imkansızlığı, değiştirilemez şartların zuhurunda sözkonusudur. Mevcut hayat ve bu hayatı oluşturan altyapı ve şartlar manzumesi, batı tarafından üretilmiştir ve değiştirilemez mahiyet taşımaz. Müslümanlar hayatın altyapısını ve şartlarını değiştirebilir, İslami hayatı altyapısını kurabilir. Bunu yapmadan, batı uygarlığının kurduğu ve şartlarını tayin ettiği hayata İslam’ı uydurmak, tam da müsteşriklerin (oryantalistlerin) istediği bir netice olur. Ne kadar vahim ve ağır bir durum…
İslam ahkamının herhangi birinin “tatbik şartları” oluşturulamıyorsa, hayat öyle bir noktaya gelmişse, ahkamın aslı ve maksadı tahrif edilmeden içtihat ihtiyacı hasıl olur ki, müçtehit varsa (yetişmişse) içtihat yapar. Müçtehit yoksa, yetişmemişse, içtihat ihtiyacını karşılamak için İslam ahkamı tahrif edilmemelidir. Mesele böyle bir noktaya geldiğinde çözümsüz gibi görünüyor ama Müslümanlar asla unutmamalıdır ki bizim Allah’ımız var, O, samimiyet ve sadakati asla boşa çıkarmaz.
*
Din ikmal edilmiş haliyle muhafaza edildikten sonra bilinmeli ki dünyada ve hayatta her şey değişir. Dinin ahkamıyla oynayacak kadar savrulan Müslüman zihinler, her nedense ABD’nin yıkılacağına, dünyada inisiyatifi kaybedeceğine inanmıyorlar. Herhangi bir Müslüman liderin, cemaatin, gurubun, hareketin ABD’den bağımsız hareket edemeyeceğine, ABD’nin o kadar güçlü olduğuna, mutlaka her insan (ve Müslümanı) satın aldığına veya alabileceğine, ABD’den bağımsız bir iş yapmanın imkansızlığına inananlar var, bu durumun da asla değişmeyeceğine kanaat getirmiş durumdalar. Allah’ın dini ile hoyratça oynayanlar, değiştirenler, tahrif etmeye kadar varanlar, ABD’nin asla değişmeyeceğine, gücünü kaybetmeyeceğine inanmakta beis görmüyorlar.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir