DEHANIN MÜSLÜMAN OLMUŞ HALİ-NECİP FAZIL-

      İman, insanın ufkunun müntehasında başlar. Ufkun içi imana konu değildir. Zira ufuk alanı idrak edilebilir alandır. İdrak edilebilir alan (genellikle) akıl alanıdır. Dehaların zor inanmalarının sebebi, ufuk çizgilerinin diğer insanlardan uzakta olmasıdır. Herhangi bir iman sistemi dehanın ufkunu ihata edemediğinde dehanın o sisteme (dine, ideolojiye) iman etmesi kabil değildir. Dehanın ufkunu ihata edebilmek, muhteva cihetiyle olduğu gibi üslup cihetiyle de olmalıdır. Her ne kadar üslup cihetiyle olması şart olarak ileri sürülemese bile, dehanın iman sistemine muhatap olması, beyandaki üslup ile kabildir. Normal zekânın beyanı (ifadesi), dehanın ufkunu ihata edecek muhtevayı taşıma kudretini haiz olmadığı için dehayı o sisteme sevk etmez.

      İman konusunun insan ufkunun ötesinde olması, onun idrak edilemeyeceğini gösterir. Zaten idrak acziyeti (zafiyeti) başlamadan iman gerçekleşmez. Buna rağmen iman sisteminin tatmin edici hacimde olması, üstün bir anlayış nizamına sahip olması ve mücerret boyutunun olması şartları neden gerekmektedir? Anlaşılmaz olanın herhangi bir anlayış sistematiğine sahip olması gerektiğini ileri sürmek kaba bir bakışla tezat teşkil eder. Fakat bu noktada tezat değil aksine hayatın ve insanın tabiatından kaynaklanan bir bütünlük vardır. Anlaşılmaz olan iman sisteminin merkezidir ve merkezden muhite doğru mesafe alındıkça “anlaşılır” hale gelir. Anlaşılır olan kısım insanın zekâsını, aklını, şuurunu tatmin etmeli, ruhi ve zihni dünyasını beslemelidir. Anlaşılır olan kısımdaki “üstün anlayış”, anlaşılmaz olan kısmın teminatıdır. İşte iman tam bu noktadadır. Anlaşılır olanı idrak eden insanın, anlaşılmaz olana teslim olması imanın ta kendisidir.

      Dehaların kendi ufuk alanlarını tarayarak hattın ucuna gelmesi bazen uzun zaman alabilir. Ufuk alanının genişliği dikkate alınırsa alanın içinin taranmasının zaman alması kaçınılmazdır. Fakat ufuk alanının taranması kaçınılmaz değildir. Deha, ufuk alanını taramadan ufuk çizgisine varabilir. Düz hat üzere ilerleme imkânı dehalarda vardır. Bu hususiyet dehaların ufuk çizgisine çabuk varmasını mümkün kılar.  

      Necip Fazıl’ın otuz yaşına kadar yaşadığı hayat dikkatle tetkik edildiğinde görülecektir ki, insanlığın ufkunu serazat bir şekilde dolaşmaktadır. Bu nokta ilginçtir. Hakikaten Necip Fazıl, insanlık ufkunu serazat şekilde dolaşmıştır. Bu yaşına kadar iman ettiğini söylemek zordur ve eğer iman üzere olduğu kabul edilse bile tefekkür faaliyetinin serazat olmasına mani olmamıştır.

      Herhangi bir kayıt altında bulunmaksızın seyahat eden düşünce dünyası, otuz yaşına geldiğinde batının ufkuna ulaşmıştır. Batının ürettiği ufuk çizgisine o güne kadar İslam coğrafyasından kimsenin ulaşamamış olması Necip Fazıl’ın dehasının ispatıdır.

      Otuz yaşına geldiğinde insanlığın “devri ufkunda” dolaşan bir insanın akıbeti iki ihtimalden birine çıkar. Birinci kendini ilahlaştırmak, diğeri ise “kâmil imanı” keşfetmektir. Necip Fazıl, üstün imanı kendi ferdi macerasında keşfeden insandır.  

                                    * 

      Dehaların ufuk çizgisinin ötesi genellikle metafizik dünyadır. Dehaların fizik dünyayı ihata etmeleri veya ufuk çizgilerini fizik dünyanın sınırlarında çizmeleri kabildir. Özellikle teorik alanlarda faaliyet gösteren dehaların bu noktaya ulaşmaları kolay ve çabuk olur.

      Tüm insanlığın ürettiği devri (konjonktürel) ufuk, dehaların ulaşabileceği ufuktur. Hiçbir insan tüm dünyanın bir devirde ürettiği tüm verimlerin sınırına ulaşma imkânına sahip değildir. Hatta insanlar, içinde yaşadıkları cemiyetin ürettiği ufuk alanının sınırına ulaşma kudretine bile sahip olamamaktadır. Bu nokta dehalar için turnusol kâğıdıdır. İnsanlığın ürettiği devri ufuk çizgisinde dolaşmayan insanın deha olduğu konusu tartışılmalıdır.

      Fizik alan ile metafizik alan arasındaki sınır çizgisi sabit değildir. Daha doğru bir ifadeyle fizik ve metafizik dünya arasında sabit bir sınır çizgisi vardır ama insanların bu iki alan ile ilgili çizdikleri sınır, idrak ufuklarıyla ilgilidir. Fizik alan idrak edilebilir olandır. Metafizik alan ise akıl, zekâ ve şuurla idrak edilemeyen alandır. İnsanlığın herhangi bir devirde çizdikleri sınır, o devirde katedilen idrak mesafesini gösterir. Bu durum fizik ve metafizik dünya arasındaki çizginin izafi olarak tespit edildiği gerçeğini ortaya çıkarır.

      Deha insanlığın devri ufkuna ulaşabileceği için, tüm dünyadaki teorik (fikri) gelişmeleri anlayabilir. İçinde yaşadığı cemiyetin ürettiği fikirler (genel manada ufuk alanı) özellikle de dünyanın gerisindeyse kendini zapt altına alamaz.  

     Tüm dünyadaki dehaların batıya doğru koşmalarının (teorik anlamda) sebebi budur. Dehayı mahalli çerçevelerde zapt altına almak kabil olmadığı ve dünyanın bilim liderliğini birkaç asırdır batının yaptığı hatırlanırsa durum garip karşılanmamalıdır. Batının dünyada gerçekleştirdiği en büyük projelerden birisi, insanlığın zekâ sekretaryasını tabi veya organize şekilde kurabilmiş olmasıdır.  

      Dehaların insanlığın devri ufkunda dolaşabilmesi ve kendi bünyesine müdahaleyi reddetmesi, mevcut ufkun da kâfi gelmeyebileceğini gösterir. Ruhi ve zihni tatminsizlik, mevcut olanın toplamıyla da giderilememektedir. İnsanlığın mevcut ufku içinde kalan tüm fikirlerin ürettiği iman sistemlerinin deha için iman konusu olamayacağı ihtimali az değildir. İnsanlığın devri ufkunu aşabilen deha, o ufuk içinde kalan iman sistemlerini reddedebilmenin ruhi ve zihni mekanizmalarını ve bunun izahını gerçekleştirebilmektedir.

      İnsanlığın devri ufku, fizik alanın sınırlarını tayin eder. Deha insanlığın devri ufkunu aştığında daha geniş bir fizik alanı üretmiş ve sahip olmuştur. İmanın fizik alanda aranmayacağı hakikati hatırlanırsa, dehanın kendi fizik alanında kalan fakat insanlığın metafizik tarifi (alanı) içinde bulunan iman sistemine tabi olması beklenmemelidir.  

      Necip Fazıl, varlık, hayat ve insan bahislerinin fizik gerçekliklerden ibaret olamayacağını çabuk anlamıştır. Zira fizik alanı çok hızlı tüketmiştir. Bu nokta önemlidir. İdrak ve tefekkür faaliyetinin fizik dünyada meşgul olma süresi insanın zeka seviyesini ve istidatlarını gösterir. Dehaların fizik dünyada fazla meşgul olmadıkları (olamayacakları) insanlık tarihinde sayısız defa ispatlanmıştır.

      İslam, Şeriat ile dünya hayatını tanzim etmektedir. Şeriat, kaynaklarını ve hikmetlerini fizik ötesi hakikatten alırken gerekçelerini dünya ve dünya hayatından alır. Zira konusu dünya hayatıdır. Otuz yaşına kadar yaşanan serazat hayat zaten fizik dünyayı tükettiği için fizik ötesi arayışı başlamıştır. İslam’da kaynaklarını, hikmetlerini ve gerekçelerini fizik ötesi hakikatten alan mecra ise tasavvuftur. Necip Fazıl, doğrudan tasavvuf mecrasına girmiş ve şeriattan tasavvufa değil, tasavvuftan şeriata geçmiştir. Bu nokta şu vakayı işaretlemesi bakımından manidardır. İslam’ın deha istihdamını gerçekleştiren mecrası, tasavvuftur.  

     * 

      Hiçbir insan (dehalar da dâhil) tüm zamanlardaki gelişmenin müntehasına ulaşamayacaktır. Her insan kendi devrine (zamanına) hapsolmuştur. İnsanlık ufkunda dolaşan ve onu genişleten dehalar olduğu için dehalar içinde yaşadıkları devrin birkaç adım ilerisindedir. Fakat onlar da birkaç adım ileridedir ve nihayetinde zamanın mahkûmlarıdır. Diğer insanlara göre dehaların zamanda ileride yaşıyor oldukları gerçeği, dehaları zamandan azade (bağımsız) hale getirmez. Bu durum zamanın hükmünü şart kılmaktadır. Zaten insanlığın tamamını tüm zamanlarda hükmü altına alacak olan “zaman mührü” hiçbir insanın eline verilmemiştir.

      Dehaları kavrayacak olan iman sistemi (itikadi sistem), insanlığın devri ufkundan daha ileri olmalıdır. Bununla beraber dehanın ufkundan da ileride olmalıdır. Geçmiş zamanda yaşayan insanların ürettikleri fikirlerin bugün yaşayan dehaların ufkundan ileri olması ihtimali vardır ama zayıftır. Hakikaten yavaş da olsa hatta bazen bir süre dursa bile insanlık ufkunun geliştiği vakadır. İnsanlık ufku genel çerçevede genişlemiyor olsa dahi bazı alanlarda genişlemeye devam eder. Bir devirde ulaşılan insanlık ufku asırlarca sabit kalsa hatta gerilese dahi bazı alanlarda çıkışlar ve çıkıntılar oluşturduğu müşahede edilmiştir.

      Tüm zamanları hükmü altına alabilecek ve insanlığın gelişme seyrinin tüm mecralarını çerçeveleyebilecek bir iman sistemi olmalıdır ki, her devirdeki dehaların o sisteme bağlanmaları mümkün olsun. Böyle bir sistem olmadığında her deha (teorik alanlarda gezinen dehalar) kendi fikrini ve imanını üretecektir. Bu durum dehaların üretici oldukları kadar yıkıcı olacaklarını gösterir.

     Risaletin şart olmasının hikmetlerinden biri bu olmalıdır. Risalet zamana vurulan bir mühürdür ve zaman o mühür dışına taşmaz. Risaletin naklettiği mana, zaman üstüdür ve her devirde caridir. Risalet zamanüstü olduğu için, getirdiği mana, her alandaki ilerlemenin müntehasındadır.

      Dehaların mizaç hususiyetlerindeki farklı terkipler, onları insanlık ufkunun bir noktasını zorlamanın eşiğine getirebilmektedir. Hakikaten dehanın birisi sosyal alanda insanlık ufkunu zorlarken diğeri pozitif bilimde zorlayabilmektedir. Bu durum farklı istidat alanlarındaki dehaların ürettikleri fikirleri (hatta ufku) umursamazlığa sevkedebilmekte ve kendi istidat alanında yeni bir fikir ve ufuk alanı üretebilmelerini mümkün kılmaktadır.

      Bütünü kavramadan istidatları istikametinde seyreden dehaların zihni ve ruhi gelişmeleri kendi mizaç hususiyetleri çerçevesinde yeni fikirler üretmelerine sebep olur. Bu durum gelişmeyi tetikleyen bir özelliği muhtevidir. Fakat deha ürettiği fikrin “bütünü” temsil etmediğini kabule yanaşmaz. Parça fikir ürettiği gerçeğini dehaya kabul ettirebilecek bir güç yeryüzünde bulunmamaktadır. Bu nokta ise gelişmenin önündeki en ciddi engellerden biridir.

     Felsefe tarihinde her filozofun önceki tüm felsefi cereyanları reddederek kendi istidatları istikametinde bir felsefi cereyan ürettiği görülmektedir. Bir öncekinin reddini başlangıç noktası olarak alan felsefi cereyanlar gelişmeyi tetiklediği kadar engel de olmuştur. Zira bu durum bir felsefe binası inşa etmemiş, birbirini tekzip eden farklı felsefi cereyanlar üretmiştir.

      Her alanda farklı fikirlerin zuhur etmesi felsefenin tecrit kabiliyetine rağmen terkip maharetini kazanmasına mani olmuştur. Dehalardaki sınırsız tecrit istidadı insanlık ufkunu zorlamış ama insanlık ufkunu terkip etme kudretini meydana getirmemiştir. Her deha insanlığın devri ufkunda seyahat etme imkânına sahiptir ama insanlığın devri ufkunu her noktadan aşamamakta ve kendi istidadı istikametinde ufku zorlamaktadır. Deha istidat alanındaki büyük hamlesiyle insanlığın devri ufkunu zorladığı ve aştığı noktada ürettiği verimlerle “bütün”ü bulduğu vehmine kapılmaktan kendini kurtaramamaktadır. Hangi konu veya alan olursa olsun varlığın, insanın ve hayatın tamamını yalnız başına ihata edecek kudrette değildir. Bu sebeple deha ne kadar önemli bir konuda insanlığın devri ufkunu aşarsa aşsın bu durum bütüne ulaştığı manasına gelmez.

     Tek bir varlığın her şeyi ihata etmesi sadece “yaratıcı” da kabildir. Yukarda bahsedilen varlık, yaratılanları ifade ettiği için yanlış değildir. Zaten yaratıcı ile yaratılanlar tek kelimeyle yani “varlık” kelimesi ile ifade edilemez.  

      Necip Fazıl, insanlık tarihinde “parça fikir” tuzağına düşmeyen ender insanlardan biridir. Parça fikir tuzağını ondört asır önce darmadağın eden “Allah’ın ve kainatın Sevgilisi”, insanlık düşüncesindeki en büyük hamlelerden birini gerçekleştirmiş olmasına rağmen, insanın tabiatındaki eksiklikler “parça fikir tuzağını” sürekli yeniden üretmiştir. Bu tuzağa İslam tarihinde de defalarca düşüldüğü vakidir.

      Batı düşüncesi (felsefe) parça fikirden hiçbir zaman kurtulamamıştır. Batı düşüncesinde bir müddet gezen üstadın ilk tespit ettiği vaka budur. Felsefe hakkında, birbirinin yanlışını bulmaktan başka bir faydasının olmadığını söylerken aslında felsefe tenkidinden çok daha ilerde bir teşhis yapmakta ve insanlığın “parça fikir tuzağına” düşmesine mani olmaya çalışmaktadır. İslam’ın doğru anlaşılmasında göz önünde bulundurulacak olan kavrayış, parçaya bütün muamelesi yapmamaktır. İşte bu kavrayışın ölçüsü: İslam; zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır.  

                        * 

      Netice olarak dehaların kendilerinin dışında üretilmiş olan herhangi bir değeri veya ölçüyü kabul etmeleri fevkalade zordur. Bu sebeple iman etmeleri de zordur. Fakat dehaların iman etmemesi de nerdeyse imkânsızdır. İman etmeye değer bir itikat sistemi bulamamaları halinde de kendilerine (veya kendi ürettiklerine) iman ederler.

      Dehaların hayatlarının iman noktasına gelmesindeki mecburiyet, insanlığın devri ufkunu aşmış olduklarında elde ettikleri teorik verimleri “yüce fikir” olarak çerçevelemeleridir. Gerçekten insanlığın ufkunda dolaşan ve onu aşabilen dehaların ulaştıkları manaların diğer insanlara göre yüce olduğunu reddetmek zordur. Ulaştıkları manaların “hakikat” olması garantisinin olmadığı vakadır. Fakat diğer insanlara göre yüksek seviyelerde dolaşmalarından dolayı elde ettikleri manalara iman etmeleri de makul görülebilir. Zaten kendileri böyle kabul ederler. Bu durum “deha tuzağı”dır. Dehaların en güçlü oldukları alan aynı zamanda en aciz oldukları alandır. İdrak kudretlerinin yüksek ve idrak maharetlerinin derin olması, “hakikate” teslim olabilmelerine mani olabilmekte ve kendilerini “hakikatin” merkezi ilan etmelerini mümkün kılmaktadır. Deha tuzağı budur.  “Deha tuzağı”na düşmeyen deha sayısı azdır.  

      Necip Fazıl, “deha tuzağı”na düşmeyen az sayıdaki dehalardan biridir. Hakikati kendi dışında aramak ve bulduğunda teslim olmak gibi “deha tavrına” aykırı bir kudret sahibi olabilmiştir. Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin önünde diz çöken bir Necip Fazıl, deha tavrı göstermemektedir. Fakat bu tavrıyla deha tuzağına düşmeyen ender dehalardan biri haline gelmiştir.

      Dehaların kendini ilahlaştırması olarak da ifade edilebilecek olan “deha tuzağı”, güçlü insan olan dehaların gücünden kaynaklanan zafiyetleridir. Kudret ile zafiyetin bu kadar birbirine nüfuz ettiği ve birbirinden tefrik edilemez hale geldiği başka iki konu bulmak zordur. Bu tuzağa düşmemek, dehaların dehası olduğunu gösterir.  

                        * 

      Dehaların mevcut bir sisteme (dine veya ideolojiye) iman etmeleri (bağlanmaları), o sistemin ufkuna ulaşamamaları halinde mümkündür. Sistem, dahi insanın dehasını beslediği gibi daha fazlasının olması ve dehayı zorlaması gerekir ki deha o sisteme iman etsin.

     Dehaların imanı konusunun önemi, hangi dünya görüşü dehaları istihdam edebilirse o dünya görüşü dünyadaki en güçlü ve etkili dünya görüşü haline gelebilmesindedir. Dehaları besleyebilen (özellikle de bir ömür boyu besleyebilen) dünya görüşlerinin karşısında nükleer güçle dahi durmak kabil değildir. Aynı konuyu bir dehanın ifade etmesi ile bir normal insanın ifade etmesi fevkalade farklıdır. Hatta bir deha en mantıksız fikri ifade etse ve normal bir insan ise en mantıklı fikri ifade etse, dehanın beyanı daha fazla itibar görür. Zira dehanın idrak ve ifade kudreti en mantıksız fikri dahi en mantıklı fikirden daha mantıklı şekilde kompoze edebilir.

     Dünya binlerce yıldır dinleri merkez alan bir hayat anlayışı ile yaşamıştır. Dinlerin muhtevası ve şümulü ne olursa olsun her milletin bir dini olmuştur. Ateizm tarihte kendine bir hayat alanı açamamıştır. Bu durum batıdaki Seküler anlayışın gelişmesine kadar böyle devam etmiş ve ilk defa insanlığın önüne batı medeniyeti ile beraber gelmiştir. Seküler anlayış gerçekten insanlık tarihinde yeni bir hadisedir.

     Tüm insanlığın hayatı din merkezli yaşadığı binlerce yıldan sonra Seküler anlayışın uç vermesinin sebebi batıdaki dinin (Hıristiyanlığın) skolâstik ve hacimsiz olmasıdır. İnsanların en basit ihtiyaçlarını karşılamak için dahi Hıristiyanlığın baskısından kurtulup akıllarını kullanamaz hale geldikleri ortaçağda, Hıristiyanlıktan kurtulmak ile dinden kurtulmak aynı manaya gelmiştir. Seküler anlayış ve pozitif bilimin Hıristiyanlığın baskısından kurtulduğunda gerçekleştirdiği ilerleme ise göz kamaştırmıştır.

     Birkaç asır Seküler-pozitivist düşünce dehaları kendi merkezinde toplama imkânını elde etmiştir. Fakat bu durumun artık değiştiği ve dünyadaki deha seyahat güzergâhlarının son menzilinin batı olmadığı görülmeye başlanmıştır. Hatta batı kendi coğrafyasında ve nüfus kaynaklarında doğan dehalarını bile istihdam edemez hale gelmiştir. Batıdaki fikir ve bilim adamlarının Müslüman olduğu hatırlanırsa batı kendi deha kaynaklarına bile sahip olma imkânını (onları ikna imkânını) kaybetmeye başlamıştır.  

     Necip Fazıl, Türkiye’de deha istihdamının yolunu açan adamdır. Büyük doğu ise, İslam’ın yirminci asırda deha çapında ifade edilmiş halidir.

     Büyük Doğu olarak isimlendirdiği dünya görüşünün dehaları istihdam edebilme imkânı olduğu gerçeği, maalesef ülkedeki vasat zekâ seviyesine sahip Müslümanlar tarafından anlaşılamadığı için hak ettiği alakayı bulamamıştır.

     Yirminci asırda İslam’ın, deha çapında ifade edilmesi iki kişide gerçekleşmiştir. Birisi Necip Fazıl, diğeri Said Nursi’dir. Fakat Necip Fazıl İslam’ı, dünya görüşü seviyesinde ifade edebilmek bakımından tekdir. Fakat bu ikisi birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.  

      Her dünya görüşü kendi dehalarını yetiştirmelidir. Kendi dehalarını yetiştiremeyen dünya görüşlerinin hayatiyetlerini ve kudretlerini devam ettirmeleri fevkalade zordur.

      Dehalar iman ettikleri (bağlandıkları) dünya görüşlerinin zirvesine çıkarlar. Bir dünya görüşünün zirvesini dehalarda takip etmek mümkündür. Her dünya görüşü mutlaka dehalarını yetiştirmelidir. Zira dehalarını yetiştiremeyen dünya görüşlerinin ufku pratikte çok dardır. Ufuk darlığı aynı zamanda hitap kitlesinin sayısını da azaltır.

      Deha çapında ifade edilemeyen dünya görüşleri doğru da olsalar ikna edici olamazlar. Sadece normal ve normalin altındaki zekâ sahibi insanlara hitap eden dünya görüşlerinin bağlılarının sayısının çok olması kabilse de tesiri ve kuvveti azdır.

      Bir dünya görüşünün seviyesi dehalara hitap edebilmesiyle ölçülür. Dünya görüşünün seviyesi doğru veya yanlış olması ile ilgili değildir. Yanlış da olsa varlık ve vakaları daha derinden kavrayan ve izah eden dünya görüşleri daha fazla tesire ve kuvvete sahip olabilirler.

      Bir dünya görüşü kendi insan kaynaklarındaki dehaları başkalarına kaptırmıyor ve kendisi besleyebiliyorsa, kuvvetlidir ve kuvvetini muhafaza etmeye devam eder. Kendi topraklarında doğan dehaları kaybetmeye başladığında kuvvet kaybetmeye başlar. Başka dünya görüşlerinin insan kaynaklarındaki dehaları kendi kültür iklimine taşımaya başladığında ise kuvvetinin zirvesine çıkar.

      Dünya görüşlerinin zirvesi, farklı dünya görüşlerinin insan kaynaklarındaki dehaları kendine çekebilmesidir. Dehaları kendi kültür ikliminde toplamaya başlayan dünya görüşleri temelde iki şey kazanır. Birincisi kendini ifade edebilme mahareti ikincisi ise insanlık verimlerini kendi ikliminde yeşertme istidadı… Dünya görüşleri arasındaki mücadelenin netleştiği ve zirveleştiği alan dehaların istihdamıdır. Dehaların istihdamı dışındaki mücadeleler, savaşlar da dâhil olmak üzere teferruattır.  

                              * 

      Türkiye’deki sistemin (Kemalizm’in), ülkenin insan kaynaklarından yetişen, daha doğrusu bu topraklarda doğan dehaları kendi siyasi veya milli sınırları içinde tutamadığı en tahammül edilmez vakadır. Dehalarını kendi sınırları içinde tutamayan bir sistemin varlık iddiasında bulunması ve hele de “doğru” olduğunda ısrar etmesi insan zihninin nasıl çarpılabildiğini göstermektedir.

      Dehaların yurtdışına gitmelerini sadece para ile açıklayanlar dehaları tanımak konusunda fikir cüceleridir. Dehaların paraya kıymet verenini bulmak kabildir ama parayı umursamayanları çoğunluğunu oluşturur. Mesele ülkede tatbik edilen sistemin insan zekâsını ve düşüncesini kahredici bir şekilde kıyması ve hayat hakkı tanımamasındadır. Dehalara hayat hakkı tanımayan bir sistem, dehalara ne kadar para (maaş) verirse versin bu ülkede tutamaz.

      Ülkede uygulanan sistem (Kemalizm), dehaları kendine bendedemediği için sadece silah zoruyla ayakta durmaktadır. Kemalizm’in deha kontenjanı yoktur. Asla dehaları besleyebilecek bir kaynak ve hacme sahip değildir. Üstelik bu ülkenin dehalarına kıydığı ve yurtdışına kaçırdığı için suçludur.  

      Kemalizm bu ülkede ilk olarak Necip Fazıl ile test edilmiştir. Aslında Said Nursi ile ilk olarak test edildiği doğrudur. Fakat Said Nursi medrese geleneğinden geldiği için Kemalist olmama imkânına hayat tarzı itibariyle sahiptir. Oysa Necip Fazıl, gençliğinde batıyı okuyan, gören ve nispeten benimseyen birisidir. Bu manada Kemalizm’in batılılaşma mecrasına bir müddet girmiştir. Ne var ki, batılı düşünce sisteminin Üstadı taşıma süresi “gençlik hevesi” kadar ancak devam etmiştir.

      Necip Fazıl’ın genelde batı ve özelde ise Kemalizm ile ilgisi ve irtibatının otuz yaşına kadar sürmesinin manası, Kemalizm’in bir dehayı tatmin ve ikna etme süresini göstermektedir. Kaldı ki, üstadın otuz yaşına kadar Atatürk’e kani geldiğini söylemek bile kabil değildir. Zira Necip Fazıl, o yaşına kadar aslında kendi mizaç hususiyetlerinin iç dünyasında bulunan inişli çıkışlı labirentlerini dolaşmak (keşfetmek) ile alakadardır. Doğrudan doğruya Kemalizm veya Atatürk bahsiyle ilgili olarak otuz yaşına kadar idare ettiğini söylemek büyük haksızlık olur.

      Kemalizm’in bu ülkede Necip Fazıl’ı ikna edememiş olması kendisi için ciddi bir imtihandır mutlaka. Fakat daha önemlisi, Kemalizm’in “deha kontenjanı”nın olmamasıdır.  

                        * 

     Müslüman coğrafyanın birkaç asırdır gerilemesinin sebebi kendi insan kaynaklarından yetişen dehalarını besleyememiş olmasıdır. İslam’ı anlamaktaki zafiyetin zirveye çıktığı son iki asırda maalesef hayat dondurulmuş haliyle yaşanmaya ve tekrar edilmeye başlanmıştır. Batının Seküler hamleyle kazandığı gelişme ise dikkatleri ve tecessüsleri o istikamete sevketmiş, İslam coğrafyasının dehaları kendi iklimlerindeki tekrarlarla beslenemez olmuşlardır. Zira tekrar etmek normal zekâya sahip insanların davranışıdır. Dehaların davranışı keşfetmek ve üretmektir.

     İslam coğrafyasının bağrından çıkan dehaları artık İslami düşünce ve hareketlerin istihdam edebildiği bir dönem başlamıştır. İslam coğrafyasının batı karşısında mukavemet gösterebilmesi ve daha sonra taarruza geçebilmesi için birçok ihtiyaçtan bahsedilebilir ama bunların içinde en önemli ihtiyaç dehalarını istihdam edebilme noktasına gelmiş olmasıdır.  

      Necip Fazıl, İslam coğrafyasındaki deha kontenjanının batıdan bağımsızlığını kazanmasında öncüdür. Bu manada Necip Fazıl, zamanın akışının tersine çevrildiğinin göstergesidir. Kadere inanmayan birisi bu konuyu şöyle ifade ederdi. Necip Fazıl, dünyadaki akışı (zamanın istikametini) tersine çeviren kişidir. Fakat bizim söyleyebileceğimiz en iddialı söz şudur: Necip Fazıl, zamanın istikametinin İslam’ın kalbine yönelmesinin ilk alametidir. demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir