DÜŞÜNCE HÜRRİYETİ Mİ DÜŞÜNCE KRİZİ Mİ?

DÜŞÜNCE HÜRRİYETİ Mİ DÜŞÜNCE KRİZİ Mİ?
Muhalefetin iki çeşidi var, birisi hükümete muhalefet diğeri sisteme… Bir ülkedeki siyasi ve hukuki rejime muhalefet etmek, sisteme muhalefet etmektir. Hükümete muhalefet etmek ise, ülkedeki rejimle problemi olmayanların, iktidar mücadelesidir. Demokratik siyasi rejimler, muhalefeti, sistemden alıp hükümete indirme çabasıdır. Demokrasiler, halkın kendini istediği gibi yönetebilme imkanını, mekanizmalarını, süreçlerini, müesseselerini oluşturduklarını düşünürler, bu sebeple de sistem muhalifliğini ortadan kaldırdıkları kanaatindedirler. Çok genel prensipleri vardır ve o geniş çerçeve herhangi bir muhalif düşüncenin yeşermeyeceğini hayal ederler. Oluşturdukları siyasi evrenin tüm siyasi düşünceleri kuşatabileceği vehmini besler. Bu vehim veya kanaat ile işe başlayan demokratik rejimler, sistem muhalefeti gelişmeyeceğine dair rüyaya yattıklarında, altmış yıl kadar önce kabus görmeye başladılar ve bazı sınırlar getirmek zorunda kaldılar.
Demokratik rejimlerde sistem muhalefetinin gelişmeyeceği zannı, tek kültür havzasında nispeten mümkündü. Kaldı ki batı kültür havzasında yeşeren demokratik rejimler, ilk sınırlarını da orada koymak zorunda kaldılar ve faşizm ve nazizmi yasakladılar. Aynı kültür havzasında bile sistem muhalefetinin gelişmesi mümkün olmuştu, zira insan aklı, aynı kültür havzasında bile farklı siyasi düşünceler ve buna bağlı olarak siyasi rejimler geliştirebiliyordu. İkinci dünya savaşındaki ağır mağlubiyet, faşizmi ve nazizmi bir müddet baskı altında tutma imkanı tanıdı. Yasaklamaktan ziyade kültürel baskı demokrasi dışı siyasi yönelişleri engelledi.
Yirminci asır tecrübesi gösterdi ki, demokrasi, sistem muhalefetini önleyemiyor. Aynı havzada bile bir müddet önlemiş gibi görünse de, şimdi yeniden sistem muhalifi siyasi hareketlerin doğum sancısı ile karşı karşıya. Özellikle iktisadi buhranın tetiklediği düşünce savrulmaları, yakın gelecekte sistem muhalefetini tahrik edecek, büyütecek, ülkeleri ve zihinleri işgal etmelerine engel olamayacak.
Siyasi hareketler eskiden olduğu gibi sistem muhalefetine dönüşüyor. Batı dünyası kısa demokrasi tarihini paranteze alıp, tekrar o parantezin dışındaki zihniyet dünyasını keşfetmeye başlıyor. Batı, bir insan ömrüne sığacak kadar kısa olsa da, demokratik kültürü oburca beslediği için, bünyesindeki siyasi çalkalanışlar demokrasi dışına nasıl çıkacağını kestiremiyor. Demokratik kültürün baskısı ve ağırlığı, demokrasi dışına çıkmaya mani olan zihniyet bariyerleri üretiyor.
Batıda demokratik rejimler, sistem yönüyle çöktü. Ayakta tutan güç, kültürel kodlar, zihni bariyerler ve akli zafiyettir. Akli zafiyet… İşte işin özü burada… Batı, “tarihin sonu” tezinde tecessüm etmiş haliyle, “mükemmel rejime” ulaştığını, bunun demokratik sistem oluğunu düşündü ve tüm kültürel yığınağını o düşüncenin arkasına yaptı. Bir kültür havzasının tüm siyasi kültür biriminim tek düşünce arkasına yığması, o düşüncenin de mükemmel olduğuna inanması, düşünce hürriyetini dilinden düşürmemesine rağmen, düşünceyi dondurdu, iptal etti. Tarihin sonuna gelinmişse, düşünce vazifesini yapmış demektir ve daha iyi bir sistem kurmak kabil olmaz.
*
Düşünce hürriyeti düşünce faaliyetini yok eder mi? Bu sorunun cevabı tabii ki hayır… Fakat bir problem var, düşüncenin ilerleme imkanı kalmadığını kültürel olarak kabul ediyorsanız, hür olsa neye yarar ki. Demokratik rejimi, “son sistem”, “en mükemmel sistem”, “tarihin ulaşabileceği son merhale” olarak görürseniz, bu vehmi de kültürel olarak tahkim ederseniz, düşüncenin kaynağını kurutmuş olursunuz. Kaynağı kurutulmuş, gücü çekilmiş, damarı tıkanmış düşüncenin hür bırakılması çok komik değil mi? Halka eğitim hak ve hürriyetini veriyorsunuz ama tüm okulları kapatıyorsunuz, arkasından da çıkıp, “eğitim hürriyeti var, kimse bu hürriyeti engelleyemez” diyorsunuz.
Felsefi kriz (düşünce krizi) derinlerde mayalanır. Ortaya çıkması zaman alır, anlaşılması da zordur. Kriz, tabiatı gereği üretimsizliktir, iktisadi krizin (üretim zafiyetinin) neticeleri çabuk ortaya çıktığı için görülmesi ve anlaşılması kolaydır. Fakat düşünce krizinin farkedilmesi zordur çünkü düşünce üretiminin durduğunu görmek, düşünce üretecek büyük adamlarla kabildir. Saf düşünce pek nadir, pek kıymetlidir. Fakat her insanın bir zihni evreni var ve her insan o evrendeki sayısız çalkalanışı düşünce zanneder. İşte bu sebeple “düşünce” çoktur ve pek kıymetsizdir. Düşünce krizinin ilk alameti de zaten “saf düşünce üretiminin” durması ve zihni çalkantıların düşünce zannedilmeye başlanmasıdır.
Düşünce krizi son yıllarda, hakaret şeklinde tezahür ediyor. Düşünemeyenler, düşünce üretemeyenler, düşüncenin kaynakları kurutulmuş bir havzada yaşayanlar, zihni çalkantılarından “dikkat çekici” uç noktaları afişe ediyorlar. Düşünce hürriyeti şablonuna yaslanan, düşünce hürriyetini kutsayan fakat düşünce üretemeyen batı, büyük filozoflar döneminin bittiğini, filozofların yetişmediğini, yetişme vasatının kalmadığını göremiyor. Düşünce hürriyeti aslında filozofları çıkaran, besleyen, yaşatan iklim şartlarından birisiydi, düşüncenin kaynağını kurutmakla filozoflara kürtaj yapan batı, düşünce hürriyetini serserilerin hezeyanlarını saçtığı bir iklime çevirdi.
İslam’a, Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize hakaret edenlere dikkat edin, hiçbir düşünce istidadı olmayan adamlar. Düşünce istidadının kırıntılarını yaşayan bazıları ise o hezeyanlara destek vermiyorlar. Fakat onlar bile, hezeyanların düşünce hürriyeti içinde kaldığını, suç olmadığını, batının da düşünce hürriyetini kısıtlamayacağını söylüyorlar. Yani onlar da düşünce krizinin çukurundan çıkamıyorlar.

*
Batı önce felsefi krize girdi, felsefe tükenince (tıkanınca) demokratik siyasi rejimi, siyasi düşüncenin nihai merhalesi zannetti. Demokrasinin nihai merhale olduğu zannıyla onun kültürünü besledi, tahkim etti ve alternatif düşünce kaynaklarını kuruttu. Önce felsefi krize girdi ama daha sonra felsefeyi siyasete kurban etti. Siyasi düşüncenin son merhalesine ulaştığı vehmiyle felsefi krizi derinleştirdi ve düşünceyi öldürdü.
Bundan sonra batıdan düşünce bekleyenler fena halde yanılırlar. Özellikle batıdan beslenenler ciddi krizlere girecekler. Müslümanlar, fikir imali konusunda batıya dönüp bakmamalılar. Batı kendi düşünce dünyasında boğulmaya başladı. Hezeyanlara savrulmayanlar da, mevcut düşünce müktesebatını tekrar etmekten başka bir şey yapmıyor, yapamıyor.
Batı felsefi krize girdi ama dünya yeni bir çağın eşiğinde. Eşiğinde olduğu çağ, çok girift. Bu çağ, tarihte hiç olmadığı kadar çok sayıda “konu” başlığına sahip. Bu sebeple de insanlık ilk defa bu kadar çok “fikir” ihtiyacı içinde kıvranıyor.
Batı birkaç asırdan beri dünyanın fikir kaynağı olarak görüldü. Tüm dünyanın bir şekilde ve derecede batılılaşması, dünyanın batı gibi düşünmeye başlamasına sebep oldu. Batı dışında düşünce imal eden kültür havzası kalmadığı için de, batının yakalandığı felsefi kriz tüm dünyayı sardı. Birkaç asırdır dünyanın düşünce kaynağı olan batı, şimdi de dünyanın düşüncesini kuruttu.
Garip bir tecelli… Dünya, batıyla birlikte düşünce intiharına doğru sürükleniyor. Bu girdaba yakalanmayacak olan tek kültür iklimi İslam coğrafyası. Kendi içinde tefekkür zafiyeti yaşadığı doğru ama İslam gibi bir kaynağı var ve on dört asırlık medeniyet ve tefekkür müktesebatına sahip. Müslümanlar, dünyanın koyun gibi batının peşinden uçuruma atladığı yeni çağda, hem kendilerini hem de insanlığı kurtarma imkanına, mesuliyetini, ufkuna sahipler.
Müslümanlar zaten birkaç asırdan beri düşünce krizine düşmüştü. Yeniden canlanma, yeniden heyecanlanma zamanı geldi. Önce batı etkisinden sonra da düşünce krizinden kurtulma zamanı. Bunun kolay bir iş olmadığını biliyoruz ama başka yolunun olmadığını da biliyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir