DÜŞÜNCE TARİHİMİZDE YENİLİK ARAYIŞI – 4

Ey bir emre hazırlanan simsiyah gecede
Karanlığı emip emip de gebe kalan
Ey her depremden sonra biraz daha doğrulan
Herkesin
Veba girmiş bir şehrin hem halkı
Hem seyircisi olduğu bir günde
Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke.

Her damlası bir zafer müjdecisi
Bir posta eri gibi
Yağmur yüzümüze değince
Çıkacağız yola.

Çıkacağız yola
Hesap günü gelince
Yağmur yüzümüze değince
Güneş bir mızrak boyu yükselince
Erdem Beyazıt
Değişim, gelişim, dönüşüm ontolojik anlamda “var olanın” en temel fıtrat kodlarıdır. Bu kaçınılmaz gerçekliğin yeryüzü saikinin üst aklı ise insandır. İnsan olanın “değişim, gelişim, dönüşüm, yenilik” iddiasını ortaya koyabilmesinin en temel şartı ise bir “nazar” sahibi olmasına bağlıdır. Çünkü “nazarı” olmayanın görebileceği bir “manzarası” da olamayacaktır.

Yeni bir kırılmayı yaşıyoruz. Gerek sosyolojik anlamıyla, millet veya ümmet bağlamında olsun ya da mekân mahiyetinde bölgesel antropolojik bir bağlamda olsun, tasavvurumuza dayanan tokmak seslerini, nazarımıza almak ve bir manzarayla bakmak mecburiyetinde olduğumuz yeni bir çatışmayı yaşıyoruz.

Bu çatışmanın hayatımıza çattığı yerde sözün değerini tüketen bir varoluştan, sözün değerini değerden üreten bir yeni var oluşa sahip olarak, var olandan varlığa yeni bir vaat olmak zorundayız. Batı yüzyıllardır kurmuş olduğu düzeni yeniden formatlayıp güncelleştirirken, İslam’ı ve İslam’ın nazarını kendisine en büyük bir varoluş tehdidi olarak görmektedir.

Modern, post-modern akıl tüm kodlarıyla geleceği kurgularken, Müslümanların ne geleceğe ne de yaşanılan “an”a dair herhangi bir tasavvuru, nazarı ve manzarası bulunmamakta ve trajik bir akıl- duygu- eylem karmaşıklığı, çatışması yaşamaktadır. 19. ve 20. yüzyılın doğal şartlarının zorladığı tepkisel ve duygusal kalıpların ötesinde bir iddiasının da olmadığı ve hatta tepkiden taklide ve tekrara dönüşerek düşmanını kopyaladığı, onun “tıpkısının aynısı” bir kimliğe büründüğü de bir reddedilmez olgudur.

Modern, post-modern batı mücadele alanını eski kolonyalist bir akılla iktisadi ve siyasi merkezli bir çatışmanın ötesinde İslam’a, İslam’ın nazar – kavram – ve değerleri üzerinden, yeni savaşı başlatmış durumdadır. Çünkü her şeye rağmen İslam, çağları aşan bir özgüvenle, kurgulanan bu spesifik yeni dünya düzenine tek başına meydan okumaktadır.

Peki, Müslüman akıl, birey- toplum – kurum olarak bu mücadeleye hazır mı? Buna olumlu cevap vermek maalesef zor ve gerçekçi de olmaz. Müslümanların “an”a ve “geleceğe” dair kullandığı dil, dili üreten nazar – kavram ve dilin ürettiği içerik anlamında, kendi deviniminden- cevherinden hareketle kendisi olan özel-özgün-özgür ve fıtri bir organizasyonu, insanlık ve özelde de ümmet bağlamında, üretebilecek potansiyele sahip değildir.

Hem dünyada ve hem ahrette iyilik isteyen bir zihni duyuşla kendimize ait olan nazarı yakaladığımızda ancak, o zaman, zamana ve mekâna dair evrensel bir manzara inşa edebiliriz. Batıdan alınan ödünç yaşamın ve bu ısmarlama yaşamı oluşturan, kurgulayan kavramların artık ödünç olmadığını; doğulu olan bizlerin batı kavram ve medeniyet tanımlarıyla, bir nevi mankurtlaşarak, artık batılı olduğumuzu kabul etmeliyiz. Modern, post-modern batı gibi düşünüp, tanımlayıp, kavramlaştırıp, yaşayıp bir Batı aklıyla İslami bir medeniyet tasavvuru oluşturamayacağımızı artık fark etmeliyiz.

Batı jargonuyla Müslüman olmanın paradoksal açmazında, her alanda tezahür eden küresel Firavun hegomanyasına karşı çıkmak mümkün değil. Modern, post-modern biz Müslümanların, yenidünya için yeni bir ortak dil üretebilmesi ve bu ortak dil üzerinden çetin bir entelektüel mücadeleye, hesaplaşmaya girişebilmesi ne kadar inandırıcı. Ortak bir dil için ortak bir gönül inşa etmek temel zorunluluktur. Oysa Modern, post-modern batıda değişmeyen tek şeytani metot Müslüman toplumları, etnik ve mezhep üzerinden ayrıştırması, bu ayrıştırmayı türlü araçlarla derinleştirmesi ve bunu yine kendi tanımlamalarıyla kültürel bir zenginlik olarak meşrulaştırmasıdır. Modern, post-modern batı, insanlığı, özelde ümmeti, hem gönül birlikteliğinden hem de dil birliktelikten koparalı hayli zaman oldu. Dil ve gönül birlikteliği olmadan eylem birlikteliği de olmuyor ve Modern, post-modern batı karşısında insani ve İslami onuru yeniden tasavvur ve imar edecek bir irfana ve entelektüel bilince de ulaşamıyoruz.

Moderniteyle savaşırken Müslüman aklın nasıl da modernleştiğini; hem tasavvur hem de eylem anlamında modernleşirken, etnik ve mezhep ayrıştırmada nasıl da ümmetten cemaate, milletten ulus kimliğe dönüştürüldüğümüzü şimdilerde çok daha iyi anlıyoruz. Millet ve ümmet olmanın değerlerle, toplum ve ulus olmanın ise devletle ilişkili olduğunu fark etmeliyiz. Eğer cemmatlar, mezhepler ortak bir değerde buluşamıyorsa orda bir ümmetten-milletten bahsetmek de mümkün değil. Bu yüzden Müslümanların bir devlet-iktidar aracılığıyla değil, değerler-kavramlar aracılığıyla bir araya gelip ortak bir bilinçle ümmet ve milleti yeniden mayalayacağını bilmesi bir zorunluluktur. Bu üzerimizde bir Farz-ı Ayndır.

Batının müslümanla olan derdinin, bir sınır değişmesi veya iktisadi anlamda petrol merkezli yer altı kaynakların paylaşımı ve sömürülmesinin çok ötesinde, İslam’ın, o çağları aşan meydan okuyuşudur. Batının korktuğu, dert edindiği, rakip gördüğü düşman maalesef Müslümanlar değil; Müslümanlara rağmen, İslam’ın ta kendisidir.

Bugün konformizme ruhundan bedenine kadar batmış, hedonizmi mutluluğun merkezine yerleştirmiş, şeytani bir kibir kokan narsist kimliğiyle sahip olduğu maddi imkânlarla sekülerleşmiş, nesneye daha fazla nesne katma çabasında ruhsuzlaşmış, dil ve kavram düzeyinde modernitenin hayat telakkisini özümsemiş, slogan düzeyinde büyük büyük laflar edip küçük küçük eylemlerin silikleştirdiği Müslüman görünümlü bir batılı olmanın ağırlığını zihnimizden, kalbimizden ve hayatımızdan atmalıyız. Batıyı ve onun dayatmalarını bütün sinir uçlarından temizlemek, tepkisel bir mücadeleyle değil ancak ve ancak “özgün bir tasavvur ve özgün bir duruşla” olmalıdır.

Modern, post-modern kıskacında şeklen bir “anlam ve mücadele arayışı” içindeyiz.” Yerel bir Müslümanlığı” hayatımızın gayesi olarak görüyor ve yüceltiyoruz. Her ne kadar Müslüman zihin dünyayı imar ve ıslah etme, emaneti ve halifeliği taşıma sorumluluğundan kaçsa da İslam, yerelliği asla kabul etmemekte ve dünyaya, özelde Modern, post-modern batıya tek başına direnmekte ve meydan okumaktadır. İşte İslam’ı İslam yapan da budur.

Her ne kadar Modern, post-modern kıskacında “şeklen” bir “anlam ve mücadele arayışı” içinde olsak da, bu şeklen arayış, bir başlangıç olup geri dönüşü olmayan, özüyle sağlam bir “tevhid, kimlik, onur ve insanlık” mücadelesidir.

Ve her ne kadar tükenmişliğin hezeyanlarında yenik ve kekeme düşsek de, “Bir emre hazırlanan simsiyah gecede, karanlığı emip emip de gebe kalan, her depremden sonra biraz daha doğrulan herkesin” , her damlası bir zafer müjdecisi yağmur yüzümüze değince, düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan bir ülkesi hep var olacaktır…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir