“El-İşârâtü ve’t-Tenbîhâtü fi’l-Mantıkı ve’l-Hikme” İsimli Eser

İbn-i Sina’nın “El-İşârâtü ve’t-Tenbîhâtü fi’l-Mantıkı ve’l-Hikme” isimli eseri…

Konya’da, Mevlana Müzesinin hemen yanı başında bulunan Yusufağa Yazma Eserler Kütüphanesinde, kütüphane sorumlusunun emeklilik vakti gelince ortaya bir hırsızlık vakası çıkmıştı. 2000 yılında.

Tarihin kalbinde açılan en onulmaz yaralarda bir tanesi…

El-İşârâtü ve’t-Tenbîhâtü fi’l-Mantıkı ve’l-Hikme isimli eserin bir nüshası da, bu çalınan el yazması eserleri arasında bulunuyor.

Kitabın detay bilgileri:

Adı : el -İşaret Ve’t -Tenbihat Fi’l-Mantık (Belirtiler ve Uyarılar)
Müellifi : İbn Sina Ebu Ali el-Hüseyin b.Abd Allah
Tarihi : 630 H.
Dili : Arapça
Yazı Çeşidi : Nesih
Ebadı : 255X170 – 205X135 mm.
Satır Sayısı : 19
Yaprak Sayısı : 58
Cilt Özelliği : Tam meşin , miklepli, şemseli, şirazeli.

El-İşârâtü ve’t-Tenbîhâtü fi’l-Mantıkı ve’l-Hikme: Yazan reis şeyh Ebû Alî Hüseyin b. Abdi’llâh’dır, İbn Sînâ diye tanınmıştır, 428 yılında ölmüştür. Bu kitap küçük hacimli, çok bilgili, zor anlaşılan, akıl sahiplerinin sözünü içeren, ayrıntılı kitaplarda bulunmayan acayip nükteleri ve şaşırtıcı yararlı bilgileri açıklayan bir kitaptır, mantığı on metod içinde, hikmeti de on şekil içinde anlattı, birincisi cisimler hakkındadır, ikincisi yönler hakkındadır, üçüncüsü nefisler hakkındadır, dördüncüsü varlık hakkındadır, beşincisi yaratma hakkındadır, altıncısı amaçlar ve ilkeler hakkındadır, yedincisi soyutlama hakkındadır, sekizincisi mutluluk hakkındadır, dokuzuncusu bilgili kişilerin makamları hakkındadır, onuncusu da ayetlerin sırları hakkındadır, bu kitabın baş tarafında şöyle dedi: ‘Hamd, bahsettiği başarının güzelliğinden dolayı Allah’a mahsustur…, ey gerçeği araştırmaya istekli kişi, bu kitapta sana hikmetin temellerini hazırladım, kıvrak zekâyı eline alırsan, bunların dallara ayrılması ve ayrıntılı ifadesi sana kolay gelir’. Bu kitabın şerhleri vardır, şunlar onlardandır: İmam Fahru’d-dîn Muhammed b. Ömer er-Râzî’nin şerhi, bu zat 606 yılında ölmüştür, bu şerhin baş tarafı  şöyledir: İmdi, hamd, zatından dolayı hamde lâyık olana mahsustur…, bu şerh ‘dedi’, ‘derim’ ile yapılan bir şerhdir, bu şerhde iptal etme ve itiraz etme ile karşı çıktı, kitabın yazarına cevap vermede aşırıya kaçtı, bundan dolayı bazı zarif kişiler bunun şerhine tenkit adını verdiler, Lübâbü’l-İşârât da bu kişinin kitabıdır, bunu bazı beylerin ricası üzerine 597 yılının cümâde’l-ûlâ ayında bu şerhden özet olarak çıkardı ve mantıkla, doğa ile ve ilâhiyatla ilgili konulardaki düzenine göre düzenledi, şerhlerden birisi araştırmacı allâme Nasîru’d-dîn Muhammed b. el-Hasan et-Tûsî’nin şerhidir, bu zat 679 yılında ölmüştür, bu şerhin baş tarafı şöyledir: Hamd, kendisini çok överek söze başlamayı bize nasip eden Allah’a mahsustur…, bu şerde anlattığına göre reis keskin bir gözlemle desteklenmiştir, bu kitabı da adı gibi olan kitaplarındandır, bazı önemli kişiler kendisinden öğretmenlerden, imam Râzî’nin şerhinden ve diğerlerinden elde edilen anlamlardan yanında bulunanları belirlemesini istemiştir, o da kabul etmiş ve adı geçen erdemli kişinin karşı çıktığı bazı yerlerin cevaplarına işaret etmiştir, bu kitabına Hallü Müşkilâti’l-İşârât adını verdi, bunu yazmayı 644 yılının sefer ayında tamamladı, adı geçen erdemli şerhçiler arasındaki yargılama kitabını yazan araştırmacı Kutbü’-dîn Muhammed b. Muhammed er-Râzî’dir, bu zat Tantânî diye tanınmıştır, 766 yılında ölmüştür, bu kitabı sahip olduğu bahisleri ve imamın sözüne yapılan itirazları kendisine sunduğunda allâme Kutbü’d-dîn Şirazî’den gelen bir öneri ile yazdı, allâme Kutbü’d-dîn ona şöyle dedi: ‘Çok sözün sahibinin peşine düşmek kolaydır, sana yakışan ise onunla Nasîr arasında hakem olmandır’, bunun üzerine El-Muhâkemât diye ünlü olan kitabı yazdı ve 755 yılının cümâde’l-âhire ayında tamamladı. Behru’d-dîn Muhammed Es’ad el-Yemânî sonra et-Tüsterî’nin de ikisi arasındaki yargılama konusunda bir kitabı vardır, Nasîr’in şerhinin baş tarafları üzerine mevlâ Şemsü’d-dîn Ahmed b. Süleymân’ın bir haşiyesi vardır, bu zat İbn Kemâl Paşa diye ünlüdür, 940 yılında ölmüştür, onun Kutb’un El-Muhâkemât’I üzerine de bir haşiyesi vardır, erdemli Habîbu’llâh’ın da Nasîr’in şerhi üzerine bir haşiyesi vardır, bu zat Mîrzâcân eş-Şirazî diye ünlüdür, 994 yılında ölmüştür. Şunlar da bu eserin şerhlerindendir: Erdemli Sirâcü’d-dîn Mahmûd ibn Ebî Bekr elermevî’nin şerhi, bu zat 682 yılında ölmüştür; imam Burhânü’d-dîn Muhammed b. Muhammed en-Nesefî’nin şerhi, bu zat hanefîdir, 688 yılında ölmüştür; İzzü’d-devle Sa’d b. Mansûr’un şerhi, bu zat İbn Kemûne diye tanınmıştır, (676) yılında ölmüştür, bu şerhin baş tarafı şöyledir: Hamd, başarılı kılmasının güzelliğinden dolayı Allah’a mahsustur…, bu şerhi Dîvânü’l-Memâlik (Ülkeler Kitabın)’nın yazarı olan oğlu için iç içe geçmiş bir şekilde yazdı, bu şerhde zorunluluktan dolayı söze dahil olanlar hariç reis’in bütün sözlerini bozmadan verdi, bilginlerin kitaplarından ve allâme Nasîru’d-dîn’in şerhinden topladıklarını ve kendi düşüncesi ile ortaya çıkardıklarını ayırmadan karıştırdı, böylece El-İşârât’ın şerhi gibi bir kitap haline geldi, buna Şerhu’l-Usûli ve’l-Cümeli min Muhimmâti’l-İlmi ve’l-Amel adını verdi, Refîu’d-dîn … el-Cîlî’nin şerhi de bu şerhlerdendir, bu zat (641) yılında ölmüştür. El-İşârât’ı şiir şeklinde yazan Ebû Nasr Feth b. Mûsâ el-Hadravî’dir, bu zat 663 yılında ölmüştür, El-İşârât’ın özetini yazan (bilgin) Necmü’d-dîn … b. el-Lübûdî (Muhammed ibn Abdân ed-Dimeşkî’dir, 621 yılında ölmüştür). (Cilt: 1 (1), Sayfa: 300 123)).

Soygun hakkında daha detaylı bilgileri bu adreslerden bulabilirsiniz.

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-159628

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-6318-34-tarih-calan-hirsizlar.html

http://www.kulturvarliklari.gov.tr/TR,44517/yusufaga-yazma-eser-kutuphanesinden-calinan-yazma-eserl-.html

http://www.porttakal.com/ahaber-konya-kutuphane-soygunu-ile-calkalaniyor-265537.html

Kitap hakkında detaylı bilgiler bu kaynaktan alınmıştır:

acikarsiv.ankara.edu.tr/browse/5982/camalbek_marasulov_tez.pdf

İbn-I sina Kimdir?

Doğudan yükselen bilim yıldızlarının en parlaklarından biri de oydu. Pers topraklarında doğmuş, tıp adamı, as­tronom, kimyager, hafız, mantıkçı, matematikçi, şair, psikolog, bilim adamı, asker, devlet adamı ve teoloji uzmanı gi­bi onlarca ünvanı başarı ile taşımıştı. Bugün tıp denince sadece Doğu’da değil, Batı’da da ilk akla gelen isimlerden biri olma özelliğini hiç kaybetmedi. Küçük yaşta kendini gösteren üstün zekâsını, özellikle tıp ve felsefe alanında yoğunlaştırarak bu alanlarda büyük çığırlar açmış olan bu bilim adamı; Batı’da La­tince ismi ile ‘Avicenna’ olarak şöhret yapmış İbn-i Sina’dan başkası değildi.

Tıp alanında yazdığı eserler  19. yüzyılın başlarına kadar bir­çok ülkede ders kitabı olarak okutuldu. Felsefe alanında, getir­diği yenilikler ve özellikle Aristo, Farabi ve Yeni Platoncuların düşüncelerini sentezlemesiyle derin bir iz bıraktı. Din, varlık, metafizik ve mantık gibi kavramlara yeni açıklamalar getirerek islam felsefesinin temelini atanlar arasına adını yazdırdı.

Büyük İslam bilginlerinden İbn-i Sina, 980 yılında Buhara ya­kınlarındaki Hormisen’de doğmuştu. Çocukluğunda kendini gös­teren parlak zekası, ileride bilim ve felsefe dünyasına yapacakları­nın işaret fişeğiydi adeta. On yaşındayken Kuran’ı ezberledi. On sekizine geldiğinde, dönemin birçok ilmine vakıf olmuştu bile.

İlk eğitimini, Belh’ten göçerek Buhara’ya yerleşen ve Samanoğulları hükümdarlarından II. Nuh döneminde sarayla ilişki kurarak yüksek görevlerde bulunmuş olan babası Abdullah’tan aldı. Eğitimini devrin önde gelen âlimlerinden Natilî ve İsmail Zahid’ten mantık, matematik ve astronomi dersleri alarak sür­dürdü. Çalışmalarını ve öğrenimi özellikle tıp üzerine yoğunlaş­tırdı ve hastalıkların ortaya çıkış nedenlerini ve salgın hastalık­ların nasıl yayıldıklarını inceledi. Babasının ölümünün ardın­dan en büyük desteği Cürcan’da Şirazlı Ebu Muhammet’ten gör­dü ve en ünlü eserini Cürcan’da yazdı.

Tıp alanında gösterdiği üstün başarılarla bir anda sivrilmesi, saraya yakın olmasının da etkisiyle II. Nuh’un dikkatini çekti. Daha on altı yaşındayken II. Nuh’un özel doktorluğuna getirile­rek, adını duyuracaktı. 997 yılında rahatsızlanan II. Nuh’u iyileştirince, saray kütüphanesinin kapıları sonuna kadar açılmış; bir anda kendisini eşsiz bir bilgi deryasının ortasında bulmuştu. Nitekim bunun hakkını verecekti de.

Saray kütüphanesinde vaktinin büyük kısmını okumak ve yazmakla geçirdi. Yirmi yaşındayken hükümdar öldü. Bunun üzerine Buhara’dan ayrıldı ve Harzem’e gitti. Diğer bir büyük İs­lam âlimi olan Biruni ile çalıştı. Ancak burada fazla kalamadı ve sonunda Hemedan’a gelerek çalışmalarını burada sürdürdü.

Hayatını kaybettiğinde elli yedi yaşındaydı ve geride çoğu kendi sağlığında Almanca ve Latinceye çevrilmiş yüz elliden fazla eser bırakmış, antik Yunan’ın felsefe ve düşüncesini Batıya yeniden tanıtan filozof olarak kayıtlara geçmişti.

Geometride Oklid geometrisi üzerine çalışan; mantık, fıkıh, rıp, fizik alanlarında çalışmalarda bulunan İbn-i Sina, Fara- bi’nin aracılığıyla Aristo felsefesini de öğrendi.

Sahip olduğu derin ilmini felsefe, matematik, astronomi, fi­zik, kimya ve tıp gibi alanlarda yoğunlaştıran bu büyük âlim, matematiksel terimlerin tanımları üzerine çalışmalarda bulun­du. Astroloji ve kimyaya fazla ilgi göstermemesine rağmen as­tronomi alanında hassas gözlemler yapmıştı. Dönüşüm Kuramı’nın (metallerin birbirlerine dönüşebilirliği) doğruluğunu deney­lerle kanıtlamaya çalıştı ve sonuçta yanlış olduğu hükmüne vardı. Her elementin sadece kendine özgü niteliklere sahip olduğunu ve daha değersiz metallerden altın ve gümüş gibi daha değerli me­tallerin elde edilmesinin mümkün olmadığını savundu.

Mekanik alanında yaptığı çalışmalarda, Aristoteles’in, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki etkileşim ortadan kalktığında, cismin hava sayesinde hareket ettiğini öngören dü­şüncesini eleştirdi. Yaptığı deneylerle hava ile rüzgârın güçleri­ni karşılaştıran İbn-i Sina, Aristoteles’in haklı olabilmesi için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla olması ge­rektiği sonucuna ulaştı. Bir nesneye belirli bir kuvvet uygulan­dıktan sonra, kuvvet ortadan kalksa bile nesneyi hala hareket ettiren şeyin, ’kasri meyil’ diye tanımladığı güdümlenmiş eğim (nesneye kazandırılan hareket etme isteği) olduğunu öne sürdü. Bu isteğin de bir kez kazanıldıktan sonra bir daha kaybolmayacağı­nı savundu. Nesnelerin özelliklerine göre kazandıkları güdüm­lenmiş eğimlerin de değişik olacağını ileri sürdü.

Her ne kadar birçok alanda çalışmış olsa da asıl uzmanlık ala­nı tıp olan İbn-i Sina, bu konuda birçok eser yazdı. Diğer bir de­yişle, dehası doktorluğundaydı. Öyle ki, çok uzun bir süre Batı dünyasında ’Hakim-i Tıb’ (Hekimlerin Hakimi) kabul edilmiştir. Yazdığı eserler arasında en dikkat çekeni, kalp ve damar sistemi ile ilgili kaleme aldığı çalışmasıydı. En ünlü ve adıyla özdeşleşen ve beş bölümden oluşan eseri ’Kanun’ (Al-Qanun fi’l-tibb) 19. yüzyıl başlarına kadar dünyanın birçok yerinde ders kitabı ola­rak okutulmuş, tamamen deneylere dayanması açısından olduk­ça önemli bir kaynak olarak kabul edilmişti. Latinceye çevrilen bu eser, Orta Çağ’da dört yüz yıl boyunca, Batı üniversitelerin­de ders kitabı olarak okutulmuştu.

Ansiklopedi tarzında kaleme aldığı bu en ünlü eserinde sırasıy­la anatomi ve koruyucu hekimliği, basit ilaçları, patolojiyi, ilaç­larla ve cerrâhî yöntemlerle tedaviyi ve çeşitli ilaç terkiplerini an­latıyordu. Kitabında bazı hastalıkların bulaşmasında ve yayılma­sında gözle görülmeyen birtakım varlıkların etkisi olabileceğini öne sürerek, bugün mikrop olarak bilinen canlı hakkındaki ilk tespiti gerçekleştirmişti. Mikroskobun henüz bilinmediği bir za­manda, bazı hastalıkların bulaşmasında gözle görülmeyen varlık­ların etkisi olduğunu açıklaması o zaman için çok ilginç karşılan­mıştı. Günümüzde de son derece önemli sayılan tıp ahlakı konu­sunda da (deontoloji) çok temel ilkeleri, ilk kez o dile getirmişti.

Kendisi de bir cerrah olduğu halde, cerrahiye her zaman için son çare olarak başvurulmasını, önemsiz hastalıklar için ilaç ve­rilmemesini öğütlemişti. Tıpta en önemli şeyin doğru teşhis ol­duğunu, teşhisin doğru yapılabilmesi için de hastanın gerektiği ölçüde ve hassasiyette gözlem altında tutulması gerektiğini vur­gulamıştı. Bugün halen Paris Tıp Fakültesi’nin büyük konferans salonunda Ibn-i Sina’nın portresi yer alır. Ayrıca Ingolstadt Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki en büyük amfiye de Batı’da anıldığı şekliyle Avicenna ismi verilmiştir. Aynı fakültenin doktora yönetmeliğine göre sınavda İbn-i Sina’dan bir soru so­rulması zorunludur.

Bu büyük tıp dehası ”İlmi tıbbı iki satırda topluyorum.” diyerek şu ünlü vecizesini dile getirmişti: “Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin zaman az ye, yedikten sonra beş saat daha hiçbir şey yeme. Midenin üçte birini havaya, üçte birini suya, üçte birini de yemeğe ayır.” Bu tavsiyesi, günümüzde de geçerliliğini korumakta.

Felsefe ile de yakından ilgilenen ve aynı zamanda bir filozof da olan alim, bilimleri madde ve biçim bakımından üçe ayırıyordu: Doğa bilimleri ya da aşağı bilimler (El llm’ül-Esfel); Maddesin­den ayrılmamış biçimlerin bilimi,

Metafizik (Mabad’üt-Tabia); Mantık ya da yüksek bilimler maddesinden ayrılan biçimlerin bilimleri,

Matematik ya da orta bilimler (El llm’ül-Evsat); Ancak insanın zihninde maddesinden ayrılabilen, bazen maddesiyle birlikte, bazen ayrı olan biçimlerin bilimi.

Hayatı boyunca dört yüz elli civarında eser kaleme alan İbn-i Sina’dan geriye, tıp ve felsefe üzerine yazdıkları olmak üzere, iki yüz elli eseri kalmıştı. Kitaplarının hepsi başta Latince olmak üzere birçok dile çevrilmiş olan alimimizin başlıca eserleri ise şöyleydi;

Kitab ul’Necat (Kurtuluş Kitabı)

Risale Fi-îlm’ül-Ahlak, (Ahlak Konusunda Kitapçık)

İşarat ve’l-Tembihat, (Belirtiler ve Uyarılar)

Kitab’üş-Şifa (Şifa Kitabı)

Kitab’üş-Şifa adlı eserini bir felsefe ansiklopedisi şeklinde ka­leme alan İbn-i Sina, Kitâbü’l-lnsâf da ise Aristo felsefesine yeni açılımlar getiriyordu. İlmi araştırmalarının yanı sıra şiir de yazan İbn-i Sina, diğer kitaplarını ağırlıklı olarak Arapça yazmasına karşın şiirlerinin çoğunu Türkçe yazmıştı.

On sekiz ciltlik Kitab‘üş’Şifâ’da tıptan ziyade matematik, fi­zik, metafizik, teoloji, ekonomi, siyaset ve musiki konularını in­celemiş, aynı kitapta dağların oluşumu ile ilgili orijinal saptama­larda bulunmuştu.

İbn-i Sina’nın aynı zamanda matematik, fizik, kimya ve as­tronomi alanında da çalışmalar yaptığını biliyoruz. Öyle ki yerin çapını ve boylamlarını hesaplaması sırasında ulaştığı değerler, bugünki modern astronomide kullanılan değerlere çok yakındı. Kimya alanında da geniş çaplı araştırmalar yapmış olmasına ve çalışmaları zamanında çok değer görmesine rağmen İbn-i Sina, astrolojiye hiç itibar etmemiş olmasıyla da dikkat çeker.

Hayatının son on dört yılını İsfahan’da geçirmiş ve dönemin hükümdarı Alau’-Devle’den ve saray çevresinden büyük saygı görmüştü. Hükümdara eşlik ettiği bir sefer sırasında hastalanın­ca, her ne kadar kendi kendini tedavi etmeye çalışsa da, Tıbbın Hakimi, bağırsaklarındaki kolik sancılara ve aşırı bitkinliğe da­ha fazla dayanamayıp 21 Haziran 1037′de Hemedan’da bu dün­yayı terk etmişti. Geride onlarca insanın hayatını dolduracak kadar bilimsel bir külliyat bırakarak…

Notlar

Tam adı Ebu’l-Ali el-Hüseyin b. Abdullah İbn Sina’dır.

Buhara yakınlarında Hormisen’de doğdu, 21 Haziran 1037′de Hemedan’da mide hastalığından öldü.

Aristotelesçi felsefe anlayışını islam düşüncesine göre yo­rumlayarak, yaymaya çalıştı. Akılcı yöntemin gelişmesine katkı sağladı.

El Kanun Fi’t-Tıb kitabında hastalıkların bulaşmasında ve yayılmasında gözle görülmeyen birtakım varlıkların etkisi olabileceğini öne sürerek, mikroskobun bulunmasından asır­lar önce mikrobun varlığından bahsetti.

Buharla damıtmayı ilk kez o kullandığı için, Aromatera- pi’nin de babası olarak kabul edilir.

Kanun isimli kitabı, 19. yüzyıla kadar Avrupa’daki tıp fakül­telerinde başucu kitabı oldu.

Hayatına ilişkin en önemli bilgiler, ölümüne kadar yanından hiç ayrılmayan öğrencisi El-Cuzcani’nin, hocasının hayatı hakkında kaleme aldığı kitaptan elde edilmişti.

Hava sıcaklığını ölçmek için deneylerinde hava termometre­sini kullanan ilk isim olmuş, gök kuşağının oluşması ile ilgi­li doğruya yakın çıkarımlarda bulunmuş ve aynı zamanda ışık hızı ile ilgili şaşırtıcı tespitler yapmıştı.

Çok az uyur, her fırsatta okurdu. Öyle ki at üstündeyken bi­le yazmaya devam ettiği söylenirdi.

Uğradığı bir iftira üzerine kapatıldığı Ferdecan Kalesi’nde de boş durmamış ve üç eser kaleme almıştı.

Alıntı: http://maveraunnehir.com/ibn-i-sina.html

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir