ERDOĞAN, İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞININ LİDERİDİR

ERDOĞAN, İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞININ LİDERİDİR
Malum, İslam dünyasının her bölgesinde (ülkesinde) birinci kurtuluş savaşları cephede kazanıldı fakat masada çalındı. Kanla kazandığımız savaşları, mürekkeple kaybettik. Türkiye’de, birinci cihan harbinde ve kurtuluş savaşında kendilerine karşı savaştığımız ülkelere, savaşın akabinde teslim olduk, onların kültürünü, hukukunu, ahlakını ila ahir aldık. Fransız hukukunu tatbik edeceksek neden savaştık ve can verdik? Fransız hukukunu en iyi Fransızlar tatbik etmezler miydi? Bir milyon şehide mal olan Cezayir Kurtuluş Savaşı bittiğinde, Batılılaşmış kadrolar (aynı Türkiye’de olduğu gibi) devleti ele geçirdi ve Fransa’nın işgal dönemlerinde tatbik edemediği hukuklarını tatbik etti, yayamadıkları kültürünü yaydı. Uzun söz ne hacet, birinci kurtuluş savaşlarımız çalındı, kendilerine karşı savaştıklarımızın, işgal dönemlerinde yapamadıkları, yerli işbirlikçileri tarafından daha derin ve şiddetli şekilde yapıldı.
Şimdi tüm İslam ülkelerinde ikinci kurtuluş savaşları başladı. Birinde siyasi mücadele, birinde askeri savaş, birinde iktidarı muhafaza çabası ila ahir… Her ülke kendi şartlarına göre ağır bir savaş veriyor.
Tüm İslam ülkelerinin içeriden ve dışarıdan zapt altında olduğu, kalbine ve zihnine kadar işgal edildiği, devlet müesseselerinin en mahremine bile batının ve İsrail’in nüfuz ettiği bir devirde ikinci kurtuluş savaşlarını başlatmak ve başarmak fevkalade zordur. İslam ülkelerinin hiçbirinin kendi başkentinden idare edilemediği, kararlarını kendi başkentinde alacak kadar bağımsızlaşamadığı bir vasatta, bir ülkedeki İslami hareketin başka bir İslam ülkesindeki devlet ve hükümet tarafından desteklenmesi tabii ki muhaldir. İslam ülkelerinin tamamının batılı güçler tarafından idare edildiği, içerideki batıcıların dışarıdaki batıdan daha şedit şekilde İslam düşmanı olduğu bir çağda, ikinci kurtuluş savaşlarının çok ince bir stratejiyle yürütülmesi lüzumu açıktı.
Bütün bunlar, Akparti iktidarının ilk yıllarında, içeride güçlenene kadar batıyla birlikte çalışmasını izah ediyor. Cepheden saldıracak güce ulaşmadan birlikleri savaş alanına sürmek, onları imha etmekti. Aynı şekilde Fethullah Gülen ve cemaatinin de, belli bir güce ulaşana kadar sessiz sedasız (büyük siyasi iddiaları dillendirmeden) çalışması doğruydu. Akparti içeride yeterince güçlenince, Kemalist rejimin yerleşik merkezlerini imha edince batıdan ayrışmaya, kendi istikametini çizmeye başladı. Tevafuk o ki, Akparti ve Erdoğan batıdan ayrışmaya başladığında Arap baharıyla birlikte Müslümanlar Arap ülkelerinde iktidara gelmeye başladılar. Akparti güçlü bir hükümet kurarak Türkiye’yi ümmetin karargahı haline getirmeye başladı, diğer İslam ülkelerindeki İslami hareketlere, lojistik, diplomatik, siyasi ve mali destek verecek noktaya geldi.
Akparti ve Erdoğan’ın İslam ülkelerindeki halk isyanlarına ve İslami hareket ve hükümetlere, batıya rağmen destek vermesi, istikametinin ne olduğunu gösteren açık bir delildi. Bu delili bazı Müslümanlara bir türlü anlamasalar da, batı, doğu, kuzey, güney olmak üzere tüm dünya devletleri anladı. Anladı ve Türkiye’yi ablukaya aldı.
Bu nokta tam bir turnusol kağıdıdır. Mısır’da İhvan hareketi turnusol kağıdıdır, İhvandan yana olanlar Müslümanlardan yana oldular, darbecilerden yana olanlar batıdan yana oldular. Suriye’de halk ayaklanması turnusol kağıdı oldu, muhalefetin yanında olanlar Müslümanların yanında oldular, Esed’in yanında olanlar batının ve ümmetin kadim fitnesi olan Şia’nın yanında oldular. Mavi Marmara eylemi turnusol kağıdı oldu, Mavi Marmara’nın yanında olanlar Müslümanların yanında oldular, İsrail’in yanında olanlar kafirlerin destekçisi oldular.
Çok kısa süre içinde o kadar çok imtihanla karşılaştık ki, Müslümanlarla kafirler arasındaki cepheler netleşti, Müslümanların arasında da samimiyet ve feraset tasnifi tabii seyrinde ortaya çıktı. Akparti hükümeti ve Tayyip Erdoğan, son birkaç yılda yaşadığımız büyük imtihanların tamamında ağır bedeller ödeme pahasına, tereddütsüz şekilde ve cesaretle Müslümanların yanında yer aldı. Kısa süre dünyadaki tüm Müslümanlar açık ve net şekilde imtihandan geçti ve herkesin safı ve cephesi belli oldu. Bu kadar kısa sürede, bu kadar yoğunlaştırılmış tecrübeye rağmen, kimin hedefinin ve istikametinin ne olduğu sorusu cevaplanamamış olamaz. Bu sorunun cevabı müphem kalamaz. Hala bu soruyu cevaplayacak kadar bilgi, fikir ve tecrübe sahibi olmadığını söyleyecek bir Müslüman bulunamaz.
Bu tecrübeler açıkça gösterdi ki Tayyip Erdoğan ikinci kurtuluş savaşının kumandanı, Fethullah Gülen ise ikinci Lawrence’idir.
*
Artık açık şekilde görülmüş ve anlaşılmış olmalı ki Akparti, ikinci kurtuluş savaşlarının merkez teşkilatıdır. Tüm birimler ve birlikler, muharip kuvvet veya geri hizmet olmak üzere, bu merkez etrafında saf tutmalıdır. Sivil, resmi, siyasi, idari, iktisadi, içtimai, ilmi, fikri her sahadaki birlikler, ana karargaha bağlı şekilde halkalanmalı, yeknesak şekilde hareket etmeli, insicamı bozmamalıdır.
Akparti veya Erdoğan’ın yanlış ve hata yapması tabii ki mümkündür ama unutulmamalıdır ki kritik dönemlerde emre itaatsizlik edilmez, emir tartışılmaz. Normal zamanlarda, vakit bolken yapılan tartışmalar, zor zamanlarda lükstür, lüzumsuzdur. Kumandan, sevk ve idare için birçok plan yapar, bu planların bir kısmı bilinir bir kısmı bilinmez, o kadar ki yanındaki birinci halkanın bile bilemeyeceği planlar olabilir. Bu gün, emre itaat günüdür, emirleri tartışmayı erteleme zamanıdır.
Müslüman, hem idare edebilen hem de idare edilebilen insandır. Teşkilat, idare edebilenlerle idare edilebilenlerin toplamıyla kurulabilir. İdare edebilmenin maharet olduğunu sürekli konuşuyoruz ama “idare edilebilirlik” vasfını hiç konuşmuyoruz. İdare edilebilir bir kadro ve cemiyet olmadan, idare etme mahareti zirvede olan bir şahsiyet bile neticeye ulaşamaz. Kumandandaki sevk ve idare mahareti, askerde aynı derecede sevk ve idare edilebilirlik vasfına ihtiyaç duyar.
İlmi ve fikri münakaşalar, hazarda (sulh zamanında) vaki ve lüzumludur. Savaş başladığında, fikir değil “emir” mevcuttur, tartışılacak olan fikirdir, emir değil. Emir, tartışılması gereken değil, itaat edilmesi gereken fikirdir.
Çok kötü ve kirli bir savaştayız. Müslümanlara savaş açan cephenin ön safında, Müslümanlardan müteşekkil keskin nişancılar var. Müslümanlara saldıranların içinde (hem de ön safında) Müslümanların olması, ilk bakışta meselenin tartışılması gerektiği zannını uyandırıyor. Fakat o kadar kritik bir dönemdeyiz ki, ikinci kurtuluş savaşı da çalınmak üzeredir. Bu defa, birinci kurtuluş savaşındaki gibi kumanda heyetinden tereddüdümüz yok, öyleyse zaman itiraz ve tartışma zamanı değil, emre itaat ve gayret zamanıdır.
*
Birinci kurtuluş savaşını hatırlayın. İstanbul, Hilafet merkezi işgal edilmişti, tüm dünya Müslümanları, kendi ülkelerindeki işgali unutmuş buraya bakıyorlardı. Hepsi burası için dua ediyor, hepsi burası için yardım topluyordu. Biliyorlardı ki, Hilafet merkezi ve Halife kurtulursa, bir şekilde kendilerini kurtaracaktı, zaman alacaktı belki ama kendileriyle ilgilenecek bir karargahları olacaktı. Hilafet merkezini kurtarmak için başlayan istiklal savaşımız çalındığı için, bir asırdır ümmet ile ilgilenen bir karargah yok.
Yine aynı durumdayız. Mısır’da, askeri darbe altında ezilen Müslümanlar, hiç tereddüdünüz olmasın ki, Türkiye’ye yönelik operasyona üzülüyor, buradaki savaşı takip ediyor, “karargahın” düşmemesi için dua ediyor. Burası düşerse Mısır kurtulamaz, kurtulduğunda bile kurtulmuş olamaz. Kalp (karargah) çalışmazsa, el ne yapsın, ayak ne yapsın, ciğer ne yapsın…
Gün saf tutmak, safları sıklaştırmak, emirlere itaat etmek günüdür. Unutmayın, çok merhametsiz bir savaşın içine çekiliyoruz, Fethullah Gülen’in gözyaşlarına bakmayın, o gözlerin Müslümanlar için ağladığına şahit olan yok.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir