ERDOĞAN’A SUİKAST MESELESİ…

ERDOĞAN’A SUİKAST MESELESİ…
Haçlı seferi başladı sanki… İlk defa haçlı ordularının Müslüman tetikçileri var. Çok zorlu bir savaş şartlarında yaşıyoruz. Hava puslu, ağır ve gergin… Zihni emniyet alanları çöküyor, istikamet tayini zorlaşıyor. Cepheler karşı cepheyi unuttu, aynı cephedeki mevziler birbirine kurşun sıkıyor. Cephe kendi içinde çatışmaya başlayınca, karşı cepheden yardım isteniyor, bir anda her mevzii etrafı çevrilmiş gibi hissediyor.
Çok şükür ki, İslami gurupların tamamı bir araya geldi ve bir “beyanname” yayınladı. Milli İrade Platformu imzasıyla yayınlanan o beyanname, Osmanlıdan sonra Türkiye Müslümanlarının yaptığı en muhteşem işti. Beyanname, mevzileri birleştirdi, istikamet tayin etti, safları netleştirdi, hezeyanların yerine akl-ı selimi ikame etti. Yapılması gereken yapılmıştı, istikamet belli olmuştu, her Müslümanın kutup yıldızı gibi görerek kendi güzergahını tayin edeceği bir tavırdı o. O beyannameyi umursaması ve ondan ders alması gereken, o beyannamenin arkasındaki imzalara dikkat etmesi gereken Fethullah Gülen ve cemaati, tam aksini yaptı, beyannameyi umursamadı hatta Zaman Gazetesinde aleyhine yazılar yayınlattı.
Beyanname yayınlandığında ümitlenmiştik, çünkü Müslümanların ittifakı ve istikameti belli olmuştu. Bu beyanname heyecan katsayısını düşürür, çatışma dilini iptal ve husumetleri hoşgörüye tahvil eder diye ümitlenmekte haksız mıydık? Haksızmışız, ümidimiz boşa çıktı, Fethullah Gülen ve cemaati, husumetlerinin sadece Akparti olmadığını, ittifak etmiş Müslümanların tamamı olduğunu, umursamayan, utanmayan, korkmayan bir eda ile ortaya koydu. Bu hali gördüğümüzde dehşete düştük…
Dershane tartışmaları sırasında yayınlanan “beyanname”, meseleyi Fethullah Gülen ve cemaati için halledemediği gibi, cemaatin pusuya yatmış tetikçileri bir müddet sonra dışarda planlanmış operasyonun Türkiye’deki taşeronluğunu üstlendiler. Cemaatin ileri gelenleri, Akparti hükümetiyle ayrışmalarının başlangıcının Mavi Marmara hadisesi olduğunu cüretkar bir şekilde açıklamaya başladılar. Anladık ki, başlattıkları ahlaksızca savaşta, Müslümanların desteğini umursamıyorlar, Hükümetle Mavi Marmara hadisesinden dolayı ayrıştıklarını söylerken, savaşın ortasında, Yahudi dostlarını ve Siyonist müttefiklerini kaybetmemek, onlardan daha fazla destek almak niyetindeler. Müslümanlara karşı savaş açtıklarını bildikleri için, Müslümanlardan destek görme ümidini tamamen kaybetmiş olmalılar ki, Yahudi müttefiklerini sağlama almak derdine düştüler.
Milli İrada Platformunun yayınladığı beyanname milattır. Ondan önceki tartışmaları ve çatışmaları bir şekilde (mesela iyi niyetli bakıldığında) fikir ve usul farklılığı olarak anlamak mümkündü. Beyanname yayınlandıktan sonra mesele vuzuha kavuştu. O kadar vuzuha kavuştu ki, cemaat kendi mevziinin Yahudiler (İsrail) ve Hıristiyanlar (mesela ABD) yanında olduğunu sarahatle beyan etti. Artık biliyoruz ki, Müslümanlara karşı ilan edilmiş ve icraatı başlamış bir savaşla karşı karşıyayız.
Müslümanlara karşı bir savaş açıldı, bu savaşı kimin açtığının önemi yok. Savaş açanların içinde Müslümanların da olması, “Müslümanlara karşı savaş açılmış olması gerçeğini” değiştirmez. Hatta bu savaşı, görüntüde sadece Fethullah Gülen cemaatinin açmış olması da meselenin teşhisini etkilemez. Bu savaşın arkasında dev bir ittifak ağının olduğunu görmemek, değil Müslüman ferasetiyle, ateist aklıyla bile mümkün değil… Müslümanlara karşı açılmış savaşta, Müslümanların tavrı ve tarafı, tevile ve teşrihe ihtiyaç duymayacak kadar açık ve nettir, böyle olmalıdır.
*
Bir cenahını Yahudi ve Evangelist Hıristiyanların, bir cenahını da Anglo-Sakson (İngiltere-ABD) ittifakının oluşturduğu küresel çete, Türkiye’deki ideolojik müttefikleriyle Akparti ve Erdoğan’ı yok etmek için çok uğraştı ama bugüne kadar başarılı olamadı. Türkiye’deki Batılılaşmış ideolojik ortaklarının zayıflamasıyla birlikte yeni operasyon birimleri kurmak ve yeni müttefikler edinmek için harekete geçti. Yeni müttefikler bulamamış olmalılar ki, “uykuda” beklettikleri Fethullah Gülen ve cemaatini cepheye sürdüler. Bu günden geriye doğru bakınca anlaşılıyor ki Cemaat, küresel çetenin “son hamle” için uykuda tuttuğu yedek kuvvetti. Cemaati cepheye sürmüş olması, cemaatin de tetikçiliği gönüllü kabul etmesi, Türkiye’nin ve başında bulunan hükümetin, bağımsızlaşma sürecindeki son viraja geldiğini gösteriyor.
Türkiye batıdan bağımsızlaşma ve kendi tarihi ve tabii (İslami) istikametini bulma-üstlenme sürecinin sonuna geldiyse, yani bu teşhis doğruysa, “nihai hesaplaşmanın” eşiğindeyiz demektir. Tarih laboratuvarı dikkate alındığında görülecektir ki, “nihai hesaplaşmalar” çok şiddetli olur. Tüm alametler “nihai hesaplaşmanın” başladığını gösteriyor, bunu bilmekte, tedbirleri buna göre almakta azami fayda var.
Nihai hesaplaşma teşhisinin doğru olmama ihtimali var mıdır? Mümkün… Bu teşhis yanlış olsa bile yine de bu teşhisin gereklerini yapmak zarar değil fayda getirir. Zira nihai hesaplaşma bu gün için başlamamış olsa bile, yakın gelecekte başlayacaktır. Batının, Türkiye’yi güçlenme ve İslam dünyasında merkezi bir vazife üstlenme sürecinde kendi haline bırakacağını düşünmek saflık olur. Türkiye’nin, hızlı şekilde ve akl-ı selim ile “nihai hesaplamaya” hazırlanması şarttır. Bu süreç bugün başlamadıysa, yarın mutlaka başlayacaktır.
Batının, Hilafet merkezi olan Türkiye’yi, yalnız başına ayakta kalacak ve İslam dünyasının haklarını koruyacak kadar güçlenmesini isteyeceğini, buna müsaade edeceğini beklemek mümkün değil. Kendi tabii ve tarihi mecrasına yönelen bir Türkiye, istese de istemese de nihai hesaplaşmanın eşiğine gelecektir. Batının hızla çökmeye başladığı, kendi dertleriyle ilgilenmekten dünya ile ilgilenmeye çok az zaman ve kaynak ayırabildiği bir dönemdeyiz. Dünya ve ülkemizin şartları, Türkiye’nin kendi istikametini kendinin tayin edebilmesi, ülkenin kendi başkentinden idare edilebilmesi için son iki asırdır böyle bir fırsat elimize geçmemişti. “Son hamle” veya “nihai hesaplaşma” biraz da bu şartlarla ilgilidir.
Küresel çete, bir taraftan kendi çöküşü diğer taraftan Türkiye içindeki tabii (ideolojik) müttefiklerinin tasfiyesi sebebiyle son savaşını veriyor. “Uyuyan hücrelerini” ifşa etmek gibi stratejik bir karar almasının sebebi, başka çaresinin kalmadığını gösteriyor.
Batı kendi dertleriyle ilgilenmek zorunda olduğu bugün, Türkiye’deki nihai hesaplaşmayı cemaat eliyle yürütüyor. Cemaat eliyle yürütmesi batı için birçok açıdan faydalıdır. Kendi müttefiki olan cemaatin kayıplarını kendi kayıpları olarak görmeyecektir, bu zaviyeden bakıldığında batı, Türkiye ile nihai hesaplaşmasını bir damla kan akıtmadan, bir kuruş mali kaynak kullanmadan yürütmüş olacaktır. Böyle bir projeksiyon, batı için her ihtimalde kazançtır, çünkü iki tarafın kayıpları da kendi kar hanesine yazılacaktır.
*
Cemaat ile Müslümanlar arasındaki kavga, bir iç çatışma görüntüsü veriyor. İç çatışmada ölenler kahraman olamazlar. Kahramanlık, düşman karşısındaki yiğitlikten doğar. İşte kritik nokta burasıdır.
Tayyip Erdoğan’da tecessüm eden şahsiyet ve o şahsiyette temsil edilen kıymet, Türkiye’de ve İslam dünyasında müthiş bir ruh oluşturdu. Batıya “hayır” diyebilen, bunu donkişotça değil, dikkatli bir hesapla ama cesaretle yapan Erdoğan, İslam dünyasında, “imkansız” kabul edilen bir çok işin “mümkün” olduğunu göstermiştir. Batıya karşı “hayır” diyebilen ama buna rağmen ayakta kalabilen, çünkü batıya hayır derken kendi kaynaklarını oluşturmayı, batıya muhtaç olmamayı başaran bir liderin ümmete üflediği ruh, milyonluk ordulardan çok daha güçlü bir enerji kaynağını harekete geçirdi. Tayyip Erdoğan’ın, başına karargah kurup üzerindeki hafriyatı temizlediği o sınırsız güç membaı, batı için pandoranın kutusudur, bir defa açılırsa bir daha kapanmaz ve karşı konulamaz.
O memba çağıldayarak akıyor, batı, o membaın Nil kolunu budamak için Mısır’da darbe yaptırdı, onlarca yıldır Fırat kolunu bulandırmak için PKK’yı kullanıyor ila ahir… Fakat esas mesele membaın kapanmasıdır, eğer memba açıksa ve çağlıyorsa oradan fışkıran su bir şekilde yolunu bulur.
Öyleyse Tayyip Erdoğan için suikast zamanı geldi. Membaın başına karargah kurup onu muhafazaya alan Erdoğan, cemaat-hükümet çatışması gibi bir “iç savaşta” kahramanlaştırmadan öldürülmelidir. Tayyip Erdoğan, Türkiye’deki Kemalist yapıya ve batıcılara karşı mücadele verirken öldürülseydi kahraman olacaktı, onun kahramanlığıyla Akparti onlarca yıl daha bu ülkede iktidarda kalacaktı. Ama şimdi kirli bir iç savaşta, iktidar kavgasında, yolsuzluk ve benzeri operasyonlarla karizması çizilmiş(!) bir vasatta öldürülürse, hem kahraman olmayacak hem de batıya dönük bir öfke patlaması yaşanmayacak.
Erdoğan suikastı için tüm şartların hazır olduğunu düşünürken yanılıyor muyuz? Duamız o ki yanılıyor olalım. Fakat şartların toplamına baktığımızda gördüğümüz bu gerçek, Tayyip Erdoğan’ın yaşarken kahramanlaştırılması zaruretine işaret ediyor. Erdoğan’ı, bu dönemde suikasttan korumanın en etkili tedbiri, onu yaşarken kahramanlaştırmaktır, yaşarken kahramanlaşırsa, muz kabuğuna basarak ömrünü tamamlasa bile inşa ettiği müktesebat ümmeti dinç ve diri tutmaya devam edecektir.
*
Cemaatin Erdoğan’a suikast düzenleyeceğini iddia etmiyoruz. Erdoğan’a suikast için uygun şartların oluştuğunu söylemeye çalışıyoruz. Suikastı cemaat veya cemaat ile Türkiyeli Müslümanları birbirine düşürmek için pusuda bekleyen herhangi bir iç veya dış mahfil yapabilir. Suikast şartlarının oluşmasında cemaatin katkısı dehşete düşürecek kadar fazla olduğu için, suikastı kim yaparsa yapsın, en fazla ikinci sorumlusu cemaattir.
Bu gün, Erdoğan’a bir suikast gerçekleşirse, tabanda biriken öfkeyi dikkate alarak söylüyorum ki, cemaat üyelerinin evlerinin bile basılacağından ve dehşet bir kaosun hakim olacağından korkuyorum. Cemaat ahlaksızca savaşını sürdürmekte kararlı görünüyor, dinlemeyene nasihat vermek kabil olmadığı için “yapmayın” demek faydasız. Ama Erdoğan’a suikast meselesinde cemaat teyakkuzda olmalı, kendileri dışında birilerinin suikast planlarını bile engellemelidir. İçinde yaşadığımız şartlar manzumesi o kadar garip ki, cemaat, Erdoğan’ı en sevmediği hatta ona karşı ahlaksız bir savaş yürüttüğü bir dönemde onun can güvenliğini sağlamak zorundadır. Aksi vuku bulur da, Erdoğan’a (Allah muhafaza) bir suikast yapılırsa, cemaatin Türkiye’de tek mensubunun bile yaşama şansı kalmaz. Bunu bir “tespit” olarak söylüyorum, tabanda biriken öfkenin patlaması halinde ne çapta hadiselerin yaşanabileceğini görerek ikaz ediyorum. İkaz ediyorum, çünkü öfke patlamalarını önlemek mümkün olmuyor, öfkenin patlamadan önce zapt altına alınmasından başka bir yol yok. Cemaat, anlarsa eğer, bu kirli savaşı başlattıkları günden bu yana, kendilerine yapılan en uygun tavsiye ve yardım budur.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir