ERKEK VE KADININ MÜSTAKİL ŞAHSİYET İDDİASI

ERKEK VE KADININ MÜSTAKİL ŞAHSİYET İDDİASI

(NOT:Bu yazı “Müslüman Şahsiyetin Yeniden İnşası” eserinden nakledilmiştir)

Kadın veya erkek, yalnız başına, “insan muhtevasını” taşıyamaz. Kadın veya erkek üzerinden insan tarifi yapılamaz. Kadın veya erkekten birisi, yalnız başına insanı temsil edemez.
Bu bahsi uzatmak aslında gerekmez çünkü çok açık bir delili var. Kadın veya erkek yalnız başına bir insan meydana getiremez. “İnsan”, kadın ve erkeğin en ileri noktadaki beraberliğinden meydana gelir. Yani kadın ve erkeğin terkip olması ile insan meydana geliyor. Öyleyse kadın ve erkekten birisi üzerinden “insan” tarifi yapamıyor ancak onların terkibe kavuşmuş haline “insan” diyoruz.
Kadın ve erkeğin terkibi üzerinden insan tarifi yapabiliyorsak, ayrı ayrı değil birlikte yaşamalarının(4) lüzumundan ve mecburiyetinden bahsediyoruz demektir. Birbirinden ayırmak, birbirine karşı müstakilleştirmek, insanı ikiye bölmektir. “Yarım insan” olabilir ama yarım insan, “insan yekunu” taşıyamaz, temsil edemez.
*

Batı düşünce ve kültürü, erkek ile kadını birbirinden ayırdı. Ferd tarifini, kadın ve erkek üzerinden ayrı ayrı yaptı. Oysa ferd, kadın veya erkek üzerinden değil, her ikisinin terkibinden oluşur. Kadın ve erkek birbirinden ayrıldığında ortaya ferd çıkmaz. Çünkü bunlar ferdin parçalarıdır. İki tane yarım insan çıkar ama asla ferd çıkmaz.
Kadın ile erkeğin birbirini cezbetmesindeki güç, parça-bütün münasebetinden kaynaklanır. Bir araya geldiğinde “bütün”ü oluşturur. Dolayısıyla kadın ile erkek arasındaki münasebet, zıtlık ilişkisi değil, parça bütün ilişkisidir.
Erkek ile kadını birbirinden ayırmak fiilen değil fikren mümkündür. Fiilen imkansız olanı fikren gerçekleştirmek, dehşetengiz bir yıkım meydana getirir.
Kadın ile erkek fikren birbirinden ayrıldığında, fiilen bir araya gelme mecburiyeti, “parça beraberlikler”, kısmi beraberlikler, muvakkat beraberlikler için altyapı oluşturur. Nikâhsız sevgili olmak, metres olmak, kısa süreli beraberlikler, saatlik beraberlikler, sadece cima için bir araya gelmeler vesaire… Bu durum hayatın devamına ve insanın tekâmülüne manidir. Tekâmülü kendine mevzu edinmeyen insan, hayatı, hayvan seviyesinde yaşamaya karar vermiş demektir ki, bizim konumuz değil.
Zina ve fuhşun sebeplerini bekarlıkta aramak, evlilikle meselenin çözüleceğini gösterir. Oysa günümüzde evlenmek zina ve fuhşu ortadan kaldırmamaktadır. Evli erkek ve kadınların zina yapması, sığ bir bakışla, evli kadın ile erkeğin aralarındaki bazı problemlere bağlanır. Hem tarafların arasındaki problemlerin hem de evli olmalarına rağmen zina yapmalarının sebepleri daha derindedir ve en mühim olanı da her ikisinin, birbirine karşı müstakil şahsiyet haline gelmesidir. Ayrı şahsiyetler haline geldikleri için anlaşamamakta ve bir takım problemler yaşamakta, yine aynı sebeple gayrimeşru münasebetlere yönelmektedirler. Gayrimeşru münasebetler, muvakkat beraberliklerdir, parça beraberliklerdir, kısmi beraberliklerdir. Muvakkat beraberliklerde kadın ile erkek “terkip” olamaz, zaten evli kadın ve erkeklerin gayrimeşru münasebete yönelmesinin sebebi de birbiriyle terkip olamamasıdır. Terkip olamayan kadın ve erkek, aile müessesesini ruhi temelde kuramamıştır, karı-koca terkip olamamışsa, nikahsız kadın ile erkeğin terkip olması muhaldir. Dolayısıyla muvakkat (kısmi) beraberlikler, hayvani münasebetlerdir. Zaten ruh yoksa yani hayatın ruhi altyapısı kurulamamışsa, geriye kalan hayvandır, bu sebeple hayvanların cinsi beraberliklerinin muvakkat olmasına (belli zamanlarda gerçekleşmesine) benzer bir iştiha ile hareket edilir. Erkek ile kadının terkip olmasının neticesi “insan” denilen varlığın zuhur etmesidir, terkip yoksa insan yoktur. Bu durumda kaçınılmaz olarak insan tabiat haritasının hayvani bölgesinde yaşanan bir hayattan bahsetmek gerekir.
*
Yarım insan, yarım hayat demektir, yarım insanın tam hayat yaşaması mümkün değil. Yarım hayat, hayatın yarısı manasına gelmez. Bir şeyin yarısı, o şeyin yarısının vazifesini görmez. Tekeri ikiye bölerseniz araba yarım da olsa yol almaz. Yarım teker, fonksiyonunu yerine getiremez.
Yarım insanın yaşayacağı yarım hayat, hayatın yarısı değil, tam insanın yaşayabileceği hayatın olsa olsa (mesela) yüzde biridir. Bu durum çok ağır bir trajedidir. Günümüzdeki hayatlar, yarım (yani eksik) hayat olarak şekillendiği için, insanlar tam hayatın ne olduğunu unuttu. Dolayısıyla yarım hayata mahkum hale geldi ve ufku bu sınırda durdu. Artık hayat dendiğinde anladığı, hayatın yüzde biri gibi bir şey…
Lakin tam hayat yaşama talebinden vazgeçemez insan. Hayatını tamamlamak veya hayatın tamamına kavuşmak için çırpınır. Çırpınması, karşı cinsle beraber olmaya matuftur. Birbirinden müstakilleşmiş kadın ve erkeğin diğeriyle beraber olması, birlik tesisi şeklinde değil, parantez içinde gerçekleşir. Fakat kısa beraberliklerden tatmin olmaz. Hem müstakilleşmek hem de beraber olmak arzusu, akılları ve hayatı savurur. Tuhaf tezahürlere sebep olur.
Kadın ile erkeğin cemiyette iç içe yaşaması talebi aslında birbirinden uzaklaşmış (müstakilleşmiş) iki cinsin, birbirini arayışıdır.
İki cinsin (kadın ve erkeğin) kalıcı müesseseler (aile) halinde bir araya gelememesi, terkip olamaması, cemiyet halinde bir araya gelme arzusuna dönüşür. Kadın ile erkeğin birbirine karşı cazibesi (çekim gücü), karşı konulamaz derecededir. Bu sebeple mutlaka beraber olurlar. Mesele, beraberliğin “doğru” ve “güzel” olmasıdır. Fikren birbirinden müstakilleşmiş erkek ile kadının fiilen “doğru” ve “güzel” beraberlikler kurması mümkün değildir. Ayrı da kalamadıkları için saçma sapan beraberlik formları üretmeye başlarlar.
Erkek ile kadın aile müessesesinde terkip edilemediği zaman, hem erkek hem de kadın eksiktir. Eksiklik, mütemadiyen eksik unsurun arayışını tahrik eder. Ailede terkip olamayan, eksikliğini gideremeyen erkek ve kadın, her ne kadar terkip olma imkanı olmasa da toplumda birlikte yaşamak zorunda kalır. Evli olmasına rağmen ulaşamadığı karşı cinsi, hayatın içinde ve sürekli gözünün önünde tutmak ister. Ruhen ulaşamadığına, bedenen ulaşabilme imkanını hazır halde tutar, caddede yürürken bile varlığını görmek, hissetmek ister. Ne var ki sürekli göz temasında olmak, ona ulaşma arzusunu azaltmaz, aksine artırır. O kadar yakınında olana ulaşamamak, dayanılır bir ıstırap değildir, bu zihni ve hissi çelişki, şahsiyet terkibini imkansız, ahlaklı davranışı muhal kılar. Elini uzattığında temas edecek kadar yakınındaki karşı cins, uzakta olmadığı için mefkure (aşk mevzuu) haline de gelemez. Hal böyle olunca, nefsin ve bedenin iştiyakı depreşir durur.
*
Bekar erkek ve kadınların hal ve hayatında mutlaka bir şeyler eksiktir. Şahsiyeti tamamlanmamış, hayatı ikmal edilmemiş, anlayışı kemale ermemiştir. Mutlaka bir yerlerinde hamlık var. Anlık temaslarda anlaşılmasa bile kısa vadeli münasebetlerde (uzun vadeli münasebetlere ihtiyaç duyulmadan) anlaşılır.
Hiç evlenmemiş erkek ve kadınlardaki eksiklik apaçık ortadadır. Gizleyemezler, saklayamazlar, rol yapamazlar. Bir yerlerinden sızar, dökülür ortaya… En bariz eksiklik, hamlıktır.
Erkek ve kadın birbiri için asli terkip unsurudur. Bu unsurların eksikliği asla doldurulamaz, yerlerine başka unsurlar ikame edilemez. Bu sebeple bekarlığın kemale mani olması mutlaktır.
Mesele cinsi ihtiyaçla izah edilemez. Cinsi ihtiyacını evlenmeden karşılayanlar da bekar durumdadırlar ve eksiktirler. Zaten bu sebepledir ki günümüzdeki evlilikler, kemale giden güzergahın ana menzillerinden birisi haline gelememekte, toplum (cemiyet değil) evli bekarlarla dolup taşmaktadır. Zaten günümüzün illeti, bekar evlilik ve evli bekarlıktır. Nikahsız beraberlikler bekar evlilik, evlenmesine rağmen terkip olamayanlar ise evli bekarlıktır.
Evlilik, insan terkibini inşa etmektir. İnsan terkibini inşa edemeyen evliler, erkek-kadın terkibini gerçekleştiremediği için aynı yatakta yatacak kadar yakın olmalarına rağmen aralarındaki mesafe aşılamayacak kadar uzaktır. Bu hal, çok yıpratıcı ve yıkıcıdır.
Birbirine karşı müstakil şahsiyet haline gelmiş erkek ile kadının evlenmesi, tam anlamıyla hür köleliktir. Çok derin bir çelişkidir, zira hukuk birbirine mecbur bırakmış, başka erkek ve kadınlarla birlikte olma imkanı kalmamış, bununla birlikte terkip de olamamışlardır. Hem birbirine karşı müstakil şahsiyet haline gelmiş hem de birbirine mecbur kılınmışlardır. Bu şartlarda evlilik, çok tahrip edicidir.
*
Aile olmak, dünyanın en zor işidir. Çünkü iki insanın ömür boyu beraber yaşaması nerdeyse imkansız. Aile de olduğu gibi tüm perdelerin kalktığı, tarafların en mahrem hallerine vakıf olduğu bir hayatın ömür boyu sürmesi fevkalade zordur. Bu manada evlilik, çok hususi bir terkip kıvamı ister.
Kadın ve erkek, aralarındaki doğru kıvamı bulup da birbirini tamamlayabilirse, zaten birbirinin parçası haline geleceği için ayrılmaları çok zor. Fakat doğru kıvamı bulamadıklarında birbirlerini tamamlayamazlar ki, kadın ve erkeğin birbirini tamamlayamaması, mıknatısın itici tarafları gibi etki etmelerine sebep olur. Bu durumda beraber kalmak imkansız hale gelir.
Doğru kıvam… Doğru terkip kıvamı… İki ayrı insan olmaktan kurtulup fakat iki ayrı cins olmayı muhafaza ederek tek insan haline gelebilmenin formülü… Bu formül maalesef ki tek denklemle oluşturulamıyor.
Üç denklem kurmak ve bu denklemlerden de nihai denklemi oluşturmak gerekir. Hukuk denklemi, ahlak denklemi, edep denklemi… Bu bakış açısı, İslam’a aittir. Günümüz dünyası bu bakış açısını kaybetti. Elinde kalan ise mizaç hususiyetleri (karakter özellikleri)… Her erkek veya kadın, farkında olsun veya olmasın, muhatabında uygun mizaç hususiyetleri arıyor. Anlamadıkları bahis, mizaç hususiyetleri ile terkip gerçekleşmez. Yeryüzünde ve insanlık tarihinde, sadece mizaç hususiyetleri ile birbirini tamamlayacak iki insan olmuş mudur bilinmez. Mizaç hususiyetlerinin böyle bir mahareti (veya özelliği) yok. Beraberlik formülleri ancak hukuk, ahlak ve edep çerçevelerinde bulunabilir, inşa edilebilir ve yaşanabilir.
Mizaç terkipleri, kadın ile erkeğin birlik kurmasına fırsat ve imkan verebilir belki. Milyarlarca insan arasında hangi kadın ile erkeğin mizacen birbirine uygun olduğunu (birbirini tamamladığını) bulmanın zorluğu ve hatta imkansızlığı bir tarafa, bulunsa bile başka bir problemden dolayı birliğin kurulması zordur. Çünkü insanda nefs (yani benlik) var…
İnsan benliğinin (nefsin) bir özelliği var. Bu özellik, tüm birlik teşebbüslerine manidir. İnsanın tüm eksikliklerine, tüm zafiyetlerine, tüm ihtiyaçlarına rağmen “benlik”, kendini “tam” zannetmesine sebep olur. Gözle görülmeyecek kadar küçük bir mikrobun insanı öldürdüğünü akıl bilir ve anlar. Bununla beraber insanın ne kadar aciz olduğunu da anlar. Fakat tüm bu bilgi, anlayış ve tecrübelere rağmen insan nefsi, “tamlık” iddiasından vazgeçmez. Tamlık iddiası, malum olduğu üzere ilahlık iddiasıdır.
Eksik olan bir varlığın “tamlık” iddiasında bulunması ve bu iddiasını kesintisiz devam ettirmesi, başka bir varlıkla terkip teşebbüsünü (ve talebini) ortadan kaldırır. Bu ihtiyacı ortadan kaldırmaz zira insan nefisten ibaret değildir. İnsandaki başka merkezler eksikliği bilir ve ihtiyaçların peşinden ayrılmaz ama nefs tamlık iddiası ile bu teşebbüsleri kesintili veya kesintisiz şekilde inkıtaa uğratır.(6) Nefs terbiye edilmemişse zihni evrenin hakimi haline gelir ki, bu durumda mesele tamamen çıkmaza girer.
Nefsin tamlık iddiası, kendisinden başka her şeyi (insanı ve eşyayı), malzeme derekesine indirir. Problemin ciddi kaynaklarından birisi burasıdır. Nefs, kendinden başka her şeyi dolgu malzemesi olarak kullanma temayülündedir. İnsan ile eşya arasında birlik kurulması mümkün olur mu? Nefs sadece kendisini “insan” diğer insanları ise obje olarak gördüğünde, iki insan arasında birlik kurmanın altyapısı temin edilebilir mi?
Mizaç hususiyetlerinde zaman zaman rastgelen denklik, hayatın uzunca bir müddet beraber yaşanmasını mümkün kılacak olsa dahi, nefs buna izin vermez.(7) Öyleyse kadın ile erkek arasındaki beraberliğin altyapısı, mizaç temelinde ve nefs merkezinde değil, ahlak temelinde ve kalp merkezinde (en azından akıl merkezinde) oluşturulmalıdır.
*
İslam, aileyi, üç seviye ve üç çerçevede (her konuda olduğu gibi) inşa eder. Hukuk çerçevesi, ahlak çerçevesi, edep çerçevesi… Birliğin merkezini ise, kalp veya akıl olarak tayin eder. Nefs ve mizacı ise yok saymaz, onlardan faydalanır. Fakat zapt altına alır ve onları merkez ve temel yapmaz.
Kadın ve erkek unsurları, makine parçası gibi birbirine eklendiğinde birliği (veya terkibi) oluşturmaz. Bu birliğin kurulabilmesi için harikulade mimari maharete ihtiyaç var. Harçsız bu iki unsurdan birlik inşa etmek mümkün değil… Harç yani hukuk, ahlak ve edep olmaksızın iki unsuru bir araya getirmek, iki “nefsi” ringde baş başa bırakmaktır.
*
Cimadaki lezzet, sadece bedeni bir haz değil aynı zamanda ruhi bir zevktir. Çünkü bu yolla yeni bir insan dünyaya gelmektedir. İnsanın meydana gelmesi, kainattaki en harikulade hadisedir.(5) Kadın ve erkeğin bir araya gelmesi ile meydana gelen insan, insanın en büyük eseridir. Bu kadar büyük bir eser vermek, o kadar büyük bir ruhi zevki meydana getirir. Ya da o kadar büyük bir ruhi zevk (ki aynı zamanda ruhi hamle) bu kadar büyük bir eserin sebebi olur.
Lakin…
Batı hayat tarzı, cimayı, “döllenme dışı cinsel birleşme” haline getirmiştir. İnsan meydana getirmeyi maksat edinmeyen cima, sadece nefsin ve bedenin arzusu ve hazzıdır. Bu durum, büyük bir yıkımdır. En hafif ifadesiyle, yüz bin grostonluk gemiyle bir buket çiçek taşımaya benzer. Faydasından fazla zararı olduğu anlaşılmalıdır. Hazzın derinliği, zararlarını anlamaya mani oluyor. Fakat bilinmelidir ki, akılsız ve ruhsuz nefisler için böyledir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir