ESKİ BİR RESME BAKARKEN

Aynadan yansıyıp tavana vuran güneş ışığı. Kolumda benden habersiz işleyen saatin tik-takları.
Bu denizsiz şehirde kulaklarımda vapur düdükleri. Sonra gözleri.. sonra gözleri, çekip gidenin.. terkedip gidenin.
Ne varsa yaşadığıma dair.
Ne varsa, ölümlü.

Her şey eski yerinde. Her şey yerli yerinde. Ben yatakta uzanmışım, boylu boyumca. Daha yaşım yirmi üç.. hayatı bitirmişim.
Saate bakmıyorum, sesini duyuyorum yalnızca. Kapalı gözlerime tavandan güneş vuruyor.
Şimdi ne vapur düdüğü, ne tren sesi. Yalnızca gidenin son sözleri. Çekip gidenin.. terkedip gidenin.
‘Sen daha iyisine layıksın.’ buna benzer bir şeyler.
‘Sen beni öyle çok sevdin ki…Sen ikimizin yerine de sevdin.Öyle ki, bu aşkta bana yer bırakmadın.
Bırakmadın ki ben de seveyim… Ben bu aşka yetmiyorum… Sen benden daha iyilerine layıksın.’ Buna benzer sözler.
Kelimeler böyle miydi,yoksa ben yeniden,yeni yerlere mi yerleştirdim onları. Halbuki bu kelimelerle -üzerinde birazcık oynansa- ne güzel şeyler söylenebilirdi. Yepyeni bir dünya kurulabilirdi sözleri eskitmeden. Yıkayıp arıtabilirdi hayatı.. şimdi her şeyi bulandıran.

Göz yaşlarım iniyor sonra,dağdan vadiye inen atlar gibi.
Gözlerim, yerçekimine karşı koyamayan iki bulut. Usulca kayıyor yanaklarımdan, ağzımla buluşuyor,tuzluyum.
Tuzluyum,’Hiçbir şeyin tadı-tuzu yok sensiz’ diye düşünürken.
Ne varsa sevdiğimize dair.
Ne varsa, ölümlü.

Aklıma takılıyor birden; ‘ böyle yaşamak mı,ölmek mi zor ?’ sorusu. Yaşamanın en kötü hallerini düşünüyorum; savaşta mesela, bir parçanı kaybetmişken mesela. Mesela üzerine çökmüş bir maden ocağında ölümü ya da kurtarmaya gelecekleri beklerken yaşamak. Ya da hücrede müebbet yaşamak. Ölümü, ölüm şekillerini düşünüyorum sonra. Hafiflik duygusu. Suda yüzen bir nilüfer gibi.. boşluk.. boş vermişlik. Kulağa hiç fena gelmiyor.
İntiharı denemeli belki, ucunda ölüm yok ya !

İronik bir durum bu, olsun, önemli olan ne ki?
Yatağın başucundaki komodinin çekmecesine uzanıyorum. İçinde bir yığın rast gele konulmuş, bir gün lazım olur belki diye iliştirilmiş ve hiçbir gün lazım olmayıp orada unutulmuş eşya. Bozuk bir saat, kopuk bir saat kayışı, muhtemelen birlikte gittiğimiz bir sinemanın biletleri, o çok sevdiğim, atmaya kıyamadığım kalın-açık mavi kartondan-tren biletleri, bitmiş piller, bir polaroid fotoğraf makinesi.. işte orada,biraz tozlanmış ta olsa hala işe yarar tabancam. ‘Orası İstanbul’ demişlerdi verirken, ‘yanında bulunsun,ne olur,ne olmaz…’ Buraya gelirken hala taşımışım. Bir gün gerekebilirdi, o gün geldi galiba.

Zaten bir çok şeyi bir gün lazım olur diye öğrenmiyor, yaşamıyor, saklamıyor muyduk ?

Tabancaya uzanıyorum mecalsizce.. resmine bakıyorum.. çekip gidenin.. yıkıp gidenin. Birkaç saniye sürüyor bakışmamız.

Elimdekini bırakıp fotoğraf makinesini alıyorum sonra. Yüzüme doğru çevirip deklanşöre basıyorum, tetik çeker gibi.

….

Fotoğrafta yüzüm kıpkırmızı çıkmış, gözlerim şişmiş ,dudaklarım ıslak…

Ömer Karayılan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir