EVİM GÖKKUBBE, AİLEMSE BÜTÜN İNSANLIK (EMİNE ÖZKÖSE)

EVİM GÖKKUBBE, AİLEMSE BÜTÜN İNSANLIK

Ilık bir sonbahar akşamı. Şehrin yoğun trafiğinden sıyrılıp kendimi eve zor atıyorum. Gecenin karanlığı, günün yorgunluğuyla birleşip üzerime öylece çöküvermiş. Yorgunum, huzursuzum. Kocaman evde yapayalnızım. Bir şeyler yemek için oturduğum sofrada her lokma boğazımda düğümleniyor. Kahvemi alıp balkona çıkıyorum. Kışın habercisi serin akşamlar… Öyle ki tatlı tatlı esen rüzgâr da huzursuzluğuma çare olamıyor. Kahvemi yudumlarken o muhteşem gökyüzünü seyretmeyi deniyorum, nafile. Ufukları alabildiğine kararmış simsiyah bir gök kubbe. Bana rahat bir nefes aldıracak hiç bir pırıltı yok. Ne ay var ne yıldız. Sadece beton yığını evlerden karanlığı delmeye çalışan loş ışıklar…
Dalıp gidiyorum içimin karanlığına. Cılız ışıkları izliyor, pencerelerden evlere, odalara, odalardaki yorgun argın, dert yumağı günümüz insanına kadar uzanıveriyorum hayalen. Mutsuz, huzursuz insanlara, kendi boşluklarında yuvarlanmış, kaybolmuş, sevgiden, hoşgörüden habersiz insanlara. Kalın duvarlarla hemcinslerinden kendini soyutlamışlara.

Bakıyorum da ne çok ev, ne çok insan ve bu insanların ne çok problemleri var. Şu karşımdaki beton yığınları, tek tek anlatıyor yaşananları. Mutlulukla atması gereken kalpler, şimdi mutsuz ve huzursuzsa, sevgiyle kucaklaşması gereken kollar yorgunsa, bir yanlışlık yok mu bu işte? Neden sevgi atmosferinden uzaklaştı insanlık? Neden paylaşmayı, dayanışmayı unuttu? Neden aynı güneşten faydalanmak yerine birbirimizi gölgeliyoruz? Neden bu küçücük dünyamızda kucaklaşmak dururken paylaşmak varken, bu ortak mekânımızı birbirimize zindan ettik? Niçin her birimiz, bu mavi gezegende, kanı, kini, nefreti, soluklar olduk? Neden, neden?

Soruyorum kendime, problemlerimizin temeli ekonomik ve maddi boyutlu mu?
Yoksa bizi huzursuz kılan, ruhumuzu hançerleyen, nefesimizi kesen, kaybettiğimiz, yokluğunu bile hissetmediğimiz manevi değerler mi? Hoşgörüsüzlük mü, diyalogsuzluk mu?
Galiba problemlerimiz insanlık boyutunda. Evet, ıstırap duyuyoruz insani değerleri tam anlamıyla geliştiremediğimizden! Rahatsızız, bize sunulan binlerce güzelliği insanca paylaşamadığımızdan! Tedirginiz, sevgisiz ve hoşgörüsüz gönüllere sahip olduğumuzdan!
Oysa bizim varlığımızın mayası sevgi değil miydi? Hoşgörü değil miydi yüce ecdadın mirası? Niye sevemiyoruz ki yaratılanı yaratandan ötürü? Sevginin ve hoşgörünün timsali Yunus ve Mevlâna bizim atamız değil mi? Sonra Osmanlı, hoşgörünün en güzel örneği asırlarca bu topraklarda yaşanmadı mı?

Zihnim bu düşüncelerle boğuşurken, gecenin sessizliğini delen bir uçağın gürültüsüyle sarsıldım. Savaş uçağı yeni bir operasyona gidiyor olmalıydı. Yine terör, yine savaş, yine kan, yine gözyaşı… Neden savaşır insanlar? Niçin ölür masumlar? Kan, kin, nefret niçin dünyamızın ekseni olmuş? Siyahı, beyazıyla; inananı, inanmayanıyla; zengini fakiriyle bu küçücük gezegende barış içinde mutlu, huzurlu yaşayamaz mıydık?

Dünyamız hızla küçülüyor. İletişim araçları alabildiğine gelişmiş. Fiziki mesafeler kısalmış. Ya insanlar? Maalesef ilişkiler azalmış, kıskançlık ve bencillik hızla artmış. Bütün bir insanlık hırs ateşinde kavruluyor, yalnız kalabalıkları yaşıyor!

Dünyamızın küresel bir köy haline geldiği günümüzde bizler aramıza ördüğümüz kalın duvarlarla huzurumuzu ne kadar sürdürebiliriz ki? İşte, gereği gibi iletişim kuramayan, ortak paydalarda buluşamayan insanlık, kıskançlık ve çıkar girdabında çırpınıp durmakta, yıkılmakta, yok olmakta.

Bu duvarlar elbet bir gün yıkılmalı değil mi? Önyargılarımız da ördüğümüz bu kalın duvarlar da ancak sevgi, diyalog ve barışla yıkılmaz mı? Hoşgörü ve diyalogla yeni köprüler kurulamaz mı? Yeni büyük kapılar, çift kanatlı pencereler açılamaz mı? Değilse pamuk ipliğine bağlı sözde barış düşüncesi de her defasında maalesef tanığı olduğumuz şekliyle savaşla, terörle yıkılıp yok olmaz mı? Oysa medeniyetler arasında sevgi, barış, hoşgörü köprülerinin kurarak " Hepsi farklı, hepsi eşit!" mantığıyla bir potada erimek, insanlık ortak paydasında buluşmak, kardeşçe kucaklaşmak, dili, dini, ırkı aşabilmek, yüce Mevlana'nın, dünyayı kucaklayan bu sevgi zirvesinin ifadesiyle " Evim gök kubbe, ailemse bütün insanlık." diyebilmek değil mi bize yakışan?

Daha hızlı uyanmalı değil mi insanlık! Savaşlar, terör, açlık ve kıtlık, hastalıklar, temel insan hakları ihlalleri gibi bütün insanlığı ilgilendiren sorunlar, daha çok gündeme gelmeli değil mi? Yaşlı dünyamızın, sevgi potasında kucaklaşmış, ortak dertlerine çözüm bulmuş, hak ettiği huzura kavuşmuş sakinlerini ağırlama hakkı yok mu? Bu da farklı medeniyetler arası diyalogun önemini ortaya koymuyor mu?
Tarihte ve günümüzde insanlığın kalbini sızlatan görüntüler çoğunlukla din istismarından, kültür farklılığından doğan savaşlar değil mi? Bazı güçlerin, kendi çıkarlarını başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmaları, küçülen dünyamızda büyük huzursuzluklara sebep olmuyor mu?
Bununla birlikte tüm dinler, özellikle de tek tanrılı dinler barıştan yana değil mi?
Hangi din toplumsal huzursuzluğu, kötülüğü, şiddeti, terörü onaylar? Hepsi ahlaki ilkeleri, sevgiyi, diyalogu öğütlemez mi? Tüm insanlığın, dostça barış içinde yaşamasını dilemez mi?
Ancak cahil din adamları, vahşi kapitalizm ve silah tüccarları, kendi çıkarları doğrultusunda dinlerdeki farklı yorumları körükleyerek, pis emelleri için evrensel barışı, dostluk ve kardeşliği baltalamışlar, dinler arası düşmanlıklara yol açmışlardır.

Bu konuda, aklıselim her insana düşen görev, insanlığın ortak paydasında insan olarak buluşmak olmalı. Bu da şüphesiz farklı dinleri, değişik kültür ve medeniyetleri iyi tanımak, farklılıkları dünyamızın zenginliği saymak, bu farklı kültürler, değişik dinler ve diller arasında diyalog kurmak, dünya arenasında devam eden kanlı boks maçını yumuşak bir "vals" haline dönüştürmekle mümkün olacaktır. Hans Küng'ün de dediği gibi "Dinler arası diyalog olmadan, dinler arası barış, dinler arası barış olmadan da dünya barışının gerçekleşmesi mümkün değildir!"
Bu küçücük dünyamızda barışın egemen olması, dünyanın neresinde olursa olsun akan kanın durması, kin ve nefretin silinmesi, savaş ve şiddetin sona ermesi, gözyaşının dinmesi için geleceğin teminatı olan biz gençlerin önyargısız ve alabildiğine hoşgörülü yetişmesi gerekir. Hiçbir zaman kimliklerimiz kılıç olup çekilmemeli. Hedef, yöresel düşünce değil, evrensel düşünce olmalı, dünya barışı olmalı. Bu yolda insanlık, özellikle gençlik, ellerini tutuşturmalı, gönüllerini birleştirmeli.
Hem Hz. İsa, hem Hz. Musa ve hem de Hz. Muhammed çizgisinde "Diğerlerini kendinden fazla sev." inceliğine ulaşmak, sevgi ve hoşgörü ortamının doğmasına yetecek, bu da insanlığa "özlediğimiz yenidünya"yı getirecektir.

Bunun yanında kültürlerarası ve dinler arası diyalogun kültürlerden ve inanç değerlerinden taviz vermek anlamına asla gelmediği de unutulmamalı?
Osmanlı, altı asır varlığını yozlaşmadan, kültüründen ve dininden taviz vermeden korumadı mı?

Diyalog için kimse bir diğerini kendi içinde eritme psikozuna girmemeli. Herkes kendi doğrularına inanmakla birlikte, insanlığın ortak değerlerinin öne çıkarılması ve evrensel ahlak ilkelerinin hâkim kılınması için gönülden çalışmalıdır. Diyalogun gerçekleşmesi için, iyiliği, güzel ahlakı, huzuru, adaleti tavsiye eden dinlerin bu ortak paydasında bir araya gelip güç birliği yapmaktan, ortak sorunlara birlikte çözüm aramaktan daha doğal ne olabilir ki?

Ülkeler arası futbol maçlarında, yenen ve yenilen takımların maç sonunda bir araya gelip el sıkışmaları, centilmence davranmaları diyalog ve barış adına güzel örnekler değil mi? Son yıllarda her şeye rağmen diyalog ve hoşgörü adına sevindirici gelişmeler var. Ülkemizde ve dünyada diyalog adına önemli toplantılar yapılıyor. Bu toplantılarda genel amacı: "kavga yerine barış, kaos yerine düzen ve huzur, güvensizlik yerine güven, birbirini anlamaya çalışmak" olmaktadır. Yurtdışındaki özellikle Asya ve Afrika'daki Türk okulları da diyalog ortamının en güzel örneklerinden biridir. Ecdadımızın zamanında topla, tüfekle yapmaya çalıştığını bugün bu okulların, eğitimde sevgi ve hoşgörü ilkesiyle yapmaya çalışması iftihar edilecek bir durumdur. Bu vesileyle Türkiye, diğer ülkeler arasında çok sağlam barış köprüleri kuruyor.
Bütün bunlardan yola çıkarak artık birbirimize şaşı bakmaktan vazgeçmeliyiz. Siyah bir baba, çocuğunu beyaz bir babadan daha az seviyor olabilir mi?
Bir annenin gözyaşları, annenin rengine göre anlamını yitirebilir mi? Amerika'da oğlunu savaşa gönderen anneyle, ülkemizde oğlunu cepheye gönderen annenin evladı için duyduğu kaygı çok mu farklı? Romeo ve Juliet'in aşkının, Kerem ile Aslı'nın, Leyla ile Mecnun'un, Ferhat ile Şirin'in aşkından ne farkı var?
Hepimizin gözyaşının rengi aynı değil mi? Aynı değil mi kahkahalarımızın sesi? Güneşimiz ayrım yapmadan hepimiz ısıtmıyor mu? Herkes, "hepimizin dünyası"şuuruyla hareket ederse problem kalır mı?
Bizi birbirimizden ayıran, bölen duvarlar yıkılmalı, birlik köprüler kurulmalı. Değil mi ki ortak paydamız sadece insanlık. Diller, dinler farklıymış, kültürler, renkler ayrıymış ne fark eder. Değil mi ki aynı havayı soluyor, aynı gezegende yaşıyoruz. Hepimizin dünyası değil mi burası.
Bu yaşlı dünya sahnemizin son oyunu diyalog olmalı, barış olmalı, oyun mutlulukla son bulmalı, seyirciler sevgi ve huzur dolmalı.
Bu küçücük dünyamız, bu hepimizi örten gök kubbe ve sıcacık güneşimiz, sevinçlerimiz ve gözyaşlarımız, gülüşümüz, ağlayışımız "Siz kardeşsiniz!" diyor. O halde bizler de kardeşliğin gereğini yapalım. Daha fazla barış için, daha anlamlı diyalog için elleri tutuşturalım, gönülleri birleştirelim.

Share Button

EVİM GÖKKUBBE, AİLEMSE BÜTÜN İNSANLIK (EMİNE ÖZKÖSE)” üzerine 7 düşünce

  1. HARİKA BİR YÜREĞİNE VE KALEMİNE SAĞLIK. YAZILARINIZIN DEVAMINI BEKLİYORUZ.

  2. HARİKA BİR YAZI YÜREĞİNE VE KALEMİNE SAĞLIK. YAZILARINIZIN DEVAMINI BEKLİYORUZ.

  3. değerli emine özköse, bu siteyi ilk defa ziyaret ediyorum. ziyaretimin sebebi ise sizin yazınız oldu. global bir köy halini alan şu garip dünyamızda dillerimiz, dinlerimiz, kültürlerimiz de garip kalıyor. bu durumun farkına varıp bizlerle konu hakkındaki derin düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkür edrim. daha başka konular hakkındaki fikirlerinizi de paylaşırsanız minnettar kalırım. yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum. yazın hayatınızda başarılar dilerim. saygılarımla…

  4. Terörizm, “Disasters: Terrorism” adlı kitabında, “What is Terrorism?” başlığı altında Ann Weil tarafından da şu şekilde tanımlanmıştır: “Terörizm; rastgele seçilmiş ya da sembolik değeri olan kurbanların, şiddetin aracı olarak seçildikleri bir savaş yöntemidir. Bu araçsal kurbanların kurbanlaştırılmaları, mensup oldukları grup ya da sınıf içerisindeki yerlerine bağlıdır. Böylece, söz konusu grup ya da sınıfa mensup olan diğer bireyler de, kronik bir terör korkusunun içine itilmiş olurlar”.

  5. yazıyı az önce okudum ve tüm samimiyetimle söylüyorum daha önce okuyamadığım için pişmanım inşallah bundan sonraki yazılarınızda tez davranırım

  6. Başarılarının devamını diliyorum , şiir tadında yazılarının devamını diliyorum. Hatta ileride senden bir kitap yazmanı bekliyorum. Bayan SUFİ

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir