FARUK BEŞER ZOR MEVZUA GİRMİŞ

FARUK BEŞER ZOR MEVZUA GİRMİŞ
Şeriat ile tasavvuf arasındaki münasebet zor meselelerdendir. Şeriat’ın tarifi kabildir, tarifi zor olan tasavvuftur, bu sebeple ikisi arasındaki münasebetin zorluğu, tasavvuftan kaynaklanır. Zor olması yanlış olduğuna delalet etmez belki kıymetine delildir. Şeriat muhakkak ki tasavvuftan kıymetlidir, tasavvuf ise şeriatın muhtevası, mana haznesi olması bakımından şeriattan kıymetlidir. Beyanımızın tezat görüntüsü verdiğini biliyoruz, zaten mesele bu zıtlık görüntüsündeki terkipte merkezleşmektedir. Terkibi iki şekilde de gerçekleştirmek mümkündür, şeriatı merkeze alarak tasavvufun izahı, tasavvufu merkeze alarak şeriatın izahı yapılabilir. Hangi merkez ve terkip kabul edilirse (ki ikisi de doğrudur) yukarıdaki zıt ifadelerden uygun olanı alınabilir.
Şeriat, İslam fıkhı olarak kabul edilebilir (Şeriat-tasavvuf münasebetinde böyle anlaşılır), meseleye böyle bakıldığında şeriat, İslam’ın, maddi müeyyide ile teçhiz edilmiş zahiri ölçüler manzumesidir. Zahiri ölçüler, hayatın muhitini, alanını, genişliğini tayin eder. Muhiti oluşturan ihata duvarı, Şeriat’ın tespit ve tayin ettiği haramlar ile inşa edilmiştir, merkezde ise yine Şeriat’ın tayin ettiği farzlar mevcuttur. Merkez ve muhiti oluşturan dış çember sabit olmak üzere meydana gelen saha, Müslümanlar için hürriyet alanıdır. Hayatın bu alanda yaşanması şart ama kafi değildir çünkü maksat Allah’a yönelmek, o istikamette mesafe almaktır. Allah’a yönelmek, ruhi-kalbi yolculuktur, zaten Şeriat’ın da nihai maksadı, kulu Allah’a götürmektir.
Allah’a giden yol, ruhi-kalbi mecradır, adı da tasavvuftur. Şeriat, maddi müeyyide ile teçhiz edilen, zihni akli havzada anlaşılması ve tatbiki mümkün olan kaideler manzumesidir. Bu cihetle Şeriat, İslam’ın zahiri yüzüdür, zaten zahir hüküm için esastır. Ruhi-kalbi mecra ise Şeriat’ın oluşturduğu çerçeve içinde kalmak şartıyla, deruni yolculuğun yapılacağı güzergahı tayin eder. Yani tasavvuf, dikey boyuttur.
Şeriat’ın tespit ve tayin ettiği çerçeve, tasavvufun derinleşme zeminidir. Kuyu, Şeriat’ın tayin ettiği zeminin dışında kazılmaz, o zeminde kazılan kuyu, yer altında kavis çizerek sınır ihlali yapamaz. Yeryüzündeki çerçeve (saha tespiti) ve bu çerçevenin dış sınırları, yer altına inmekle ihlal edilebilir hale gelmez. Derinleşmek imtiyaz bahşetmez, aksine mesuliyeti artırır.
Tasavvufta mesafe almak, derinleşmek, Allah’a yaklaşmak, satıhtaki (yeryüzündeki) hallerden başka halleri müşahede etme imkanı sunar. Her derinleşme hamlesi, başka bir hali icbar eder, derinlere inildikçe nefes almak bile farklılaşır, görülen, duyulan, hissedilen, anlaşılan her şey başka bir mana terkibine sahiptir. İhtilafın zuhur ettiği nokta burasıdır. Derinleşmeyle (deruni yolculukta mesafe almakla) ortaya çıkan farklılıkların Şeriat’a mugayir olduğu vehmi ve zannı idraksizlikten kaynaklanır. Bu idraksizlik bazen tasavvuf mensuplarında, çoğunlukla da Şeriat mensuplarında peydahlanır. Tasavvuf mensuplarında peydahlanması, deruni yolculuktaki bazı tehlikeleri atlatamayanlar ve şeytanın iğfaline düçar olanlar içindir. Şeriat mensuplarındaki idraksizlik ise, satıhtaki çerçeveye mahkum olmaları, üçüncü boyutu (derinlik boyutunu) görmemeleri, üçüncü boyutta yaşanan “hallerin” farklı mahiyetler taşıyacağını bilmemelerindendir. Oysa mesele derinlik boyutundaki yolculuğun, Şeriat’ın tayin ettiği sahada gerçekleşip gerçekleşmemesinden ibarettir.
*
Satıhtaki çerçevenin (zeminin, sahanın) sınırları nettir. Ne var ki satıhta bariz şekilde görülen sınırlar, derinleşme istikametinde müphemleşir. Şeriat, satıhta ölçüleri tespit ve tayin edip bırakmıştır, derinliğine doğru bu sınırları indirmemiştir. Satıhtaki sınırlar yerin merkezine kadar Şeriat tarafından indirilmiş olsa mesele kalmayacaktı, zaten o takdirde tasavvuf da olmayacaktı. (Bunun neden böyle olduğu bahsi uzun izahları gerektirir).
Deruni boyutun kaideleri, usulü, üslubu, çerçevesi, nizamı tasavvuf tarafından tayin edilmiştir. Sıhhatli olan budur çünkü tasavvuf, deruni ilimler, ruhi ilimler, ledünni ilimler mecrasıdır. Şeriat ile tasavvufun, aynı mevzuun (İslam’ın) farklı boyutlarının disiplini olması, aralarında, tarih boyunca çatışma olduğu intibaını bırakmıştır. İntiba ifademiz gelişigüzel kullanılmış değil aksine seçilerek kullanılmıştır, zira ikisi arasında hiçbir çatışma yoktur, olmamalıdır. Farklı boyutların disiplinleri olmaları, farklı anlayış mimarisi gerektirdiği için ihtilaf intibaı oluşturmuştur.
Şeriat’ın satıh tanzimi ile tasavvufun deruni mimarisi, İslam’ın yekunu doğru anlaşılamadığında, farklı mevzulara sahipmiş gibi görünüyor. Oysa mevzuu aynı, boyut farklı, iki boyut cem edildiğinde ise İslam’ın yekunu ortaya çıkıyor.
Şeriat ve tasavvufun farklı boyutları kendine konu edinmesi, farklı usul ve kaideler manzumesini icbar eder. Kaideler yekununa Şeriat’ta “fıkıh” (hukuk) diyoruz. Hukukun (fıkhın) bariz hususiyeti, kaidelerinin maddi müeyyide ile teçhizatlanmasıdır. Tasavvufun kaideler yekununa da fıkıh dediğimizde, o kaideleri de maddi müeyyide ile mücehhez kılmış olmaz mıyız? Faruk Beşer tam bu noktada; 21.12.2012 tarihli yazısında “Bir de duygular vardır, bâtın vardır ve onun da bir fıkhı olmalıdır.” Teklifinde bulunuyor. Tasavvufun da bir kaideler yekununa sahip olduğu, olması gerektiği doğru ve tabiidir. Faruk Beşer’in kastı da zaten bu, ne var ki kastını “fıkıh” ıstılahı ile ifade etmesi muhtemeldir ki yanlış anlaşılmalara sebep olacaktır. Zaten mesele derinliğine tetkik edildiğinde “fıkıh” teklifi yanlıştır, kastı, bu yanlışı murat etmediği için ifadesini anlamaya çalışıyoruz. Fakat yanlış anlaşılmaya başlandığında açılacak mecra, bir müddet sonra daha büyük yanlışlara sebep olabilir.
Bahsini ettiğimiz anlayış inceliği olmadığı takdirde yanlış mecra açılma ihtimali, Faruk beyin yazısının devamında da kendini gösteriyor. Biraz ileride şu tespiti yapıyor; “Böyle büyük zatların (Hz. Mevlana’yı kastediyor) cüsseleri fıkhın köşeli şablonuna sığmayabilir. Bazen saçı, bazen parmağı, bazen kulağı dışarıda kalır. Ama ha-yatî organlarından birisi çerçeveyi taşarsa fıkıh onu patolojik sayar ve ameliyatla alır.” Kaynağında küçük bir açı, mesafe alındıkça büyüyor ve hoş olmayan noktalara ulaşıyor.
Nazari çerçevede bakıldığında Şeriat (fıkıh) hiçbir şahsiyete dar gelmez veya hiçbir şahsiyet, hangi yol ve usulü tercih ederse etsin, Şeriat’ın çerçevesini aşacak çapa ulaşamaz, böyle bir ihtimal ve iddia, Şeriat’ın ihlali olur. Şeriat’ın ihlali, hangi sebep ve mazeret ile olursa olsun, kabul ve muhafaza edilemez. Nazari çerçevede Şeriat ile Tasavvuf arasındaki çerçeveyi bu şekilde kurmaktan başka bir yolumuz, tercihimiz, imkanımız yok, olmamalıdır. Lakin tatbikatta bazı meseleler yaşanmıştır, yaşanabilir.
Faruk bey, aslında doğru bir iz üzerindedir lakin zannımızda yanlış ifade ediyor. Özellikle de günümüzün kaotik zihni evrenlerinde doğru istikameti oluşturma hususunda muhtemel ve müstakbel problemleri tetikleyecek bir ifade tarzı kullanılmış. Bu hususa dikkat çekme ihtiyacımız mazur görülmelidir.
Faruk Beyin haklı olduğu fakat yanlış ifade ettiği nokta çok mühim… Fıkıh (Şeriat değil) inşası, inşa eden şahsiyetlerin ufuklarına paralel olarak zaman zaman sahasını daraltmıştır. Fakihlerin idrak ve inşa faaliyetleri, ne kadar kaynağa bağlı ise o kadar da kendi ufuklarına, idraklerine, istidatlarına tabidir. Tarihte zaman zaman karşımıza çıkan Şeriat-tarikat ihtilafı, tasavvufun sahih merkezinde olduğu misallerde, fakihlerin idrak hacimlerinden kaynaklanmaktadır. Bu durum, nazari çerçeve olan Şeriat-tasavvuf münasebetindeki bir ihtilaf olmayıp, fıkıh ile tarikat arasındaki ihtilaftır. Fıkhın nazari evreni (iklimi) olan Şeriat, tarikatın nazari evreni (iklimi) olan tasavvuf arasında milimetrik ihtilaf ihtimali bile muhaldir. Buna mukabil, nazari havzanın (iklimin) tatbiki usul ve yolları olan fıkıh ile tarikatların bazı ihtilaflar yaşadığı vakidir.
Faruk Beşer’in, “Böyle büyük zatların cüsseleri fıkhın köşeli şablonuna sığmayabilir. Bazen saçı, bazen parmağı, bazen kulağı dışarıda kalır. Ama ha-yatî organlarından birisi çerçeveyi taşarsa fıkıh onu patolojik sayar ve ameliyatla alır.” İfadesini yukarıda ifade etmeye çalıştığımız çerçevede anlıyorum. Beşer’in bu ifadesini, özellikle de “Bazen saçı, bazen parmağı, bazen kulağı dışarıda kalır.”, kısmını, “mümkün” kabul etmek doğru değildir. Sahih mutasavvıfların, mevcut fıkıh çerçevesini taşıyor olması, inşa edilmiş fıkhın dar olmasıyla izah kabildir. Yoksa mutasavvıfların, mevcut fıkhi çerçeveyi (hele de Şeriat şeklinde anlayarak) aşabilme ihtimallerine geçit vermek muhaldir.
Tarihin belli başlı devirlerinde, tasavvuf ile Şeriat’ın muvafakatini tahkim ve izah için, tarikat ve fıkıh arasındaki ihtilafları gideren, her iki sahada da üstün meziyetlere ve teçhizata malik şahsiyetler gelmiştir. Bazen ilim mecrasında yetişip ömrünün bir döneminde tasavvufa intisap edenler, bazen de tasavvuf mecrasından gelip aynı zamanda ilim mecrası üzerinde de çalışan “nispet şahsiyetler”, her iki mecranın arasında herhangi bir ihtilaf olmadığını, her ikisinin cem edilerek “yekunu” oluşturduğunu göstermiştir. Tasavvuf mecrasından gelip ilim mecrasında da temayüz eden en büyük misal ve şahsiyet, “Müceddid-i Elf-i Sani” İmam-ı Rabbani Hazretleridir. İlim mecrasından gelip, ömrünün ilerleyen safhalarında tasavvufa intisap eden büyük emsal ise İmam-ı Gazali Hazretleridir. Şeriat ile tasavvuf bahislerinin, bunlar gibi iki kanatlı şahsiyetlerden takibi ehemmiyet arzeder. Bu büyük şahsiyetler, her iki mecraya da mensup ve vakıf oldukları için, ikisi arasındaki münasebet ve muvazeneyi kurmuş, “büyük terkibi” gerçekleştirmiş, sıhhatli anlayışı inşa etmişlerdir.
*
Faruk Beşer’in yazısında temas ettiği konu, Hz. Mevlana bahsidir ve onun küresel istismar malzemesi yapılma çabasına karşı bir isyan, bir tavır alıştır. Hz. Mevlana bahsini “merkezine” oturtmak için Şeriat-tasavvuf bahsine girme ihtiyacı duymuştur ki, doğrudur. Hz. Mevlana ile ilgili yaklaşımı ise doğru merkezdedir ve hassasiyet ihtiva etmektedir. Bu sebeplerle kendisine müteşekkir olduğumuzu ifade edelim.

Share Button

FARUK BEŞER ZOR MEVZUA GİRMİŞ” üzerine bir düşünce

  1. Şeriat ve tasavvuf konusu gayet açık bir şekilde izah edilmiş. İnsanlar birbirinden farklıdır. Kimine İslam’ın temel çerçevesi yeterken kimi sizin tabirinizle bu çerçevenin derunine iner. Aynı İslam ışığından herkes fıtratı kadar nasiplenir. Bu yanlış bir durum değildir. Yanlış olan şey herkesin kendi nasibine düşen kısmı , İslam’ın tek doğrusu olduğunu söylemesidir. Bir fıkıhçı , “Müslüman olmak için şeriat , yeter ve gerektir ama İslam’ın tasavvuf boyutu da vardır.Ancak tasavvuf her insanın nasibi olmayan çok hassas bir konudur.” derse doğrusunu söylemiş olurdu.

    Mesela güneş ışığını beyaz olarak görürüz. Ama bir prizma kullanıldığında o beyaz ışık çeşitli renklere ayrılır. Prizması olmayan bir insan güneş ışığı sadece beyazdır diye ısrar eder. Prizması olan ise evet beyaz görünür ama aslında başka renklerden oluşur demesi prizması olmayan için ne kadar ikna edici olabilir ?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir