FARUK BEŞER’İN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI

Faruk Beşer, 17.08.2014 tarihli “İlim ve marifet” başlığını taşıyan ikinci yazısında, bu bahisleri tetkik ve aralarındaki farkı tefrik etmeye çalışıyor. Böylece bir kıymet ve mertebe tertibine gidiyor ve oradan tasavvuf ile ilgili zehrini okuyucuya zerkediyor.

Mesele mühim, hafifmeşreplik yapmaya lüzum yok. İlim bahsi de, irfan (marifet) bahsi de, aralarındaki mertebe silsilesi de fevkalade mühim.

Faruk Beşer, ilim ve marifet bahsine, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’den ilhamla giriyor;

“Şimdi Şeyhulislam Musa Kazım Efendi’den mülhem ilim, marifet karşılaştırmasına gelelim
İslam’ın ilk yıllarında, yani Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet’te her iki kavram da bolca vardır ve ilim, marifete göre daha üstün bir bilgiyi ifade eder. Kur’an-ı Kerim’in ve Sünnet’in bizatihi kendileri ilimdir, marifet değildir. Çünkü ilim külli ve mürekkep olanın bilgisini, marifet ise cüzî ve basit olanın bilgisini ifade eder.
İkinci olarak ilim, vasıtasız bir bilgiyi, marifet ise vasıta ile elde edilen bir bilgiyi anlatır. Bu sebeple Allah’ın marifet kökünden bir ismi ya da sıfatı yoktur, ama ilim kökünden Alîm diye bir ismi, Âlim ve Allam diye sıfatları vardır. Allah Âriftir denmez, bu O’nun kadrini küçültme olur. Çünkü O’nun bilgisi marifet değildir, ilimdir.
Üçüncü olarak ilim bir şeyin mahiyet ve hakikatini, marifet ise ancak izlerini ve vasıflarını bilmeyi, onu şöyle böyle tanımayı ifade eder. Bu itibarla filanca ‘Arif-i billahtır’ denir ama ‘Âlim-i billahtır’ denmez. Çünkü insan Allah’ı künhü ile, mahiyeti ve hakikati ile bilemez, ancak eserleriyle, isim ve sıfatlarıyla bilebilir.
Dördüncü olarak ilim mutlak bir bilgiyi, marifet ise bilmezken bilmeyi, bir nebze tanımayı ifade eder. Bu açıdan da yine Allah’ın bilgisine marifet denmez. Hatta Hz. Peygamber’in bilgisi dahi bir bakıma ilimdir, çünkü onun bilgisinin çoğu edinilen bir bilgi değil, verilen bir bilgidir. Bu yönüyle de Sünnet’in vahiy ile ilişkisi vardır ve yine bu yönüyle Sünnet’e de ilim denmiştir.”

Musa Kazım Efendi’nin (bu arada Faruk Beşer’in) ilim ve marifet tarifi ve kabulü doğru ve isabetlidir. Özellikle şu ifade, İslam ilim müktesebatının anahtarı ve zirvesi olarak asla unutulmamalıdır; “Kur’an-ı Kerim’in ve Sünnet’in bizatihi kendileri ilimdir, marifet değildir.” Keza şu ifade hakikatin beyanıdır; “…ilim, vasıtasız bir bilgiyi, marifet ise vasıta ile elde edilen bir bilgiyi anlatır.” Yine şu ifade İslam’ın temel şiarlarındandır; “…ilim mutlak bir bilgiyi, marifet ise bilmezken bilmeyi, bir nebze tanımayı ifade eder. Bu açıdan da yine Allah’ın bilgisine marifet denmez. Hatta Hz. Peygamber’in bilgisi dahi bir bakıma ilimdir, çünkü onun bilgisinin çoğu edinilen bir bilgi değil, verilen bir bilgidir.”

Temel doğruları nakletmiş olan Faruk Beşer ile derdimiz nedir? Sığ idrakin muhteşem bir misali ile karşı karşıyayız ve temel bahislerin izahında bu misal gibi bir imkan ele geçmez.

Faruk Beşer’in temel zafiyeti çerçevesizlik, buna bağlı olarak mesele ile ilgili temel yanlışı, Allah ile insanı, Allah’a ait olan ile insana ait olanı, ilahi olan ile insani olanı birbirine karıştırmasıdır. Allah Azze ve Celle, sonsuz (ezeli ve ebedi) ilim sahibidir, onun ilmi mutlaktır ve her şeyi muhittir. Kur’an-ı Kerim ise O’nun ilmindendir, O’nun ilmine açılan bir kapıdır, O’nun ilminin bize ihsan edilenidir. Sünnet-i Seniyye ise, Allah Azze ve Celle’nin, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselama, sonsuz ilminden ihsan ettiği ufkunu bizim idrak edemeyeceğimiz bir ilimdir.

Kur’an-ı Kerim ilahi ilimdir, maliki Allah Azze ve Celle’dir. Sünnet-i Seniyye, Risalet ilmidir, Allah Azze ve Celle’nin, Habibine, kendi ilminden ihsan ettiği hususi bir ilimdir. Buradan aşağı inildiğinde, yani insanlardan bahsedilmeye başlandığında, başka bir tasnif ve taksim vardır ki, Allah Azze ve Celle ile Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin ilmi, bu tasnifin içinde değil üstündedir, birbiriyle mukayesesi ise muhaldir.

İnsan (Müslümanlar) için yapılan tasnif ve derecelendirme ise şöyledir; ezberleme, bilme, idrak etme ve marifet sahibi olma… Evet, marifet insanın bilme ve idrak etme ufkunun zirvesidir ama aynı zamanda Allah ve Resulünün ilmiyle mukayese bile edilemez.

İnsani bilme süreçleri ve safhaları neticesinde elde edilen bilgi, ilim, marifet bahsi sözkonusu olduğunda marifet ilimden yüksektedir ve kıymetlidir. İnsanın bilme ve idrak etme süreçlerinin maksadı ise “mutlak ilim” olan Kur’an-ı Kerim ve onun Risalet çapındaki tefsiri olan Sünnet-i Seniyyeye ulaşmaktır.

İslami ilimler (mesela tefsir, fıkıh, hadis gibi) zaten mutlak ilme ulaşmak için kurulan, “mutlak ilim”de mevcut olan hikmet ve manayı keşfedip, tatbik etmek için oluşturulan usul ve esasların nizami çerçevesidir. İslam ilim ve irfan müktesebatına kafi derecede vakıf olan hiçbir alim ve arif, “mutlak ilim” (yani Allah Azze ve Celle’nin ilmi) ile nispi ilimlerin (yani insani ilimlerin) mukayesesini yapmamış, hiçbir arif (mutasavvıf) marifeti “mutlak ilim”den yukarıda görmemiş, hiçbir alim de bunu söylememiştir.

“Mutlak ilim” hem ilmin ta kendisidir hem de insan seviyesindeki ilimlerin kaynağıdır. İslam’ın dili, ilimlerin tasnifi, ıstılah haritası gibi temel mevzular anlaşılmayınca, bu meselelere vukufiyet muhaldir.

Faruk Beşer, meselenin o kadar uzağında görünüyor ki, 15.08.2014 tarihli “İlim, bilgi ve bilim” başlıklı yazısında şunu söylüyor;

“Filancanın çok ilmi var dendiğinde, çok bilgisi var denmiş olur. Ama falanca fıkıh ilmine sahiptir dendiğinde ise burada ilimle kastedilen, bugünkü anlamda bilimdir. Yani fıkıh tefsir, hadis, kozmoloji gibi disiplinler, bugün bilim diye ifade edilen anlamda birer ilimdirler, ayrıca bu bilimlerle kazanılan, ya da sıradan elde edilen bilgiler de ilimdir.”

O yazısındaki bu ifadeleri ile bu yazısındaki ilim hakkındaki ifadelerine bakınca, “mutlak ilim” ile “nispi ilim” arasında hiçbir tasnif yapmadığı, hiçbir derecelendirmede bulunmadığı, hatta mutlak ilmi tasnif dışı tutması gerektiğini bile bilmediği anlaşılıyor. Kozmoloji veya fizik bilimlerini de ilim olarak kabul ediyor buna mukabil ilmin Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye olduğunu beyan ediyor, aralarındaki farklılığın bir derecelendirme gerektirdiğini farketmiyor. Vahim olan bir nokta da, Kozmoloji gibi, fizik gibi pozitif bilimleri ilim saymasına rağmen, mesela irfan müktesebatımızı ilim saymıyor. Batıda üretilen bilimlere karşı gösterdiği hüsn-ü kabulü, İslam ilim ve irfan müktesebatımıza gösteremiyor.

Hem hayatımız boyunca gördüğümüz hem de tarih boyunca görüldüğü üzere, tasavvuf husumeti derin idraki engelliyor. Derin idraki engellediği gibi, meselenin merkezi kaybediliyor ve akıl almaz savrulmalar yaşanıyor. Faruk Beşer meseleyi anlamadığı için, “mutlak ilim” ile “nispi ilim” tasnifini yapamıyor, marifetin nispi ilmin zirvesi ve mutlak ilme en yakın derecesi olduğunu farketmiyor, ve nihayet yazısının sonunda cahilliğinden ve idraksizliğinden kaynaklanan edepsizliğini izhar ediyor;

“Bütün bunlara rağmen tarikatların ortaya çıkmasıyla birlikte marifet en üst bilgi düzeyine yükseltilmiştir ki, bunu bizim en azından şimdilik anlayabilmemiz mümkün değildir.
Sufiler bize, sen bunu anlayamazsın diyebilirler. E, biz de zaten onu söylüyoruz.”

Alay ettiklerinin karşısında ne kadar komik duruma düştüğünü farketmeyen profesör (bu arada hatırınızda olsun Faruk Beşer profesör) caka satmaya devam ediyor.

Faruk Beşer’in veya başka birilerinin tasavvufa uzak durmasını anlarız, zira tasavvuf bir mecburiyet değil, muhtariyet alanıdır. Şahısların tercihine kalmış bir marifet yoludur. Ama Faruk Beşer gibi İslami ilimlerle meşgul olan insanların, İslami ilim mecrası, İslami zaviyeden ilimlerin tasnifi, İslam ilim telakkisi ve benzeri mevzularda, İslam tarihinin uçsuz bucaksız müktesebatına biraz olsun vakıf olmasını talep etme hakkımız var. Tasavvuf düşmanlığını bir tarafa bırakıp, İslam’ın ilim müktesebatının hakkını verse, en azından ilimlerin tasnifini, mutlak ilim ile nispi ilmin tarifini ve farkını bilir. Bu ne sığlık, bu ne idraksizlik, bu ne hassasiyetsizlik…

Meselenin dikkat çekici tarafı ise şu; bu ülkede tasavvuf tenkitleri, tasavvufun Müslümanları tevhidden ve sahih İslam anlayışından uzaklaştırdığı, şirke düşürdüğü, dini tahrif ettiği gibi büyük iddialarla yapılıyor. Faruk Beşer ve benzeri insanlar, “mutlak ilim” ile “nispi ilim” tasnifini, tarifini bile yapamıyor, aralarındaki farkı idrak edemiyor, dolayısıyla “ilahi” olan ile “insani” olanı birbirinden ayıramıyor. “İlahi” olan ile “insani” olanı birbirinden ayıramayanların “tevhid” bahsini anladığını, hatta sadece kendilerinin anladığını, bu tasnif ve tarifi yapmış olan tasavvuf gibi bir mecranın mensuplarını ise şirk ile itham ettiklerini, profesör unvanlı kişilerin elinde Allah’ın dininin nasıl bir işkenceye tabi tutulduğunu görmek, muhalfarz ilahi müjde olmasa insanın tüm ümit kaynaklarını tüketir.

Allah’ın hikmetine bakın ki, Faruk Beşer’in, yazısının sonunda alay etmek için söylediği şu sözü bir itiraf mahiyetindedir;
“Sufiler bize, sen bunu anlayamazsın diyebilirler. E, biz de zaten onu söylüyoruz.”

Söyleyene değil, söyletene bakın…
Not; Faruk Beşer’in yazı serisinin üçüncüsü olan “Zan ve tahminden marifet doğar mı?” başlıklı yazısını bir sonraki yazımızda değerlendireceğiz.

Share Button

FARUK BEŞER’İN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI” üzerine bir düşünce

  1. Hadi hayırlısı.
    Böyle dopdolu bir sitenin daha geniş kitlelerin ilgi alanına ve istifadesine sunulması elbette güzel olur.
    İnşaallah bu site düşüncenin kıymetinin farkına varıldığı, iade-i itibarının yaşandığı bir geleceğin temel taşı olur.
    Vira bismillah !

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir