FATMA BARBAROSOĞLU TEFEKKÜR TEMRİNLERİ YAPIYOR

FATMA BARBAROSOĞLU TEFEKKÜR TEMRİNLERİ YAPIYOR
Yeni Şafak gazetesi yazarı Fatma Barbarosoğlu, tefekkür temrinleri yapıyor. Kendisi, yaptığı işi tefekkür faaliyeti zannediyor ama aslında sadece tefekkür temrinleri yapabiliyor. Tefekkürün ne olduğuna dair bir sayfalık “fikir” sahibi olmayanlar, tefekkür ehli gibi ortada salınıyor. Zihni faaliyet ile tefekkür faaliyeti arasındaki farkı bilmeyenler, zihni çalkantılarını tefekkür zannediyor. Zihni evrende mayalanan duygu, bilgi, hatıra vesaire birçok şeyin kuralsız şekilde hareket halinde olduğunu, bunların toplamının zihni faaliyeti oluşturduğunu, tefekkür faaliyetinin ise bu hengamenin içinde; sebebi, maksadı, istikameti muayyen, hikmeti muhtevi, derinliği zaruri, dili ve üslubu berrak, iradi bir faaliyet çeşidi olduğunu anlatmak zor iş. Türkiye’de fikir ve ilim adamlarının hala bir tefekkür tarifinin olmaması hazin, buna rağmen fikir ve ilim ehli oldukları iddiası ise komik.
Müslüman yazarların kalp ve zihin evrenlerine nüfuz eden iki tane öldürücü zehir var; birincisi kifayetsizliklerine aldırmadan “orijinal bir şey söyleme” çabası, ikincisi ise batıdan bir yazarın (filozofun, sanatçının, bilim adamının) eserinden iktibas etme gayreti. Birincisi tefekkür zafiyetinden kaynaklanan, hamile olmayan kadının doğurma çabasındaki ıkınmayı, ikincisi ise hala üzerlerinden atamadıkları “aşağılık kompleksini”, batılı yazarları okuduğu intibaı vererek aşma çabasını gösteriyor. Biraz ağır gibi görünen bu tespit ve tenkitler, meselenin özündeki kıymete dikkat çekme mesuliyetinden kaynaklanıyor.
Ülkede son otuz yılda elli bin civarında insan canına, yüz milyarlarca dolar paraya malolmuş, Cumhuriyetin başından itibaren hesaplamak gerekirse yüz binlerle ifade edilecek katliamlardan bahsedilmesi gereken bir Kürt meselesinin çözümünün ortasındayız. İlk defa bu kadar umuda, ilk defa bu kadar uygun şartlara sahibiz. Uygun şartları dinamitlemek, umudumuzu işin başında yeise çevirmek isteyenlerin katlettiği üç Kürt kadınının Diyarbakır’daki cenazesini hepimiz izledik.
Fatma Barbarosoğlu, Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde, 18.01.2013 tarihli, “Kederin dilinden iktidarın diline: Siyah giyenler” başlıklı yazısında bu meseleye temas etmiş. Lakin bu meseleyi garnitür olarak kullanmakta beis görmemiş ve oradan kıyafetlerin rengine atlamış. Tefekkür istidadı olmayanların sıkça başvurduğu usul olan, “fikir üretemiyorsan, dil ile oyna, dil ve üslubunu müphemleştir ki yazında fikir olmadığı anlaşılmasın”… Ne var ki bu usulü kullanmak da edebi maharet ister, yazarımızda o da olmadığı için, fazla çıplak ve fazla sırıtmış halde duruyor.
Kendisinden okuyalım…
“I-Paris’te katledilen Üç PKK’lı kadın militanın cenazesi dün Diyarbakır’da toprağa verildi. Ateşten yılların dönemecinde; öldürülen üç kadının cenaze töreninin sembolik anlamı önemli. Sakine Cansız’ın kimliği üzerinden yapılan haberlerin,köşe yazılarının Kürt genç kızlar üzerindeki etkisi üzerine sadece Türkiye’de değil dünyanın dört bir yanında alan araştırmaları yapılacaktır muhtemelen. ‘Oradan’ bakanlar fotoğrafı daha net görecektir.Lakin bir görenler olacaktır bir de görünenler üzerinden yeni bir sınır çalışması yapmaya niyetlenenler. Bize gelince …Yakınlık bazen görüntüde bulanıklığa sebep olabiliyor.O bulanıklık bazen sembollerin dilini bile boşaltabiliyor. Madem semboller üzerine konuşacağız öyleyse cenaze için şart koşulan siyah elbise ve beyaz atkı üzerinden başlayalım. Bir tarafta Cumartesi annelerinin renkli kıyafetleri ile bütünledikleri beyaz tülbentleri diğer tarafta erkekler için şart koşulan siyah takım elbise ve beyaz atkılar…Bu iki kıyafet, aynı çerçevenin içinde iki farklı kare gibi duracağa benziyor. Birinde otantik isyan diğerinde resmi bir düzen arayışı söz konusu.”
Yazıya tam girmiş ve tam bir şeyler söyleyecekmiş hissini verdiği noktada, “Madem semboller üzerine konuşacağız” diyerek bir manevra ile yazıyı boşa çıkarıyor. Ciddi bir girişten sonra kalemini çevirdiği mecra, kıyafet renkleri (özellikle siyah) üzerinde yoğunlaşmasına ve yazıyı o çerçevede bitirmesine sebep oluyor. Yazının devamı da şu;
“II-Burjuva Devrimine kadar siyah renginin toplumsal bir karşılığı yoktu. Sadece kadın kıyafetleri değil erkek kıyafetleri de son derece renkli idi. Bu gün beyaz giysiler içinde gördüğümüz doktorlar tafta ve ipek ile astarlanmış pers mavisi ile giyilen kan kırmızı bir kumaşa bürünmüş şekilde hayata karışıyorlardı. Batıda Siyahın aşama aşama yükselişi Rönesans ile başlıyor. Bizde Tanzimat modernleşmesi ile. Fakat 19.Yüzyılın ilk çeyreğine kadar erkekler ve kadınlar renkli giyinmeye devam ediyor. Renkli ve desenli. 1830’larda akşamları giyilen smokin ve frak siyahtı. Ancak erkek kıyafetinde henüz her şey siyahlaşmamıştı. Beyaz ceketler, yelekler ve pantolonlar giyilmeye devam ediyordu. Baudelarie’ye göre Siyah frak, demokrasi ruhunun ve tüm demokratik burjuva sınıfının üniformasıydı. Romantik hüznün modası olarak başlayan siyah renk demokrasinin eşitleyici rengi olmaya 21.yüzyılda da devam edecek mi? Kadın siyasetçiler kırmızı, mor,gece mavisi ceketleri ile bu soruya hayır cevabı vermiyor mu sizce de?
Meraklısı için not: Yukarıda okumuş olduğunuz bilgiler John Harvey’in ‘Siyah Giyen Adamlar’ kitabından.”
Bu insanların kalp ve zihin dünyalarını merak etmemek elde değil. Varlık ve vakıalara baktıklarında bazı şeyler dikkatlerini çekiyor, zihni evrenleri o merkezde yoğunlaşıyor, gayriiradi şekilde o eksende dönüp duruyor, bu zihni hareketliliği de tefekkür faaliyeti zannediyorlar. Fatma Hanım bu yazıda çok ciddi bir meseleyi anlattığını düşünüyor tabii ki, aksi durumda bu yazıyı yazmazdı. Fakat ciddiyetin ne olduğunu bilmiyor veya kendi zihni evrenindeki çalkantıları ciddiye almak gibi bir akıl zafiyeti yaşıyor.
Bu noktada ciddi bir meseleye işaret etmek lazım… Zihni faaliyet ile tefekkür faaliyetini birbirinden tefrik edemeyen akıl bünyesi, insanın zihni evreninde cereyan eden her hadiseyi ciddiye alır çünkü o hadiseler “kendine” aittir. Her insan için, “kendine ait” olan her şey kıymetlidir. Ne var ki, insanın enfüsi dünyasındaki kıymet ile içtimai kıymet ölçüleri aynı değildir. Akl-ı Selim odur ki, enfüsi dünya ile içtimai dünya arasındaki ölçülerin farklılığını anlar, bunlar arasındaki farkları giderir veya lazım olanı lazım olduğu yerde kullanır. Anlaşılan o ki Fatma Hanımın zihni evreni bu konuyu “kıymetli” zannetmiş ve yazmış. Dışarıdan bakınca öyle görünmediğini hatırlatalım istedik.
*
Yazı metnini tenkide tabii tutmadık çünkü metnin tenkit edilecek bir tarafı yok. Köşe doldurmak için yazılmış gevezelik kabilinden bir yazı. Dışarıdan bakınca böyle görünüyor ama içeriden (Fatma hanımın meseleye eğilme ciddiyetine) bakınca çok kıymetliymiş hissi uyanıyor.
Kimse, “Yazının siyakına sibakına bakmak lazım yoksa yanlış anlaşılır, cımbızlama yoluyla bazı kısımları aldığınızda farklı manalar çıkarabilirsiniz” cinsinden itiraza kalkışmasın, Fatma Hanımın yazısının tamamını iktibas ettik, yazı bu kadar. Anlayın gazete köşelerinin nasıl işgal edildiğini… Tabii ki yazının kısalığını uzunluğunu dert etmiyoruz, yazı sadece bir paragraf da olabilir lakin hınca hınç fikir (muhteva) dolu olur, biz de alır başımıza taç ederiz.
Yazının en hoş kısmı ise son cümle; “Meraklısı için not: Yukarıda okumuş olduğunuz bilgiler John Harvey’in ‘Siyah Giyen Adamlar’ kitabından.” Buradan da anlaşılıyor ki yazarımız kitap okuyor, hem de batılı birini… Komikliğe bakın…
Tüm gazetelerde olduğu gibi Yeni Şafak’ta da böyle yazarlar var, gazeteler bu seviyede ve hacimdeki yazarları neden istihdam ederler? Muadil seviyede okuyucuları olduğu için mi?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir