FETHULLAH GÜLENİ ANLAMAK-3-ALLAH ADINA KONUŞMAK…

FETHULLAH GÜLEN’İ ANLAMAK-3-ALLAH ADINA KONUŞMAK…
Son zamanlarda Allah ile tehdit etmek yaygınlaştı, Allah adına konuşmak revaç buldu. Mühim ve hassas bir mevzuu…
İlahi muradın ne olduğuna dair kesin ifadeler kullanmak, kadim müktesebatımızda kerih görülmüş, usul bilmezlik olarak tarif edilmiştir. Allah Azze ve Celle, bazı meselelerde muradını sarih şekilde izhar ve beyan etmiştir. İslam’ın ahkamına dair ölçüler, emirler, nehiyler sarih şekilde beyan buyurulmuş, bu hususta müphem olmak men edilmiştir. Namaz farzdır, ikame etmeyenin mahşerdeki hesabı ve ahiretteki cezası malum ve ağırdır. Bunun gibi Allah Azze ve Celle tarafından sarahaten beyan edilmiş, emredilmiş, ölçülendirilmiş, nasıl ikame edileceği ise Sevgili Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselam tarafından tayin edilmiş olan mevzularda “İlahi Murad” tespit edilmiş haldedir, bunun gibi mevzularda müphemiyet itikadi maraz sebebidir.
Yukarıdan aşağıya doğru inildikçe, İslam’ın sarahatle tayin ettiği ölçülerin oluşturduğu merkezden muhite doğru gidildikçe, muhkemlik yerini müphemiyete bırakır. Sarahaten beyan edilmiş, şekil olarak da tayin edilmiş “sabitler” münakaşa dışı bırakılarak, merkezden muhite, yukarıdan aşağıya, esastan teferruata doğru gidildikçe, “İlahi Murad”ın ne olduğu hususunda net ifadeler kullanılması, İslam ıstılahında “cehalet” tarifine girer. Herhangi bir devirde (mesela bugün), Allah Azze ve Celle’nin dinini ikame etme hususunda bir yol haritası, bir güzergah haritası, bir tatbikat fikri geliştirmek, Allah Azze ve Celle’ye iltica etmekle, bu ruh halini kesintisiz muhafaza etmekle kabildir.
*
Meseleyi mücerret seviyeden daha anlaşılır irtifaya indirmek gerekirse… Bugünün Türkiye’sinde, İslam cemiyetini, Müslüman şahsiyeti inşa etmek için takip edilecek yolun ne olduğu, talim ve terbiye bahsinin mesela dershane mi, okul mu, kurs mu yoksa yeni bir hamleyle medreselerin ihyası yoluyla mı gerçekleştirileceği bahsi, maksada uygunluk, üreteceği fayda, tatbikatındaki kolaylık ve benzeri sebeplerle tercih edilebilir. Saf İslami müessese olmak bakımından medreselerin ihya edilmesi tabii ki tercih edilebilir ama onun inşa sürecini tamamlamasına kadar, özellikle de tüm öğrencilerin gideceği müessese ihtiyacı bakımından okul, dershane, kurs gibi imkanlar değerlendirmeye tabi tutulabilir.
Namaz gibi Allah Azze ve Celle’nin Kitab-ı Keriminde, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhissselatü Vesselam Efendimizin Sünnet-i Seniyyesinde sarahaten emredilen ve nasıl ikame edileceği gösterilen mevzular dışında, mesela dershane gibi tercihe kalmış mevzularda, Allah Azze ve Celle adına konuşmak, karşı çıkanları Allah Azze ve Celle adına tehdit etmek, mahşerde cezalandırılacağını, cehennemde yanacağını söylemek, bunu söyleme inhisarını (tekelini) elinde tutmak, üstelik de mütevazi bir kibir içinde söylemek, ilmi geleneğimizin yerli yerinde olduğu birkaç asır öncesinde, “kapkara bir cehalet” ifadesiyle tarif edilirdi.
*
Müslüman şahsiyetin zihni evreninde bir muhkem saha bir de müphem saha vardır. Muhkem saha iman mevzuudur, müphem saha ise tefekkür alanı… Muhkem saha, sarahaten beyan edilmiş olan emir ve nehiyler ile bunların arasında kalan tavsiyelerden mürekkeptir. Müphem saha ise, daha doğru, daha güzel, daha iyinin, İslami çerçeve içinde (muhkem saha içinde) kalınarak aranacağı akıl ve tefekkür alanıdır. Muhkem sahada tereddüt imana zarar, müphem sahada katiyet ise akla (ve tefekküre) zarar verir. Muhkem sahada tereddüdü telkin eden reformcular ile müphem sahada kesin iddia sahibi ahmaklar arasında kalan Müslüman şahsiyetler, bir taraftan fikir hürriyeti adına muhkem sahayı imha ediyor diğer taraftan iman adına müphem sahayı iptal ediyor. Müphem sahada katiyet ifade eden iddialar aklı ve tefekkürü ortadan kaldırıp robotik kişilikler (şahsiyet değil) imal ederken, buna tepki olarak doğan akılcılar ise muhkem sahaya, filin züccaciye dükkanına girmesi gibi dalıyor ve imanı zedeliyor. Müslüman şahsiyet terkibinin ne olduğu ve nasıl inşa edileceği meselesi, “başlık” olarak bile gündeme gelmediği için, hiçbir ölçü, hiçbir sınır, hiçbir mikyas kalmadı. Fikir hürriyeti tam bir serkeşlik, iman ve sadakat ise robotik kişilik olarak orta yerde geziniyor.
Müslüman fikir ve ilim adamlarının bile “Müslüman şahsiyet” tarifi yok. Herkes el yordamıyla bir şeyler geveliyor, karanlığa kurşun sıkıyor, başı kesilmiş horoz gibi savruluyor. Böyle bir keşmekeşte, herkes fili bir tarafından tutarak (meşhur körler misali) bir tarif yapmaya çalışıyor. Keşmekeş, her şeyin istismar edilebileceği bir vasat demektir, mikyas olmayınca herkes kendini İslam üzerinden ve onun tek hakimi (haşa) gibi konuşuyor. Öyle ki Allah Azze ve Celle adına tehditler savuruyor, O’nun muradı ilahisinin ne olduğunu bildiğini iddialı ve kati ifadelerle beyan ediyor.
*
Zaman gazetesi yazarlarından Ahmet Turan Alkan, Radikal gazetesine verdiği bir mülakatta, “Yani ben laiklikten yanayım çünkü Cenab-ı Hak da öyle isterdi” diyecek kadar “muhkem saha” hilafına hezeyanlarını saçmasına rağmen gazetede yazmaya devam ediyor. Fethullah Gülen, muhkem saha hilafına laf eden adamı gazetesinde yazdırmaya devam ediyor ve bu lafın ne manaya geldiğine dair hiçbir açıklama yapmıyor. Muhkem saha muhafaza altına alınmıyor, bu umursanmıyor, müdafaa hattı bu sahanın sınırlarında kurulmuyor. Muhkem sahanın sınırları kendi gazetesinde ve kendi yazarları tarafından delik deşik ediliyor, “mukaddes emanet” ağır taarruza uğruyor, Fethullah Gülen bunları umursamıyor, hiçbir açıklama yapmıyor.
Buna mukabil, müphem sahaya ait bir meselenin arkasına cemaat tarihindeki en büyük yığınağı yapıyor, en şiddetli mücadeleyi yürütüyor. Dershane meselesi, müphem sahaya yani tefekkür sahasına ait değil midir? Dershane meselesini muhkem alana çekecek kadar anlayış kayması mı yaşıyor? Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, Uhud gazası müzakarelerinde, kendi reyi hilafına ortaya çıkan sahabe görüşünü tatbik etmemiş miydi? Savaşın nasıl ve nerede yapılacağı, tefekkür alanına ait olduğu için, sahabenin görüşünü kabul etmemiş miydi? Efendimiz, sahabenin görüşünün yanlış olduğunu bilmiyor muydu? Bildiği halde, tefekkür alanına ait bir mevzuda, istişarenin ehemmiyetini göstermek için, kendi reyinin hilafına olan sahabe görüşünü kabul ettiği halde, dershane meselesi Uhud savaşından daha mı mühimdir ki muhkem alana ait bir mevzuu gibi “direniş çağrısı” yapılmaktadır?
Fethullah Gülen son günlerde herkul.org sitesinde yayınlanan bazı sohbetlerinde, sınırı aşmadı mı? Herkul.org sitesinde 27.11.2013 tarihinde yayınlanan, “Fırtınalar, Savrulmalar ve Hakta Sebat” başlıklı sohbetinde şunları söylüyor;
“Doğru ve makul olanda ısrar etmek lazım. Doğruda ısrar etmemek, bâtıla meyletmek demektir. “Yıkalım bu okulları.” Bâtıl bu!.. “Açılımı durduralım.” Bâtıl bu!.. Allah hesabını sorar. Sana ait bir şey değil ki, emanet bu!.. Buna karşı alakasız kalamazsınız; bu, hakka karşı alakasız kalma demektir; müdafaa edeceksiniz bunu, üslubunuzdan taviz vermeden mutlaka müdafaa edeceksiniz.”
“Doğruda ısrar etmemek, batıla meyletmek demektir” ifadesi, dershane meselesini “müphem sahadan” çıkarıp, “muhkem sahaya” nakletmiş olmuyor mu? Bunun açıklanması gerekiyor, biz bu meselenin neresini anlamıyoruz? Dershane meselesi, daha doğrunun, daha güzelin, daha iyinin aranacağı tefekkür alanı değil midir? Bu mesele hak ve batıl denklemi içine nasıl alınabilir? İslam’ı bizden çok daha fazla bilen Fethullah Gülen’in, bu sorunun cevabını vermesi gerekiyor. Dershane meselesi, Uhud gazasından daha mühim midir ki arkasında dehşetengiz bir yığınak yapıyor?
Aynı sohbetten şu ifadelere bakın;
“Bir sarrafın bir altın ve gümüşü bir potada eritip altını gümüşten ayırması gibi, Allah da sizi hasınızı, hamınızdan ayırmak için imtihan eder. Cenab-ı Hak, temizleri, pakları ayırsın diye yapıyor bunu. (…) Duruyor musun yerinde, kaytarıyor musun, yan çiziyor musun? ‘Ben de ehl-i dünya gibi dünyaya meyledeyim, şirin görüneyim, birileriyle aynı çizgide olayım, zevk u safa içinde hayatımı sürdüreyim, belli makamlara, mansıplara, payelere bağlayayım’ filan.. Allah böyle imtihan eder sizi. Kayıyor musun, kaymıyor musun; dünyaya meylediyor musun, etmiyor musun?.”
Doğru, Allah kullarını imtihan eder. Ama İsrail karşısındaki imtihanı, “otoriteden izin almalılar” diye “savuşturan”, o imtihan hala devam etmesine rağmen, imtihana girmeyen Fethullah Gülen, Müslümanlar karşısında, tefekkür alanına giren bir meselede, istişare ve ittifaktan ısrarla ve inatla uzak duruyor ve çetin bir mücadele yürütüyor. Evet… Allah Azze ve Celle kullarını imtihan ediyor, ne var ki bu imtihana Fethullah Gülen de dahildir, mütevazı kibirle, imtihan kağıtlarını okuma mevkiinde oturduğu zannını ancak kendi cemaatine enjekte edebilir.
*
Herkul.org sitesinde 29.11.2013 tarihinde yayınlanan, “2004 MGK Kararı Hakkında Hüsn-ü Zan Kolum Kanadım Kırıldı” başlıklı sohbet metninde ise meseleyi kendi penceresinden pekiştiriyor.
“Eğer bunlar yok da, kendi toplum değerlerinize doğru bir yürüyüş varsa burada, kendi ruh ve mana köklerinden gelen bir hakikatleri canlandırma, filizlendirme varsa şayet, bu haktır; bundan dönme nâhak bir şey olur. Hakk’a karşı saygısızlık olur. O zaman böyle bir mevzuyu müdafaa etmede susmak dilsiz şeytanlıktır. Onlar size öyle diyeceklerdir, siz de bu haksa şayet bunun karşısında susmak dilsiz şeytanlıktır.”
“Zulüm karşısında susan dilsiz şeytandır” Hadis-i Şerifini, İsrail’in onlarca yıldır yaptığı zulüm karşısında hatırlamamak, buna mukabil bir Müslüman hükümet karşısında ve dershane gibi bir meselede hatırlamak, sürekli tekrar etmek, bununla cemaatine ayar vermek, hangi ruh halinin eseridir? Bu bahsi açmamızın sebebi, kamuoyunda binlerce kez ifade edilen bir tezadı tekrarlamak değil, bir alim seviyesindeki kişinin, ruh ve kalp dünyasını merak etmektir. İsrail’in zulüm yaptığını ahmaklık seviyesindeki bir zeka sahibinin bile anlamasına rağmen, Fethullah Gülen’in o konuda tek kelam etmemesi, aksine İsrail’e karşı mücadele eden Müslümanlara ayar çekmesi, nasıl bir ruhun, nasıl bir kalbin, nasıl bir aklın eseridir? Bunu merak etmememiz mi gerekiyor? Bunlar itham değil, sağlam sorulardır, Fethullah Gülen nezdinde cevabını bekliyor.
Bu soruları cevaplamadan, kendisi aleyhindeki kanaatleri, mesela CIA veya Mossad’a çalıştığına dair düşünceleri dillendiren insanları suçlayamaz. İnsanların kendi hakkında su-i zanda bulunduğunu söylüyor, bununla Müslümanları itham ediyor, bir saniye olsun bu zanların sebebinin kendisi olduğunu neden düşünmüyor? Bunları merak etmemeli miyiz? Kimiz biz, et ve kemikten üretilen robotlar mı?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir