FETHULLAH GÜLEN’İ ANLAMAK-5-“MÜMİN MÜSTEŞRİK Mİ?”

FETHULLAH GÜLEN’İ ANLAMAK-5-FETHULLAH GÜLEN “MÜMİN MÜŞTEŞRİK Mİ?”
Başlıktaki ifade, soru da olsa çok ağır, böyle bir ithamda bulunmaktan imtina ederiz. Takip edenlerin anladığı üzere bu yazı serisi, itham etmekten ziyade soru sormak üzere kurulmuştur. Yapmaya çalıştığımız iş soru sormak, soru sormamızın sebebi de, yine farkedileceği üzere meseleyi anlamak… Her iddia sahibi (her hareket lideri, her hamle sahibi) iddiasını, halini, hareketini, tavrını, istikametini izah etmek zorundadır. Hiç kimse ve hiçbir gurup, ben bildiğimi yaparım, anlayan anlasın, anlamayan anlamasın diyemez, kendini, varlığını, sebeplerini, yönünü izah etmekle mükelleftir.
Her müminin adabı dairesinde birbirini sorgulama (hesaba çekme) hakkı var. Çünkü her mümin diğer müminlerin imanlarından da mesuldür, yanlışlarından da mesuldür. Bu mesuliyet, çoğu zaman doğruyu teyit ve taltif, yanlışı teşhis ve ikaz ile yerine getirilmiş olur. Doğruyu teyit ve taltif, yanlışı teşhis ve tekzip etmek için “anlamak” gerekir. Anlamak yolu ise sormak, sorgulamak, eksikleri ve tezatları izaha davet etmektir.
Bir hareket, kendine yönelen ithamları veya varlığına dair kamuoyunda meydana gelen tereddütleri izah etmeden, kendisine karşı olanları tenkit edemez, yanlarında yer almayı teklif edemez. İzahsız ve fikirsiz hiçbir şey olmaz. Bizim robot olmadığımızı veya ülkede robotlaştıramadıkları insanların bulunduğunu bilmeleri gerekiyor. Robotlaşmayanların ciddi bir sorgulama yapacağını, çünkü anlama fiilinin zorlu bir iş olduğunu unutmamaları lazım.
*
Türkiye’de derinleşmiş, yerleşmiş ve yaygınlaşmış bir tefekkür hastalığı var. Hiç kimse ve hiçbir gurup, kendisine yöneltilen ithamları izah etmiyor, kendisine yöneltilen soruları cevaplamıyor, varlığında zuhur eden tezatları açıklamıyor, sadece karşı tarafı itham ediyor, karşı tarafa soru soruyor, karşı tarafı tahkir ediyor. Bu hastalık ülkenin umumuna sirayet etmiş durumda, sadece Müslümanlar değil, Kemalistler de böyle, ırkçılar da böyle, milliyetçiler de böyle, liberaller de böyle, solcular da böyle ila ahir… Her siyasi görüş mensupları böyle ama bu hal Müslümana yakışmıyor. Müslümanların bariz hususiyetlerinden biri olan hakperestlik, başkalarını itham etmeden önce kendini hesaba çekme hassasiyetidir. İslam gibi bir kaynağa sahip olup da, fikir ve adalet gibi bir kıymete sahip olmamak aklı patlatacak cinsten bir aymazlıktır. Fikir, kendinizi izah etmektir, adalet başkasından önce kendinizi hesaba çekmektir. Bu sebeple, her insan ve gurup, başkalarını tenkit ve itham etmeden önce nefs muhasebesini yapmalı değil midir?
Ciddiyetsiz insanların ithamlarını ve sorularını muhatap almamak anlaşılabilir. Ama ciddi insanların ciddi sorularını dikkate almamak, ciddiyetin kaybına yol açar. Ciddiyet ve tabii ki vakar, fikrin mahfazasıdır, ciddiyet yoksa fikir intihar eder.
Fethullah Gülen ve cemaati, kendilerine yöneltilen ciddi soruları cevaplamıyorlar, bundan ısrarla kaçınıyorlar. Mevzileri muhkem olmadığından dolayı olsa gerek, sürekli saldırıyorlar. Muhataplarını kendi mevzilerinde karşılayamıyorlar, zira fikri karargahları zayıf ve tezatlarla dolu. Muhataplarını mevzilerinde kabul ederlerse, karargahlarının sayısız tezatlarla dolu olduğunun görüleceğinden korkuyor olmalılar.
Gerçekten böyle midir, yoksa bize mi böyle görünüyor? Cevaplama cesaretini gösteremedikleri için bu sorunun cevabını net bir şekilde alamıyoruz, cevap alamayınca da kendi kanaatlerimizle baş başa kalıyoruz. Bu durumda da diyorlar ki, kendi indi görüşlerinize göre karar veriyorsunuz. Tamam da kardeşim, varlığını izah edemiyorsun, sorulara cevap vermiyorsun, tenkitleri görmezden geliyorsun. Senin doğru mu yanlış mı olduğunu anlamamız için mahşeri mi bekleyeceğiz? Kendi halinde bir kişi veya küçük bir gurup olsan mahşeri beklemekte bir beis görmeyiz de, binlerce insanı etkiliyorsun, yanlış yapıyorsan bu kadar insanı peşinden sürüklüyorsun. Müminin mesuliyeti bu durumu seyretmek midir?
*
Bu dibaceden sonra yazının başlığına gelebiliriz.
Türkiye son yıllarda bir kısmı eski, bir kısmı nevzuhur olan insan tipleriyle tanıştı. Mealciler gibi, vehhabiler gibi, Şiiler gibi, Selefiler gibi guruplar, İslam’ın on dört asırlık irfan ve medeniyet müktesebatını yok saymak, imha etmek, tereddüt oluşturmak gibi vazifeler edindiler. Bu gurupların her biri farklı yaklaşım ve anlayışa sahip olsalar da, müşterek hususiyetleri Kur’an-ı Kerimi önce Sünnet-i Seniyye’den, sonra da İslami ilimlerden (özellikle de usul ilimlerinden) tecrit etmektir. Hadis-i Şerif ve Sünnet’i Seniyyeden tecrit edilen Kur’an-ı Kerim, insan ve hayat ile irtibatı kesilmiş, peygambersizleştirilmiş bir dinin kitabı haline gelir. Bunun nasıl bir ahmaklık olduğunu on dört asırlık müktesebat binlerce ciltlik eser ile izah etmişti ama bu adamlar müktesebatı okumadığı için, (belki de ahmaklıklarına ayna olmaması için okumuyorlar) anlamıyorlar. On dört asırdır, sayısız deha tarafından izah edilmiş bir sapkınlığı yeniden izah etmek zorunda kalmanın adı, Şiilik, Selefilik, Reformculuk, Mealcilik, Vehhabilik oldu.
Bunların bahsi uzun, sitemizde yüzlerce yazı var, onlara bakılabilir lakin üzerinde durmamız gereken mühim noktalardan birisi şu; bunların bir kısmı, farkına varmadan “mümin müsteşrik” sıfatını kuşandılar. Şarkiyatçıların Türkiye’deki en büyük hamlesi, Kemalist devrimlerdir, bu devrimlerle bu milletin dini ve tarihi ile arasında perde çektiler. Kemalist devrimlerin başarısız olduğunun anlaşıldığı ve yeniden İslami uyanışın başladığı seksenli yıllarda, Müslümanların tarihi ve müktesebatı ile irtibatını kesme vazifesi mealciler ve benzer güruha düştü. Artık batı şarkiyat araştırmalarına eskisi gibi kaynak ayırmıyor zira yerli şarkiyatçılarımız yetişti. Müslüman ağızlar, Kemalistlerin kullandığı dili, İslami ıstılahlarla tekrarlamaya başladı, tarihimizdeki tüm ilmi, fikri ve medeni müktesebatımızı bir kalemde çizdi.
Fakat bunlar o kadar açık şekilde yoldan çıkmışlardı ki, Anadolu’nun yer yer hurafelerle bezenmiş kültürü karşısında bile kayaya çarptılar ve kısa bir müddet gelişmenin ardından hızla gerilemeye ve yok olmaya başladılar. Anadolu’daki halk irfanı bile bunların yanlış olduğunu anladı ve kendi hallerine bıraktı, hayatlarına da karıştırmadı. Onlardan geriye kalanlar ise hala, “Kur’an’dan bahsetmemize rağmen neden bize itibar etmiyorlar” diye kafalarını taşa vuruyorlar.
*
Fethullah Gülen yeni ve bambaşka bir misal… Onda, Mustafa İslamoğlu’nun sığlığı yok. Onda Şiilerin siyasi husumeti sapık bir itikada tahvil etmedeki ahmaklığı yok. Onda, Selefilerin müktesebat katliamı yok. Konuşmaya başladığında “usul” üzere konuşuyor, müktesebata sadakatini her defasında tekrarlıyor, ilmi teçhizatındaki zenginlik ile göz kamaştırıyor. Bu, gerçekten başka ve yeni bir örnek…
Fethullah Gülen, nazari (ilmi) çerçevede konuştuğu müddetçe müktesebata sadık bir profil çiziyor ama mesele hareket, tatbikat, tavır alış gibi ameli noktalara geldiğinde hızlı şekilde manevra yapıyor. İsrail’i “otorite” olarak kabul edecek ve ona karşı gelmenin yanlış olduğunu söyleyecek mikyası, ölçüyü nereden bulduğunu bilmiyoruz ama buna mukabil Akparti hükümetini “otorite” olarak kabul etmeyen ve ona karşı gelmenin doğru olduğunu söyleyen yaklaşımını da anlamıyoruz. Allah Azze ve Celle’nin sarih emirlerinden olan tesettürü “füruattan” kabul etmesine rağmen, dershane meselesinin füruattan olmadığını gösteren bir tavır takınmasını anlamamızı beklemesi ilginç… “Mütevazı kibir” edasıyla, “bazılarının usul ilmini bilmediğini, bilemeyebileceğini” söylüyor, buna eyvallah, bilmeyebilir. Buraya kadar tamam ama sen hangi kitabı okuyorsun da, dershane meselesinden “hak-batıl” mücadelesi çıkarabiliyorsun ve direniş tavsiye ediyorsun.
İlminle insanları avlayıp, hareketin ile onları yanlış istikamete sevkediyor olmayasın? Yani Fethullah Gülen, sorumuz şu; yeni bir “mümin müsteşrik” örneği ile mi karşı karşıyayız? Böyle bir ithamda bulunmadığımızı yazının başında söylemiştik fakat ithamda bulunmuyor olmamız, soru sormamıza mani değil, soru ortada, cevap verip vermemek sizin bileceğiniz iş…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir