FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-15-NEFS AHLAKININ ŞAHİKASI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-15-NEFS AHLAKININ ŞAHİKASI

Ahlak meselesinin sadece “ahlak” başlığı altında tetkik edilmesi, bugünün dil ve ıstılah kaosunda meseleyi anlamayı imkansız kılıyor. Ateist birisi de çıkıyor ve ahlaktan bahsediyor, oysa onun bahsettiği ölçüler bizim (Müslümanlar) için tam bir ahlaksızlık ifadesi. Diğer taraftan kelimeler ve mefhumlar, zaman içinde mana erozyonuna uğruyor ve merkezinden ve kaynağından kopuyor, günün kültürel değerler sistemi içinde başka manalar ifade etmeye başlıyor. İslam irfanının “ıstılah haritasının” unutulduğu ve ona ulaşmanın da imkansıza yakın bir zorluk arzettiği bugün, mefhumları tetkik ederken, ana kaynağına ve ölçüsüne irtibatlayacak tavsifler elzem hale geldi. Istılah haritamızın yerli yerinde olduğu, cemiyetin olmasa bile münevver camianın anlayış çerçevesinde bulunduğu zamanlarda “ahlak” dendiğinde ne kastediliyorsa, o maksadı ifade etmek için bugün başına bir sıfat ekleme ihtiyacı hasıl oldu.

İslam irfanının “ıstılah haritasına” ulaşmanın zorlaşması, aynı zamanda ona ulaşmayı ihtiyaç olmaktan da çıkardı. Bir taraftan ıstılah haritamızı kaybettik, diğer taraftan sanki ıstılah haritası yerindeymiş, herkes biliyor ve anlıyormuş gibi ıstılahları hoyratça, ucuzca, kolayca kullanıyoruz. Bu hal, en geniş ve derin manada istismarın önünü açıyor, hatta istismara davetiye çıkarıyor.

Istılah haritamız elimizin altında olmadığı, ona vukufiyetimiz bulunmadığı için, maksadımızı doğru ifade edemiyor, muhatap tarafından da doğru anlaşılamıyoruz. Herkes aynı kelimelerle konuşmasına rağmen birbirini anlamıyor, zira ıstılah haritası meselesi unutuldu ve ıstılahların mana hacmi ve merkezi ortadan kalktı. Mana haritası (ıstılah haritası da denilebilir) kaybolunca, her mefhum, her ağızda farklı manalarda kullanılmaya başlandı ve bir fikir kaosu doğdu.

En sık ve yoğun kullanılan ıstılahlar, en fazla tağyir ve tahribe uğrayanlardır. Bir mefhumun kullanılma kesafeti, günlük gelişmelerden ve kültürel değişmelerden en fazla müteessir olmasını kaçınılmaz kılıyor. Ahlak mefhumu bu tesire en fazla maruz kalan talihsizlerin başında geliyor.

*
Ahlak mefhumunu aslına irca etmek, kaynağına raptetmek, merkezine bağlamak için yapılması gereken en umumi tasnif ve bu tasnife uygun tavsif, “ruhi ahlak” ve “nefsi ahlak”tır. İslam, insanda ruha hitap eder, nefsi ise belli bir çerçeveye alır, ihtiyaçlarını tespit edilmiş kaideler ve sınırlar içinde karşılar ama asla insan iç aleminin merkezi haline getirmez. Bu manada Müslümanın ahlakı, “ruhi ahlak” olmalıdır. İslam, tüm kaynaklarında “ahlak” dediğinde ruhi ahlaktan bahseder, zaten hayat dediğinde de ruhi hayatı yani merkezi ruh olan hayatı kasteder.

Ruhi ahlak-nefsi ahlak tasnifi, aynı zamanda “ahlakın kaynağı nedir?” sorusunun umumi cevabıdır. Özellikle de “ladini alanda ahlak olur mu?” sorusunun cevabı da burada gizlidir. Ateistlerin veya o noktaya kadar varmamış ladini bir hayat anlayışını tercih edenlerin, “ahlakın tek kaynağı din değildir” türünden iddialarının da en ciddi tenkit ve cevabı burada gizlidir.

Ruhi ahlak-nefsi ahlak tasnifi aynı zamanda ahlak meselesinin insan derinliğindeki kaynağını ve varlık ve insan telakkisini (hem ontoloji hem epistemoloji cihetinden) tetkik etme imkanı verir. Bir dinin veya dünya görüşünün sunduğu hayata dair kaideler manzumesi olan ahlak, kitapta kalmayacak ve insanın ruhi-kalbi derinlikleri ile zihni akli evrenine kadar inecek, orada bir şahsiyet inşa edecekse (ki böyledir), kitaptaki kaynakla beraber insan terkibindeki kaynağını da tespit ve idrak etmemiz gerekiyor. Kitaptaki kaideler yekunu, insanın kalbi-ruhi ve zihni-akli evrenlerine nasıl girer, orada hangi unsur ve merkezlere yerleşir, yerleşmelidir türünden soruların cevabı verilmemişse, kitap insana, insan da kitaba bakar durur, bugün olduğu gibi…

*
Nefsin tabiatını çözemeyenler nefs ve ruh ahlakını anlamazlar. Nefsin tabiatını idrak etmek için derinliğine tefekkür gerekir ama bu tefekkür herhangi bir tefekküre benzemez. İnsanın kendi deruni tarafını tefekkür mevzuu yapabilmesi, tefekkür çeşitlerinin en zorudur.

İnsanın kendini anlaması neden zor? Çünkü idrak edenle idrak edilen aynileşmektedir. Malumdur ki idrak denklemi, idrak eden ile idrak edilenin, belli bir malzeme (bilgi, tecrübe ve sair) bir araya gelmesiyle kurulur. İdrak eden ile idrak edilenin birbirinden farklı iki varlık olması halinde idrak (tefekkür) faaliyeti için “alan” mevcuttur. İnsan kendi dışındaki bir varlığı idrak etmek istediğinde, tefekkür faaliyeti için saha ve malzeme temini daha kolaydır. Buna mukabil, kişi kendini idrak etmek istediğinde, anlayan ile anlaşılan aynı varlık olduğu için, tefekkür faaliyetinin ihtiyaç duyduğu alan sıfıra yaklaşır. Bu sebeple düşünce sıkışır ve boğulur. Bu durumda idrak faaliyeti için ihtiyaç duyulan “alan”, genişliğine değil, derinliğine doğru elde edilebilir, bunun içinde insandaki tefekkür ve idrak istidadının çok yüksek ve keskin olması gerekir. Bu sebeple olmalı, “kendini bilen rabbini bilir” ölçüsü, çok tekrar edilmesine rağmen en az anlaşılan hikmet deposu olarak kalmaktadır.

İnsan (süje), diğer varlıkları (obje) daha kolay idrak eder ama idrak eden ile idrak edilenin her ikisi de kendisi (süje) olduğunda değme fikir adamı tökezler. Bu sebeple “insan” ile ilgili fikir üretmek, eser vermek fevkalade zordur ve azdır.

İnsanın kendini anlaması, idrak edenin idrak edilmesi manasına geldiği için, idrakin idrakidir. İdrak bahsinin ne olduğuna dair bir makalenin bile bulunmadığı bir ülkede, “idrakin idraki” ile ilgilenen birilerinin olmasını beklemek saflık olsa gerek. İşte derin istismarların olduğu sahalardan birisi…

Ruh, nefs, akıl, irade, tefekkür, kalp, zihin, vicdan, hafıza, zeka ila ahir gibi meseleler hakkında tek eserin olmadığı, ıstılahın (literatürün) bulunmadığı günümüz Türkiye’sinde, bir insanın fikir ve beyanlarının, hal ve hareketlerinin, tavır ve edalarının nefisten mi yoksa ruhtan mı kaynaklandığını bilmek nasıl mümkün olabilir? Derin idrak yoksa insan ve ahlak ancak şekle mahkum olur ki, mesela tevazu maskeli kibri anlamak asla mümkün değildir.

*
Fethullah Gülen, bir taraftan İslam ıstılah haritasını kaybettiğimiz bir vasatta İslami mefhumları istediği gibi kullanıyor, istediği tarafa çekiyor, istediği gibi eğip büküyor ve nihayet istediği gibi istismar ediyor. Diğer taraftan, derin idrak sahibi insan sarraflarının bulunmadığı bir vasatta, “hikmet”in şeklini sergileyerek itibar ve iktidar sahibi oluyor.

Kalp mütehassısları olan tasavvuf ehli, meselenin şekline itibar etmediği, şekliyle ikna olmadığı, müşahede marifetiyle kalb dünyasındaki marazları bilmesi bir tarafa, tahlil ve tetkiklerinin derinliği karşısında Fethullah Gülen’in bir aktör edasıyla oyun oynadığını görmesi, neden yanında olmadıklarını gösteren en büyük delildir.

Fethullah Gülen ve başında bulunduğu ihanet örgütü üyelerinin, “neden alimler, şeyhler, kanaat önderleri bizi desteklemiyor?” yollu şikayet ve itirazları, meseleyi tüm çıplaklığı ile izah ediyor. Kendilerinden başka bir Müslümanın, hele de alim, şeyh, fikir adamı gibi Müslümanların desteklerini alamamaları, hal ve hareketlerinden zuhur eden mananın çıplak nefs olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Fethullah Gülen’den, ihanet örgütünün eğitim kurumlarında özel eğitimden geçmiş olanların dışında bir Müslümanın bile etkilenmiyor olması, adamın, kaskatı bir “nefs heykeli” olduğunu göstermesine kafi bir delildir.

“Özel eğitim” metoduyla “şeytanın yolu” bile insanların zihin dünyasına yerleştirilebilmekte ve kabulü sağlanabilmektedir. Meselenin kritik noktası, sizin eğitiminizden geçmemiş Müslümanların da sizden az ya da çok etkilenmesidir. Size bağlanacak kadar etkilenmesi gerekmez ama en azından size hürmet edecek kadar etkilenmesi, şahsiyetiniz hakkında ciddi bir delildir.

Bir insan, kendi iktidarını tanıyan (kendine itaat yemini eden) kişilere karşı mütevazı tavırlar sergileyebilir. Bu tavır tevazu değil, iktidarının emniyette olmasından (iktidarının muhatabı tarafından tanınmasından) kaynaklanan sükunet halidir. Tevazu, iktidarını ve itibarını tanımayan, bununla birlikte hürmetsizlik de yapmayan bir insana (mesela bir Müslümana) karşı kibirlenmemektir. Fethullah Gülen’in tevazuu sahibi olup olmadığı, kendi cemaati dışındaki insanlara karşı kibirlenip kibirlenmemesiyle anlaşılır.

Güçlü kafirlere karşı tevazu tavırları sergilemek, hele de o kafirler Müslümanlara ve insanlara zulmediyorsa, tevazu değil şahsiyetsizliktir, bu hal kasıtlıysa ihanettir. Güçlü ve zalim kafirlere karşı tevazu sahnelerini ritüel haline getiren birisi, zayıf Müslümanlara karşı kibir ve şiddet gösteriyorsa, en azından ahlaki manada İslam ile irtibatını tamamen kesmiş demektir. İsrail ve onun zulmüne karşı “direnmeyen” bir adamın, Müslüman bir hükümete savaş açmasının hiçbir şekilde İslami izahı yoktur.

*
Nefsin tabiatı kibirlenmeye mütemayildir ama güçlü olduğunda kibirlenir. İnsan zayıf olduğunda, yani imkan bulamadığında nefs eğilir bükülür, her türlü şahsiyetsizliğe katlanır. Oysa ruh, her neye inanıyorsa o istikamette, merkezinde olduğu insan zayıf da olsa güçlü de olsa direnir. Ruh eğilip bükülmez, iman istikametinde istikrarlı şekilde yürür. Müslüman şahsiyetin ruhu, zalim ve kafirler karşısında asla eğilmez, tam olarak Gazze’deki yiğitler gibi… Oysa nefs, güçlü karşısında eğilir, bunun adına da tevazu der ama zayıf karşısında kibirlenir.

Bugünün Müslümanları için iki adet misal var ki, hakikati anlamak için kendilerine sunulmuş fevkalade bir “ihsan”dır. Birisi Gazze, diğeri Fethullah Gülen ve ihanet örgütü… Gazze “ruhi ahlak”ın çelikten numunesi, Fethullah Gülen ise “nefs ahlakı”nın çamurdan heykelidir. Meseleyi derinliğine idrak edemeyenler bu iki misali unutmasınlar. Her iki misal de, kendi ufkunun kutup yıldızı gibidir, nefs ahlakının ne olduğunu Fethullah Gülen’e, ruhi ahlakın ne olduğunu Gazze’ye bakarak anlayabilirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir