FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-4-KEŞİF Mİ KELAM MI?

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-4-KEŞİF Mİ KELAM MI?

“Kalbin zümrüt tepeleri” isimli eserin mevzuları, kahir ekseriyetle “keşif” mevzuudur. Tasavvuf ehli, bu meseleler hakkında kelam etmekten imtina etmişler, meselenin kelam bahsi olmadığını söylemişlerdir. Velayet sahibi zevat-ı kiramın çok az kısmı (istisna sayılacak kadar az) meseleyi kelama dökmüş, onların da kahir ekseriyeti, mevzuun yanlış anlaşılmalarını tashih maksadı gütmüştür. İstisnanın istisnası kabilinden bir kısmı ise yazmış ve konuşmuş, onların beyanından da İslam’ın varlık ve insan telakkisi zuhur etmiş, bu vesileyle tevhid bahsi de muhkem bir çerçeveye kavuşmuştur.

Tasavvufun ilk ölçüsü edeptir. Edebin en sarih tarifi ise (girift tarifleri de var) haddini bilmektir. Kalem ehlinin haddini bilmesi gereken ilk mevzu ise “keşif” sahasına, yani “ilm-i ledün” alanına girmemesidir. Fethullah Gülen’in “Kalbin zümrüt tepeleri” isimli eseriyle alakalı yapılacak ilk tespit, haddini aşmış bir edepsiz olduğudur.

Kelam ehlinin bu mevzularla edepli şekilde ilgilenmesinin tek yolu, tasavvuf ehlinin bu meseleler hakkındaki beyanlarından hareketle tevhidi anlama çabasıdır. Tevhidi, ona bağlı olarak varlık telakkisini, insan telakkisini, hayat telakkisini anlama çabasından başka her türlü tavır ve eda, kelam ehli için haddi aşan bir edepsizlik numunesidir. Edebe riayet eden kelam ehli, tarih boyunca bu meselelerle, keşif ve müşahedelerden hareketle kelam çerçevesinde bir dünya görüşü inşa etmek için ilgilenmiştir.

Tasavvuf havzasında zuhur eden tevil ve izahı imkansız meseleleri tashih vazifesi ise kelam ehline değil, “veli-alim” şeklinde tesmiye edebileceğimiz, hem medreseyi hem de tasavvufu temsil liyakatindeki zatlara ait olmuştur. İmam-ı Gazali Hazretleri, İmam-ı Rabbani Hazretleri, Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleri gibi, ilim ve tasavvuf mecralarının her ikisini de zirvede temsil edenler, hem medreselerdeki hem de tekkelerdeki sınır ihlallerini teşhis ve ölçüyü ikame etmiş, ümmet ve ümmetin alim ve velileri de onların görüşlerini kabul etmişlerdir.

*
Fethullah Gülen, keşif ve müşahede sahasına kelam ile girmek gibi bir haddini bilmezlik yaptığı gibi, o sahada beyan edilmiş muhtevayı da kendince tashih etmek gibi ikinci edepsizliği yapıyor. Muhalfarz dünyanın en büyük ilim adamı olsa bile, tasavvuf ilmi, kendisinin de kitapta sürekli tekrarladığı üzere, bir mürşit tasarrufu altında ve “seyr-ü süluk” güzergahında ancak tahsil edilebilir. Dört ciltlik kitabın birkaç yeri hariç tamamında meseleye vakıf olduğu zannını uyandırıyor ve hükümler veriyor. Hakkını teslim etmek için kaydedelim ki, umumiyetle nakil yapıyor, bazı yerlerde kendinin vakıf olmadığını beyan ediyor ama umumiyetle de meseleye hakim olduğu vehmini okuyucunun zihnine ve aklına zerkediyor.

Keşif ve müşahede bahislerinde söz söylemek için ehl-i keşif olmak şart. Ehl-i Keşif olmanın yolu ise kadimden beri malum ve sabit. Tasavvuftaki tarikat kollarından hangisine mensup, hangi silsileye ait, hangi şeyhe mürid olduğunu açıklamayan Fethullah Gülen, İmam-ı Rabbani Hazretleri, Şeyh-i Ekber Hazretleri, Şah-ı Nakşibend Hazretleri, Abdülkadir Geylani Hazretleri gibi zevat-ı kiramın bulunduğu bir sahaya, nesepsiz şekilde (tasavvuf silsilesi olmaksızın) paraşütle iniyor ve hepsiyle ilgili hükümler veriyor. Ne münasebet? Ne alaka? Ne hakla? Hangi salahiyetle?

Bir fikir ve ilim adamının ilk yapması gereken iş, kendini (sahasını ve sınırlarını) tarif etmesidir. Sen kimsin, hangi sahada salahiyet sahibisin? Salahiyet ve teçhizatını nasıl edindin? Fethullah Gülen, kendisiyle ilgili bir şey söylemeden, tarihi şahsiyetlerin hayatları, görüşleri, müşahedeleri ile ilgili “tam salahiyet” ile rey beyan ediyor. Hileye bakın, böylece tamamının fevkında, tamamından salahiyetli, tamamını hesaba çekecek bir makama destursuz şekilde oturuyor. Bunu o kadar sinsice yapıyor ki, eser baştan sona “hürmet” ifadeleriyle dolu ama kendini tarif etmeksizin hürmet gösterdiği tüm zevatın görüşleri (fikirleri) hakkında hükümler veriyor. Yer yer tevazu ifadeleriyle “fakir bu konuyu anlamaz” türünden beyanlarda bulunsa da, kendini tarif ve yerini tayin etmediği için, okuyucunun nazarında, bahsi edilen tüm şahsiyetlerin üstünde bir makam sahibi olduğu vehmi üretiyor.

*
Fethullah Gülen’in kitabında kullandığı dil ve üslup, “hal ehlinin” değil, “kelam ehlinin” dil ve üslubudur. Hal ehlinin dil ve üslubu, keşfin ve müşahedenin yani şahit olanın dili ve üslubudur. Kelam ehlinin dil ve üslubu ise, ne kadar ihtimam gösterirse göstersin, ne kadar maharet sergilerse sergilesin, ne kadar fikir hilesi yaparsa yapsın, rivayet ve nakil kokar.

Fethullah Gülen, eserinin ikinci cildinin “Fenafillah” başlığı altındaki şu ifadelerinde üslubunun sırrını ifşa ediyor;

“Bundan öte bir adım daha atabildiği takdirde o, zatıyla, sıfatlarıyla, beşeri bütün hususiyetleriyle umum varlığın, Allah’ın o kuşatan ilmindeki ilmi vücudlardan çıkıp, Hazreti “Vücud”dan istimdad ile harici vücud urbaları giydiklerini “hakka’l yakin”in bir cilvesi olarak hisseder..
…devamı müddetince de Hazreti “Kayyum”un tecelli-i feyzinden beslendiğini, hatta bir lahza tecelli inkıtaına maruz kalırsa muzmahil olup gideceğini vicdani bir sezi ile duyar…” (2. Cilt, Sayfa 159-160)

Bu metinde dikkat çekici noktalar, birinci paragraftaki “hisseder”, ikinci paragraftaki “sezi ile duyar” ifadeleridir. Bahsini ettiği mevzular, “müşahede” sahasındadır ve o mevzulara vakıf olan insanlar, keşfen müşahittirler. Müşahede ile “sezgi”yi birbirine karıştıran Fethullah Gülen, keşif ehli olmadığını, sadece kelam ehli bir kişi olduğunu izhar ediyor. Tasavvuf müktesebatına aşina olmayanların farketmeyeceği bu türden ifadeler, kitabın dört cildinde de neredeyse her sayfada göze çarpıyor. Fethullah Gülen, nasıl olmuşsa, bu ve benzeri üslup hatalarını gözden kaçırmıştır. Veya Fethullah Gülen, her ne sebepledir bilinmez, müşahede üslubunu kullanmaktan imtina etmiştir. Veya o üslubu taklit edememiştir veya o üslubu taklit etmekten korkmuştur.

Tasavvuf ehlinin keşif mevzularındaki dil ve üslubuna birkaç misal verelim, böylece aralarındaki fark ortaya çıksın.

İmam-ı Ceyli Hazretleri, “İnsan-ı Kamil” eserinin birinci cildinin, 215. Sayfasında bir meseleyi ifade ederken şöyle bir dil ve üslup kullanıyor;

“Benim burada anlatacaklarım; yüce Allah’ın, sülukum esnasında bana gösterdikleridir.. Başımdan geçenlerdir.
Aslına bakılırsa, eserimde; hikaye yollu başkalarından naklettiğim ve kendi halimden anlattığım şeylerin hemen hepsi aynıdır.. Yaşadığım şeylerdir.. Yaşamadığım halleri yazmadım
Hasılı: Anlattıklarımın hemen hepsi yüce Allah’ın bana açtığı kadardır..
Özellikle bunlar, ona seyrim ve keşif, ayan yolundan ona yol aldığım zamana rastlayan hallerdir..
Bu hususu da, böyle naklettikten sonra, esas mevzua dönelim..”

Bu iktibas, bir ehl-i tasavvufun kendini tarif etmesi, eserini takdim etmesidir. Böylece “ne” okuduğumuzu biliyoruz. İmam-ı Ceyli Hazretlerinin aynı kitabın 255. sayfasından naklettiğimiz şu metin ise dil ve üslubu açıkça gösteriyor.

“Bu üstün huzur konuşmaları sürüp gitti.. Böylece onların el değmemiş hayır yönleri bana göründü..
Taa, saadet rüzgarı esinceye kadar..
Onun için, yücelik nişanları da hakikat halini buldu..
Onun getirdiği tatlı kokuyu aldım..
Öyle bir hal aldı ki o tatlı koku: Lezzetle, lezzet için, lezzette nefha nefha geliyordu artık..
Beni, benden aldı..
..Ve benden aldığını yine bana getirdi..
Duygularım dağıldı… Civam aktı, kayboldu..
Olmuş ve olacak yok oldu..
Dönen de kalan da ondan hakkını aldı..
Artık bölge isimleri silindi..
Ne ölü kaldı; ne diri..
İşte.. bu andadır ki: Ebedi bir ölümle öldüm..
Sonsuz bir yokluğa kavuştum.. Ama bir başka varlıkta…”

Yine Muhiddin Arabi Hazretlerinin meşhur eseri olan Füsus ül-Hikem’den bir misal, sayfa 76;
“Allah, Mutmain yani iman ve teslim ehli olan nefse ancak onu çağıran Rabb’ına dönmekle emretti. Böyle olunca nefis de Rabb’ından razı olduğu halde onu Kül’den bildi. Allah “Ey nefis, sen bu makam onların mülkü olması dolayısıyla benim kullarım arasına gir” buyurduğuna göre burada sözü geçen kullar, ancak Rabb’ını bilen ve yalnız onu tanıyarak ondan başkasına iltifat etmeyen her kuldur.”

Ehl-i Keşif, “şahitlerin” dil ve üslubunu kullanmaktadır zira müşahede etmektedir. Fethullah Gülen ise, kelam ehlinin dil ve üslubunu kullanmakta, çoğunlukla rivayet diline sığınmakta, umumiyetle de muhtevaya vakıf olmadığını perdelemek için dil ve üsluba başvurmaktadır.

*
Netice olarak Fethullah Gülen, ehl-i keşif bir veli değil, mahir bir dil ustası olan kelam ehlidir. Örgütünü idare ederken ifşa olan açık yanlışlar, örgüt mensupları tarafından “velayet” makamındaki bir zatın “hikmetli” söz ve davranışları olarak kabul edilmekte, bu yolla “anlayamayacakları” seviyede olduğu vehmi üretilmektedir.

Tıp literatürünü kitaptan okumuş birinin, hiçbir tatbiki talim ve terbiyeden geçmeden ve hiçbir tecrübe edinmeden kalp ameliyatı yapmak için neşteri eline alması gibi bir hadise ile karşı karşıyayız. Kim böyle birinin ameliyat masasına gönül rahatlığı ile yatar veya evladını yatırır? Velayet başka bir şeydir ve kitap okuyarak olmaz, velilerin hallerini okumakla da olmaz. Bir üstada (veliye-şeyhe) intisap etmeden asla olmaz. Tasavvuf nesebini (tarikat silsilesini) beyan etmeyen kişi, veli edalarıyla ortada dolaşamaz. Ali Kalkancı bile meselenin bu cihetini (silsile ihtiyacını) biliyordu ve sahtekarlığını bir silsileye nispet ederek yapmıştı.

*
Türkiye’deki meşru ve sahih tasavvuf ehli Fethullah Gülen ve örgütüne itibar etmemiş, bunu kendi meclislerinde zikrettikleri gibi, 2013 yılındaki ortak beyanname ile kamuoyuna da ilan etmişlerdir. Bir husustaki tavırlarını ittifak ile kamuoyuna ilan etmiş olmaları, o husustaki hükmün kat’i ve muhkem olduğuna delildir. Fethullah Gülen hakkındaki bu çalışmamızda görülen fikri cesaret, sadece kendi tefekkürümüzle ulaştığımız neticelere istinat etmemekte, Allah Dostlarının beyanlarından kaynaklanmaktadır.

Fethullah Gülen, bir cemaat riyasetinde bulunmaktan dolayı hak ettiği hürmet ve itibarı, kendi eli ve diliyle yok ettiği için, endişelenmesi gereken biz değiliz, kendisidir. İslam’ın ana mecrasında akan hiçbir fikir ve görüş için söylemeyeceğimiz ifadeleri, Fethullah Gülen için kullanıyor olmamız, hakikat kaygımızdandır. Türkiye’de İslami tefekkür sahasındaki insanların, çevresinde baş sallayan ve yellenmesinde bile hikmet arayan binlerce idraksizlerden ibaret olmadığını anlamasının zamanı geldi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir