FETHULLAH HOCA HAREKETİ -2-

                        KULLANDIĞI DİLİN ÇAPI VE DERİNLİĞİ

 

            Dil bahsi, varlık, hayat ve fikir bahislerinin merkezinde yer alır. Üç bahis dilin çerçevesini oluştururken (sınırlarını teşkil ederken) aynı zamanda dil bu üç bahsin muhtevasını ve keza sınırlarını tayin eder. Yumurta-tavuk problemi gibi görünen bu durum, aslında kainattaki her hadise gibi bir iklime (fizik bilimindeki “uzay” mefhumuna) ihtiyaç duyulduğunu gösterir. Burada işaret ettiğimiz çerçevelenme, (dilin merkezde ve diğerlerinin muhitte bulunması) hangi konuyu gündeme aldığımız ile ilgili olarak ontolojik değil epistemolojik mahiyet arzeder. Başka bir ifadeyle dil yerine hayat bahsini gündeme almış olsak, bu defada muhitte varlık, dil ve fikir bahisleri yer alır. Ontolojinin epistemolojiden ayrılmazlığının garip görüntülerinden biridir bu…

            Kültürel bir hareketi değerlendirmek için lüzumundan fazla fikri derinliğe inmeksizin konuya devam etmek gerekirse; dil meselesi herhangi bir hareketin (mahiyetinin siyasi, içtimai, harsi olması fark etmez) en önemli vasıtalarından biridir. Vasıta mefhumunu hususiyetle kullandığımızı belirtelim. Dil, nihai tecrit noktasında vasıtadır ama muhtemelen vasıta ile esasın bu kadar birbirine yaklaştığı ve birbirinden tefrik etmenin bu kadar zorlaştığı ve birbirine bu kadar nüfuz etmiş başka bahis yoktur. Dil, vasıta olmasına vasıtadır ama sanki hedefin kendisiymiş gibi de bir özelliği vardır.

 

*

 

            Fikri, siyasi veya kültürel hareketlerin tespit edecekleri ilk strateji, dildir. Dil, hayatın hangi alanlarına girileceğini, hayatın ne kadarı ile ilgilenileceğini, hangi insan topluluklarına hitap edileceğini, hangi konuların mesele edinileceğini, bir gurup insana veya ülkenin tamamına veya tüm dünyaya hitap edilip edilmeyeceğini, insanların hangi problemlerini çözmeye talip ve namzet olunduğunu, kısaca hayatı nasıl üreteceğini ve yaşayacağını tayin eder. Hedef kitlesi olarak tüm insanlığı seçen bir hareketin, dünya çapında bir dile sahip olması gerektiği açıktır. Bunun gibi tüm ülkeye hitap etmeyi düşünen bir hareketin, o ülkede yaşayan tüm ideolojik, kültürel, siyasi ve içtimai guruplara hitap edecek kadar zengin ve hacimli bir dile sahip olması gerekmektedir. Mesela, kullanılan dilin havzası, sadece Müslümanların meseleleri ile ilgileniyorsa, o hareket ya ülkede yaşayan tüm insanları Müslümanlaştırmak zorundadır veya ülkeye talip değil de azınlık olarak yaşamak arzusundadır. Ülkeye (devlete) talip olmak, iktidarı (kurucu iktidar da dahil) elde ettiğinde Müslüman olmayan unsurların da problemlerini çözmek ve onlara “yaşanabilir” ve hatta “yaşanmaya değer” bir hayat teklif etmek mecburiyetindedir. Onların problemleriyle ilgilenmemek, onları yok saymaya ve dolayısıyla yok etmeye yönelmektir.

            Türkiye’de dil problemi kangrenleşmiştir. Hiçbir siyasi cereyan tüm ülkeye hitap edecek bir dili oluşturamamıştır. İslami cemaatlerin kullandıkları dilin, “cemaat dili” (örgüt dili) olduğunu tespit ederken aslında ülkedeki tüm siyasi cereyanların da bu çapsızlıkta bir dil kullandığını söylemek gerekiyor. Mesela laiklerin, Kemalistlerin kullandıkları dil, o kadar çapsız, seviyesiz ve küçük ki, kendileri dışındakilerin problemleriyle ilgilenmek bir tarafa onları “insan” yerine bile koymadıkları hafızalardadır. Ülkenin neden gelişmediği ve dünyaya hitap edemediği de böylece anlaşılmaktadır. Ülkede (Kemalist rejimde), kendi insanlarının tamamına hitap edecek çapta bir dil üretilememiştir ki, ülke dünyaya hitap edebilsin ve dünyaya bir şeyler teklif edebilsin.

            Ülkedeki dil zafiyeti ve bundan kaynaklanan üslup zafiyeti tüm siyasi guruplara hakim olduğu için birbirini tetiklememekte, tahrik etmemekte, gelişmesine katkı sağlamamaktadır. Aksine birbirini geriletici ve daraltıcı bir etki gerçekleştirmektedir. Bu durum tam bir vakum etkisi yapmakta ve girdap mütemadiyen güçlenmektedir.

 

*

 

            Bir hareketin kullandığı dil, o hareketin ufkudur ve gelişme ve büyümesinin sınırıdır. Hakikaten kullanılan dil, hangi insan topluluklarına, kesimlerine, sınıflarına, eğitim seviyesine, gelir seviyesine ve hayat tarzına yönelikse ancak o alanlarda (insan topluluklarında) gelişme, alan bulma, hayatı üretme imkanı var demektir. Hitap edilmeyen gelir seviyesi veya eğitim seviyesi asla hayat dairenize girmeyecektir. Bu konunun en tipik misali, komünizmdir. Tabiatı gereği zenginlere hitap etmeyen komünizmin, zenginlerden taraftar bulması veya onlarla münasebet tesisi kabil değildir. Başka bir misali kavmiyetçiliktir. Kavmiyetçi bir dil kullanan fikri veya siyasi hareket, kendi kavminin dışındaki insan kütlelerine hitap edemeyecek ve onların hayatına nüfuz edemeyecektir. Bu net misallerin dışında da hayatın birçok alanı hitap dışında bırakılabilmektedir. Hatta bir hareket bazı mizaç hususiyetlerini reddeden bir dil kullanmaktadır. Bir mizaç hususiyetini reddeden dil, o mizaç hususiyetine sahip insanlar tarafından asla kabul görmemektedir.

 

*

 

            Bir hareketin kullandığı dilin genişliği, hitap edeceği insan kitlesi ile ilgilidir. Dilin seviyesi (derinliği) ise, hitap edeceği insanların şuur, akıl, zeka ve idrak derinliği ile alakalıdır. Orta seviyede zekaya sahip insanların kullandığı dilin hitap kitlesi büyük olabilir ama asla yüksek zekalı veya deha sahibi insanlara hitap edilmesi mümkün olmaz. Orta seviyede zeka ve akıl sahibi insanlardan ne kadar büyük bir çoğunluk elde edilirse edilsin, güçlü olmak kabil değildir. Gücün sayıda olduğu tarih dilimleri eskide kalmıştır. Mesele, bir hareketin istihdam ettiği zeka ve akıl yekununun ne olduğudur. Zaten bu sebepledir ki, bir dünya görüşü mutlaka dehalar tarafından izah edilmelidir. Dehaların ifade etmediği bir dünya görüşünün münevver sınıfını oluşturamayacağı malumdur.

            Türkiye’deki dil meselesinin ikinci boyutu, dilin seviyesidir. Ülkede ya popülist bir dil kullanılmakta ve hiçbir fikir, ilim ve sanat üretimini gerçekleştirmenin altyapısına sahip olamamakta veya seçkinci bir dil kullanılmakta ve halka hitap edilememekte ve hatta halk umursanmamaktadır. Her iki dil de birbirinden vahimdir. Oysa fikir dili ile halk dilinin harmanlanması ve her iki istikamete hitap edebilmeyi birer boyut olarak bünyesinde taşıması şarttır.

 

*

 

            Hayat önce dilde üretilir. Dolayısıyla önce dil üretilir. Herhangi bir alanın dilini ve fikrini üretemeyenler, o alanda hayatı üretemezler. Bir alanda hayatı üretemeyenler, o alanda hayatı üretenlerin mahkumu (kölesi) olurlar. Bu kölelik, anlaşılması en zor olan köleliktir ve insanlar köleleştiklerini dahi fark etmezler. Önce hayattan başlayanlar ve sonra dil oluşturmaya çalışanlar, hayatın gailesi içinde fahişelik yapmak zorunda kalmış bir kadının, fahişe olduktan sonra ahlaki kurallar edinmeye çalışmasına benzer. Elde edebileceğinin en fazlası ise “prensipli fahişe” olmaktır. Bu misalin ağır kaçtığı ve hayatın her zaman insanlara bir konu hakkında uzun tetkik ve tefekkür imkanı sunmayacağı malumumuzdur. Misal, mecazi manadadır ve meselenin ehemmiyetine binaendir.

            Önce hayatın içine dalan ve “kervan yolda dizilir” vecizesini düstur edinen hareketler, hayatta ne kadar yer kaplıyorlarsa o kadarlık bir dil oluşturabiliyorlar. Bir müddet sonra hayatta işgal ettikleri yer (alan) sabitleniyor ve tabiatıyla dilleri de sabitleniyor. Artık cemaat diline mahkumdurlar ve o hacimden dışarı çıkma imkanını kaybetmişlerdir. Hayatı dil ve fikre öncelemek, dilsiz ve fikirsiz hayatın içine dalmaktır ki, içine dalınan hayat mutlaka başka dil ve fikirler tarafından üretilmiş, tarif edilmiş, tanzim edilmiş, anlamlandırılmış ve istikametlendirilmiştir. Bu durumda başka dillere mahkum olmak kaçınılmazdır. Yeni bir dil oluşturmak mümkün değildir ve eğer buna teşebbüs edilirse ancak bir “lehçe” oluşturulabilir. 

 

*

 

            Her dünya görüşünün farklı bir dilinin bulunduğu (bulunması gerektiği) açıktır. Müstakil bir dünya görüşü olmanın ilk şartı da zaten budur. Kendi dilini oluşturamayan fikri veya felsefi cereyanların “dünya görüşü” olması mümkün değildir. Fikri veya siyasi cereyan olmakla dünya görüşü olmayı birbirine karıştıran bir ülkede bunu izah etmenin zor olduğu malumdur. Birden çok dünya görüşünün siyasi güç dengelerinde birbirlerini ihmal edemeyecek kadar büyük olmaları ihtimalinde (aynen ülkemizde olduğu gibi) birden fazla dilin bulunması ve kullanılması tabidir. Birden fazla sayıda bulunan ve kullanılan dilin tabiliği ve hatta lüzumu anlaşılamamış, bu anlaşılamadığı için de ülkenin sahip olması ve kullanması gereken “müşterek dil” meselesi ciddi manada tartışmaya açılamamıştır. Ülkenin müşterek dile sahip olması lüzumu, farklı dünya görüşlerinin farklı dil kullanma ihtiyacını kabul etmediği (aslında anlamadığı) için ya fark edilememiş veya doğru anlaşılamamıştır.

            Farklı dünya görüşleri ve farklı dillerin bulunması, diyalektik etki doğurmuş ve birbirini imha etmeye yönelmiştir. Oysa müşterek dil, ancak farklı dillerin tabi ve lüzumlu olduğunun anlaşılmasıyla kurulabilir ve kullanılabilirdi. Birbirini ret ve imhaya yönelen farklı diller, kaçınılmaz olarak cemaat (örgüt) diline savrulmuşlardır. Tüm fikri ve siyasi gurupların dilleri cemaat diline savrulduğu için de “müşterek dil”in oluşturulması imkansız hale gelmiştir. Ülkede kullanılan tüm diller, muhtevasında çatışmayı taşıdığı için herhangi bir alanda mutabakat aramak serap görmeye denk bir olağandışılıktır.

 

***

 

            Türkiye’de İslami cemaatlerin yakın zamana kadar kullandığı dil, cemaat (örgüt) diliydi. Cihanşümul beyanları, teklifleri, tenkitleri, ret ve kabulleri olduğu sabit olan İslam’ın, dünyaya hitap edecek dili yirminci yüzyıl boyunca üretilemedi. Cemaat (örgüt) dilinin, hayatın tamamını ihata etmesinin imkansız olduğu gerçeği her nasılsa bir türlü anlaşılamadı. Cemaatin üretebileceği hayatın toplamına (hayat çerçevesinin içine) tüm hayatın ve ülkenin ve hatta dünyanın sığdırılabileceği vehmi uzun süre “gerçek” muamelesi gördü. Cemaat dilinin hayatı, insanı ve dünyayı kavrayamayacağı çünkü bunları ihata edemeyeceği, bu sebeple de ülke ve dünya çapında bir hareketi besleyemeyeceği bir türlü idrak edilemedi. Dünyayı anlamak ve dünyaya hitap etmek bahsi zaten hiç gündeme gelmedi. Bunun anlaşılabilir sebepleri olduğunu düşünmek mümkün olsa da, içinde yaşanılan ülkeye hitap etme mecburiyeti, kullanılan cemaat dilinin zafiyetinin keşfine kafiydi. Olmadı.

 

*

 

            Cemaatlerin birleşmesi gerektiğine dair sayısız tartışmanın yaşandığı ülkemizde, cemaatlerin neden birleşmesi gerektiği noktasında bir türlü tartışma açılamadı. Çünkü herkes cemaatlerin neden birleşmesi gerektiğini biliyordu. İşte bu “biliyor olma hali”, bilinmediğini de örtbas etti ve bilinmediği bilinmeyen bir konu hiçbir zaman tartışma gündemine girmedi. Cemaatlerin birleşmesi gerektiğini söyleyen mevcut cemaatlerin kullandığı örgüt dili birazcık tahlil edilseydi görülecekti ki, tartışılan mesele birleşme değil, ilhak veya iltihaktı. Oysa cemaatlerin tamamına yakını farklı dil kullanıyor (örgüt dili olma müşterek hususiyeti sabit olmak üzere), farklı alanlarda faaliyet gösteriyor, farklı tarz ve üsluba sahip bulunuyor, farklı yaklaşımlar ve usuller kullanıyor, hayatı farklı alanlarda üretiyordu. Demek ki tabi bir işbölümü vardı ve farklı işleri yapanların birleşmesi mümkündü ama ilhak imkansızdı. Birleşme yerine ilhaktan bahsedildiği için de birleşmenin şartlarının oluşturulması sözkonusu bile değildi.

 

*

 

            Müslümanların siyasi hayata doğrudan girdiği 1970’li yıllarda kurulan Milli Nizam Partisi, siyaseti doğrudan ilgi ve faaliyet alanına almamış olan cemaatlerin çatı örgütü olmak gibi bir iddiayı seslendirdi veya seslendirmesi gerekirdi. Zira birçok alanda örgütlenmiş çok sayıdaki cemaat olmasına rağmen siyasi alanda örgütlenmiş bir cemaat yoktu. Boş alan olan siyaset, tüm cemaatlerin muhtariyetini muhafaza ederek bir çatı örgütü halinde birleştirici bir mahiyet taşıyabilirdi. Fakat Müslümanlardaki cemaat (örgüt) dili o kadar yerleşikti ki, MNP ve MSP, örgüt dilinin üstüne çıkıp tüm cemaatlerin çatı örgütü olmak yerine kısa sürede kendisi de cemaatlerden biri haline geliverdi. İslami cemaatlerin birleşme sürecindeki ilk imkan böylece harcandı ve cemaatlere bir cemaat daha eklendi.

 

***

 

            Fethullah Hoca hareketi, cemaat dilinden kurtulmaya teşebbüs etmiş ve bunu da büyük oranda başarmıştır. Cemaat dilinden kurtulma ve daha hacimli bir dil üretme teşebbüsü ülkede bir ilktir. Teşebbüsün ilk olması, sadece İslami cemaatler açısından değil tüm fikri ve siyasi cereyanlar içindir. Türkiye ilk defa cemaatler üstü bir dil ile tanışmaktadır.

            Cemaat dilinin aşılması ilk olduğu için ülke, Fethullah Hoca hareketinin dilini anlamamıştır. Herkes cemaat dili kullandığından dolayı, yeni dile yabancılık çekmektedir. Kendi kullandığı dilin cemaatçi kalıpları ile yeni dili değerlendirmekte ve bu açıdan bakıldığı için de çok sayıda tenkit konusu bulunmaktadır. Cemaatçi dile göre Fethullah Hoca Hareketinin dili, tabi ki yanlıştır. Ne var ki, temelde yanlış olan (veya eksik olan) cemaat dilidir. Yanlış veya eksik olan dil ile başka bir dil muhakemeden geçirildiğinde elde edilecek neticelerin yanlış olacağı unutulmamalıdır.

            Fethullah Hoca hareketinin kısa sürede tüm cemaatlerden daha büyük ve daha güçlü olmasının temel sebebi, cemaat dilinden kurtulmuş olmasıdır. Cemaat dilinin üstüne çıkabilme maharetini gösteren hareket, cemaatlerin büyüme tabi sınırlarını teorik olarak aşmıştır. Teorik alanda aşılmış olanın pratik alanda aşılması sadece zaman ve maharet meselesidir.

            Fethullah Hoca Hareketi, birleşmenin nasıl olacağını göstermiştir. Mesele birleşmek değil, hayatı üretebilmek ve en geniş sınırlarıyla “hayat alanı” oluşturmaktır. Oluşturulan hayat alanı ne kadar geniş ise o kadar fazla insanı kendi çerçevenize (hayatınıza) taşıyabilirsiniz. Küçük bir hayat alanı üretmişseniz, o hayat alanının alacağından fazla insanı kendi çerçevenize taşıyamazsınız. Taşımak isterseniz (hep bu arzu olmuştur) bir müddet sonra alan şişmeye başlar ve patlar. Ülkedeki cemaatlerin biraz büyüdükten sonra bölünmesinin sebebi anlaşılıyor mu?

            Tüm ülkeyi içine alacak kadar hacimli bir hayat alanı oluşturmanın ilk şartı, tüm ülkeye hitap edebilecek ve halkın tamamının problemlerini mesele edinecek bir dil üretmektir. Bu hedef asla cemaat dili ile gerçekleştirilemez.

            Ülkede ilk defa bir hareket, cemaat dilinin üstüne çıkmış ve hatta ülke sınırlarını dahi aşmış ve dünyaya hitap etmeye başlamıştır. Dünyaya hitap edecek bir dil oluşturulduğunda, dünya bu dili benimsemektedir. Dünyaya hitap eden bir dil kullanmaya başlayan hareket, Türkçeyi dünya dili haline getirebilme başarısını göstermiştir.

 

***

 

            Fethullah Hoca Hareketi ile ilgili genel değerlendirmelerimiz, bu hareketin fikri muhtevasının tamamına ve tüm pratiklerine katıldığımız manasına gelmemektedir. Fakat her İslami hareketin, doğru ve yanlış taraflarıyla ürettiği tecrübe mutlaka ilgi alanımızdadır. Keza Fethullah Hoca Hareketinin kullandığı dil ile ilgili bu tespitler, o dilin tarafımızdan tercih edildiğini ve tenkitten azade kılındığını göstermez. Kullanılan dilin çok ciddi problemleri olduğu doğrudur ve tenkit hakkımız baki ve mahfuzdur. Fakat ülkede ilk defa cemaat dilini aşan bir hareket bulunmakta ve devasa bir tecrübe üretmektedir. Oluşturulmaya çalışılan dilin ciddi hataları bulunduğu vakadır. Ne var ki, böyle bir dil ilk defa zuhur ettiği için öncelikle bu dilin anlaşılması gerekiyor. Cemaati aşan bir dilin lüzumu ve anlaşılması, onun tenkidine mukaddemdir. Zira “büyük dil” lüzumu ve böyle bir dilin misali tartışılmadan ve anlaşılmadan yapılacak tenkitler zaten beyhudedir. Lüzum anlaşılmalı ki, doğru aranmalıdır.

            Fethullah Hoca Hareketinin bu teşebbüsü ve başarısı, pratikten mi doğmaktadır yoksa dilin lüzumu pratik öncesi bir idrak ve tefekkür faaliyetine mi denk gelmektedir, doğrusu merak mevzudur. Harekete dışardan bakan birisi olarak bu sorunun cevabını bilmediğim gibi fevkalade merak ettiğimi de itiraf edeyim. Dilin oluşturulması pratiğe mukaddem bir fikri inşa faaliyeti ise Fethullah Hoca yakın tarihin büyük “tefekkür ve tecerrüt ufku” olan insanlardan biridir. Lakin böyle bir payeyi el yordamıyla yaptığımız değerlendirmeler neticesinde dağıtmak, hassasiyetsizlik olsa gerek.

            Kullanılan dilin, otuz yıl kadar önce hareketin ilk yıllarında kullanılan dilden fazlaca farklılaşmadığı müşahedesi dilin itina ile inşa edildiğini göstermektedir. Fakat kısmen de olsa farklılaştığı vakadır. Kısmi farklılaşmalar, hareketin büyümesine paralel olarak yeni hayat alanlarına girmesi ile görünürdeki değişiklik olma ihtimaline sahiptir. Esasında farklılaşma yok ise ve yeni alanlara girildiğinde o alanların ihtiva ettiği unsurlarla zenginleşen bir dilden bahsediyorsak, pratikten önce inşa edilmiş bir dilden bahsediyoruz demektir. Zaten zaman içinde pratikle beslenerek zenginleşmesi tabidir. Doğrusu buna inanmak istiyorum. Ülkede, bu çapta insanların olduğuna ve ufku dünyayı sarmalayan idrak sahiplerinin bulunduğuna inanmak muhteşem bir duygudur.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir