FİKİR ADAMLARININ ŞAHSİYET ZAFİYETİ

FİKİR ADAMLARININ ŞAHSİYET ZAFİYETİ
İnsan tabii haliyle zaten ilgi çekici bir varlık… Ferdi oluş süreçlerinde daha da ilgi çekici hususiyetler kazandığı vaka. Bazen güzel hususiyetler kazandığı gibi bazen de tahammül edilmez hastalıklara yakalanıyor. Gerçekten “idrak etmek”, insan faaliyetleri arasında en anlaşılmaz, en ilgi çeken, en hayret edilmesi gerekendir. Kainattaki varlıklar arasında da zaten idrak ufku, insandır. İnsandan daha derin idrak imtiyazı başka bir varlığa verilmemiş olmalı.
Bu kadar hususi ve kıymetli bir vasıf (ki imtiyazdır), hakikatin peşinden gitmek gibi asil işlerde kullanıldığı gibi hakikati örtmek gibi süfli işlerde de kullanılıyor. Dünya görüşleri arasındaki devasa mücadeleler bir tarafa, küçük kıskançlıklarla yapılanlara bakınca insan dehşete düşüyor. İdrak imtiyazının ve onun asil eseri olan fikrin, kıskançlık manivelası olarak kullanılması, hakikat arayışı gibi kainat çapındaki asil bir mesuliyeti yüklenmiş olan insan cinsine ne kadar uzak duruyor. Uzaklık, nazari bakışla ilgili ve vicdani çekim merkezindeki zihni evrenle mahdut… Fakat insan nelerle dolu…
Nasıl olmalı? Fikir adamı nasıl olmalı? Hakikat kaygısı, fikir endişesi, kıymet takipçiliği nasıl bir kalbi ve zihni evren ister? Hakikate dair bir işaret gördüğünde her şeyini bırakıp peşine takılmasını temin edecek olan zihni ve kalbi mekanizma nedir? Bir “kıymet” ile karşılaşınca, onu çamura bulamamak için yapması gerekeni, nefsine kabul ettirmesinin ruh yüceliği nasıl kazanılır? Doğudan batıya, kuzeyden güneye kadar tüm dünyada “hikmet avcısı” olan Müslüman fikir adamı, Marks’ta bulduğu bir “doğru” izinin müntehasına kadar peşine düşer. Çünkü “doğru”, “güzel”, “iyi” olan her şey, münhasıran İslam’ın mülkiyeti altındadır. Başka yerde bir şekilde uç vermiş olması, üzerindeki mülkiyeti ortadan kaldırmaz ki.
Nasıl olacak? Hakikatin gölgesi olan kıymet, nasıl derlenip toplanacak? İslam İrfan Bahçesi, kıymet, hikmet ve hakikat ile nasıl tezyin edilecek? Her fikir adamının tek başına yapabileceği iş nedir ki? Münferit çalışmalarla ortaya çıkabilecek bahçe, birkaç dönümden ibaret olmaz mı? Bu bahçe ancak seyirlik bir güzellikten ibaret kalmaz mı? Tüm insanlığı içine alacak bir hacimden bahsetmiyor muyuz, İslam İrfan Bahçesi derken? Öyleyse nasıl olacak?
Fikir, ilim ve sanat adamlarının müşterek çalışma yapmasından başka bir yolunu bilen var mı? Gerçekten var da bizim haberimiz mi yok?
Müşterek çalışma yapabilmek, müşterek hayat yaşayabilmek ile mümkün olur. Fikir, ilim ve sanat adamları, ferdi oluş süreçlerinde içtimai altyapıyı kaybediyorlar. Ferdi oluşları, içtimai oluşla taçlanmıyor. Bu adamların her biri, kendine tabi insan kalabalıkları arıyor. İçtimai oluş sürecini sadece bu şekilde anlıyorlar. Siyasi arenada liderler ile ilgili sık tekrarlanan “hastalık” var ya, kendinden başka lider potansiyeli olanı veya kendinden daha zeki olanı yaşatmazlar, şeklinde… Aynı hastalık fikir, ilim ve sanat adamlarında da var. İki tane aynı seviyede fikir adamının yan yana geldiğini, müşterek çalışmalar yaptığını gören var mı?
Konumuz gerçekten fikir, ilim ve sanat adamı olanlar. Gevezeliği fikir, ilim ve sanat olarak piyasaya pazarlamaya çalışanlar değil. Gerçek tefekkür ehli ise güçlü mizaç hususiyetlerine sahiptir. Güçlü mizaç hususiyetleri, güçlü şahsiyet inşasına sebep oluyor. Güçlü şahsiyetler, varoluşlarını sadece ferdi oluş sürecinde gerçekleştirdiklerinde, kendilerini kainat merkezi zannetmeye başlıyorlar. Ferdi varoluş ile içtimai varoluş süreçlerini at başı götüremeyenler, ferdileşmenin nihayetine kadar gidiyorlar ve asla eşitler arası münasebete rıza ve tahammül gösteremiyorlar.
Ferdi varoluşunu tamamlamayan insanlardan cemiyet değil, sürü meydana gelir. Fakat ferdi varoluşunu tamamlayıp da cemiyeti teşkil edemeyenler, çok vahim bir durumdadırlar. Düşünün ki İslam, münevver camiasıyla bir cemiyet teşkil edemiyor… Bu günkü Türkiye bu değil mi? Her fikir, ilim ve sanat adamı yalnız başına ve çevresinde bir miktar alkışçı… Tam bir kabile düzeni… Şu komediye, şu zillete bakar mısınız?
Münevver camianın bir cemiyet teşkil edememesi (içtimai varoluşunu gerçekleştirememesi), her birinin tek tek, hepsinin toplu olarak İslam’ı temsil edemediği manasına gelmez mi? Muhtelif yazılarda ifade ettiğimiz gibi, aklın gelişmesi nefsin azmanlaşmasından başka bir işe yaramıyor. Bu durumda ortaya çıkan, güçlü ama küçük şahsiyetlerdir.
Aklın hacminin büyümesi ile nefsin azmanlaşması paralel ise, pozitif akıldan bahsediyoruz. Aklın hacmi büyüdükçe nefs küçülüyor veya zapt altına alınıyorsa, “akl-ı selim” inşa edilmiş demektir. Fikir, ilim ve sanat adamlarındaki ferdileşme süreci belli bir sınırı aşarsa, içtimai varoluş mecrası yok oluyor. İçtimai varoluş mecrasından çıkan herhangi bir insanda akl-ı selim meydana gelmez.
Fikir, ilim ve sanat adamları dışarıdan murakabe altına alınamıyor, güçlü mizaç hususiyetleri buna müsaade etmiyor. Öyleyse çare ne? Maalesef ortada sihirli formül yok herkesin kendi kendini kısa aralıklarla murakabeye alması lazım. Ne var ki akıl kendini murakabe edemez, kendini murakabe edebilen akl-ı selimdir. Alın size bir paradoks daha… Ne diyelim, kolay gelsin.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir