Gaibe İman ve Hz. Risaletpenah’ın (SAV) İmanı

Mümin gaibe iman eder. Zira Allah’ı, ahreti (cennet ve cehennemi), melekleri, kaderi ve daha birçok bahsi edilen varlığı görmemiştir. İmanın merkezi olan Allah’ı görmemiş olması ve bu dünyada (ve tabi ki bu hayatta) görmeyecek olması, gaibe iman ettiğini göstermeye kafidir.
İmanın manası ve kıymeti zaten gaibe yönelmiş olmasıdır. İnsanın gördüğünü bilmesi ve birçok varlık için de anlaması mümkün olduğu için, bilmek ve tanımak kafi gelecektir. İman ise bilgisine nispeten sahip olunan varlıkların çok zaman mahiyetine ve her zaman da hakikatine ulaşamadığı halde “ruhi yönelişi” ifade eder.
Hz. Risaletpenah’ın (SAV) imanı ile ümmetin imanı aynı mıdır? O da gaibe mi iman etmiştir? Hayır… O’nun imanı, gaibe iman değil, aşikara imandır.
Miraç, O’nun Allah’ın huzuruna çıktığını, Allah ile sohbet (buradaki doğru ifade ne ise o anlaşılsın) ettiğini, dolayısıyla gaibe değil maluma (bildiğine, gördüğüne veya vasıtasız muhatap olduğuna) iman etmesidir. Sadece bundan da ibaret değil, miraç seyahatinde cennet ve cehennemi de gördüğü (gösterildiği) biliniyor. Gerçi, Allah ile sohbet etmiş olmanın yanında bunların kıymeti nedir ki? Lakin ahretin de gösterilmiş olması hasebiyle müminlerin iman ettikleri gaib konuların hemen hemen tümüne aşina hale geldiği (getirildiği) vakadır.
Sidretül-Müntehadan sonra Hz. Cebrail’in (AS) de seyahate devam edemediği ve o noktadan sonra yalnız başına seyahatine devam ettiği hatırlanırsa, Sidretül-Münteha, varlığın (yaratılmış varlıkların, halk aleminin) son sınırı olmalıdır. Halk alemi için imkan sınırının sonudur. Bu sınırın ötesi için “zat alemi” ifadesinin de kullanıldığı malum… Yani sıfat aleminin de ötesi…
Zat alemi ifadesinin mahiyeti ve hakikatini idrak etmekte aciz olduğumuz malum. Lakin bazı hususiyetlerini fark etmekteyiz. Halk aleminin (Yaratılmış varlıkların) ötesi, “zaman”ın da bulunmadığı bir alem olmalıdır. (En doğrusunu Allah bilir). Zamanın da bulunmadığı bir alem olması lüzumunu, “tenzih” zaruretinden dolayı ifade etmek durumundayız zaten. Bu durumda, Hz. Risaletpenah (SAV) zamanın da ötesine geçmiş, üstüne çıkmıştır. Zaman üstü makama ulaşmak, zamanı dışarıdan seyretmek imkanını bahşetmez mi? Böyleyse, zamanın içinde varolan zamani varlıkları ve vakaları görme imkanını vermez mi? Bu makam öyle bir makam ki, bizim hüküm vermek ve fikir üretmek imkanımızın olmadığı bir bahistir. Tenzih zarureti gereği söylediklerimiz, tevhidi muhafaza sebebine mebnidir.
Konumuz, Sidretül-Münteha değil… Fakat bu sınırı aşan ve huzura çıkan bir Risaletten bahsediyoruz. İşte tam bu noktada, Hz. Risaletpenah’ın (SAV) imanının, gaibe iman değil, maluma (veya aşikar hale gelene) iman olduğu görülmektedir.
Sanki (en doğrusunu Allah bilir) Allah, miraç hadisesiyle Resulüne, “kullarımın beni görmemelerine rağmen (ve dolayısıyla gaibe) iman etmelerini emrediyorum ama ben varım, gel huzuruma ve gör ve bil”, buyurmuş gibidir. Allah’ın miraç ile neyi murad ettiğini bilmek ne mümkün, fakat kimseye görünmeyen ve kimseye görme imtiyazını bahşetmediği malumken, Habibi’ne bu imtiyazı tanımıştır. Bildiğimiz kadarıyla diğer peygamberlere de bu imtiyazı tanımamıştır. Öyleyse, kadimden beri insanlığın aklını kurcalayan ve çetin tartışmalara sebep olan “var mı, yok mu” sorusunun cevabını, sadece Habibi’ne bizzat vermiştir.
Kendini mütemadiyen gizleyen, gizlediği için iman mevzu olan, varlığının delilini kainata sınırsız sayıda serpiştirmesine rağmen bir kere bile görünmeyen O yüce varlık, insanlığın geçmiş ve gelecek tarihinde ilk defa bir zata, “Habibim” dediği yaratılmışların en şereflisine büyük kapıyı açmış ve içeri davet etmiştir. Meleklerin (yani cismani varlık olmayanların) bile giremeyeceği “zat alemi”, zamanın başından beri ilk ve son defa bir insana fakat O’nun “Habibim” dediği İki Cihan Serveri’ne açılmıştır. Kainatın yaratılmasından beri orta yerde duran ve insanlığın yaratılmasından beri de akılları kurcalayan tüm soruların cevabını bulduğu hadisedir, MİRAÇ…
“Hususi daire” diyebileceğimiz “zat aleminde” misafir olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamamız kabil değil. Fakat miraç’taki seyahat boyunca Hz. Cenab-ı Peygamberin, Hz. Cebrail’e mütemadiyen sorular sorduğunu, kendi beyanlarından anladığımıza göre, hususi dairenin kapısına kadar “aklın” bu seyahate refakat ettiğini anlıyoruz. Aklın alanının genişliğine dair bir ipucu elde edilebilir mi bu hadiseden? Evet, ama bir şartla… Oralara kadar gidebilmiş olan akıl, “hususi daire” olan “zat alemine” misafir olanın aklıdır, insanlardan herhangi birinin aklı değil… Bu nokta dikkatlerden ve idraklerden uzak tutulduğunda, aklın alanı ancak üç boyutlu varlıklar ile mahduttur.

Evet… Gaibe iman ediyoruz. Fakat insanlık tarihinde galiba ilk defa mevcudiyetinin şahidinin şahadetiyle varlığına iman ediyoruz. İlk defa varlığının bir şahidi var ve biz bu şahadete iman ediyoruz. İki Cihan Serveri”nin şahadetiyle “malum”a iman ediyoruz. Ümmet için ve tabi ki insanlık için O’nun şahadetinden daha kıymetli ve daha “doğru” bir şahadet mi var?
O’nun şahit olduğu varlığa iman etmekten bahsediyoruz ya, öyleyse imanın başka bir tarifi de Hz. Risaletpenah’a (SAV) itimat etmektir. İtimat… İmanın mütemmim cüz’ü olan bu hadise unutulduğunda, ne “Risalet” anlaşılabilir ne de “Vahiy”… Çünkü vahiy de O’nun beyanıdır. O’nun beyanları arasında “vahiy” dedikleri vahiydir, vahiy değil dedikleri Hadis-i Şerif’tir. Kur’an-ı Kerim, toplam bir kitap halinde “Mushaf” olarak indirilmiş değildir. O’na vahyedilmiştir, O’na itimat edilmediğinde ortada Kur’an-ı Kerim de kalmaz.
*
Bu bahsin sayısız boyutu olduğu vaka… Lakin kalem bu bahsi yazamıyor… İdrak bu bahisle ilgilendiğinde, tenzih zafiyetine düşme korkusuyla bulunduğu noktadan herhangi bir yöne doğru hareket edemiyor. Kaldı ki, oradaki yön sayısı, sonsuzdur. Dolayısıyla olduğu noktada donup kalıyor ve sadece hangi noktadaysa oradan çevreyi temaşa etme cehdine kapılıyor.
“Var mı, yok mu” şeklindeki büyük sorunun veya bu sorunun tafsilatı olan tüm soruların cevabının verildiği bir hadise olan miraç, akıl için hayret, haşyet ve teslimiyetten başka tüm halleri muhal kılıyor. Bu bahisten çıkıp da aklın ayağı yere bastığında bakiye kalan vakıa, İki Cihan Serveri’ne İTİMAT ETMEKTİR. O’na itimat etmeden, iman iddiasında bulunmak, (la teşbih) şahidin yalancı olduğunu söyleyip de beyanı ile hüküm vermeye benzer.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir