GÖZYAŞLARI GÖZE DEM OLUNCA İNER MELEKLERİMİZ

          Gündüzden nöbeti devralırken siyah örtü, aldanışlar aşikâr kaldı bir ziyanın maziye vuran şavkında… Masum ve giz olanı aldatırken aldatıldım, aldatıldın, aldatıldık… Eğer şuh olanın istençlerine biteviye aldanmasaydık, aldatılmazdık da… Aldatılmazdık, çünkü sende de derinlerde “içine iç” olmuş bir “ah” vardı…

       Kayıtlı bir zamanda aldatıldım ve ahım vuslat içinde hicranımı da avuçlarına aldı; sonrasında kal iken hal oldum işte… Yakarıldım, yalvarıldım; istencim istek oldu… Meğer aldanışta masum oluyor insan, yakarılışta ise daha bir taze… Perde perde solarken narin yüzler, kızıl havaların seyrinde ayaklarına yapışmış bir arzda çözümleniyor bütün esrarlar.  Aldatan ile aldatılan, gözleyen ve gözetilen, göz ve gözün serinliği,  aynı kazma kürek seslerinin düğününde bir telaşın yorgunu… Sonrasında ezelden gelen o hafifleten ses… Bedenin kirlerinden arınmış ruha gönderilen Fatihalar, âminler…

        Çok yakın bir lahzada; düşümü, hayalimi, bütün albenimi, dokuz ayın günahında böldü, aldanış çölünün ölüme çeken o kavuran çorak nefesi… Bilincimin canı kesilen akşamında aynadaki leşime baktım; toprağın dibine ölmeden geçmek ne demekmiş, işte o zaman anladım…

         Sonrasında göklerden yüreklere inenin rahmetinde, ümidimi aradım… “Kim”sesizlik korkusuyla “kim”ini arayan “kimse”lerin “kimliği”nde, ömrü yüreğine düğümlenmiş, yüreği sidretül müntehaya bağlanmış ariflerin gönüllerinde gördüm ümidin, varlığın özünü…

         O’nu görürken, O’na görünürken âmâlar, uçurumun kenarında bize ağlamak mı utanç? O’nu göremeyen kaç tabut girecek yerin altına ve kimler gidecek kalbi mühürlü, habersiz, kör, sağır, lal uzaklara? Yalanlarımızın doğrultulduğu gün, hangi sığınakta, nereye ve kime saklanacağız? Kaç dize yazılacak unuttuğun kitabına ve hangi dar vakitte dua edeceksin, beynin zonklarken hatırladığın Allah’ına?  Kaç damla gözyaşı dökeceksin kurumuş gözlerinle kavrulmuş bedenine? Artık kalmayan yarınlarla hangi anı bekleyeceksin? Ölümün boğazlandığı gün,  Azrail’i dilediğin zaman, ölememenin haşyetini kime yükleyeceksin…

         Adı bile olmayan zaman için, belli bir zamana tabi âdemin evlatları rabbi tanımadı. Kimisi küfretti, küfrettiği o dili yaradana; yazık ona ki zulmetti kendine… Hükmedeceğini söyledi maddeye, lakin bir acıklı sonda hüküm oldu eşyaya… Mahlûkatın en değerlisiydi, her şey onun merkezinde, ona hizmet için vardı ya aslında. Mahlûkatın efendisi iken köleye dönüştü Âdem’in evlatları, unuttuğunda nebiyle hatırlatılanı…

         Kalıcı sandın suya yazdığın yazıları. Hani, Rab’ın yeryüzüne bıraktığı, geçici bir nefestin sen…  Surun vakti gelince, yüreklere yürüyen sesin ramında, asıl kalıcı olan mahşerin beyni iliklerine dek parçalayan hakikatinde, bir ümitle bakacaksın, günaha haram olan üç ayın duasına…  

         Şimdi dayanacağın bir duvarın yoksa ör hadi… Ör hadi,  geldi ya işte Ramazan’ı müjdeleyen Recep… Sımsıcak bir anne demenin adıdır ağrımızın dineceği günler… Bak vakit dardı, geniş oldu yüreğin, semaya doldu… Gecenin yıldızları gözlere ışıltı oldu…

          Sıra geldi, sıran geldi… Topla, gözlere dem olmuş meleklerin dudaklarından dökülen şebnemini… Rüzgârlar, kanatlı bir kısrak gibi dualarını taşırken imbatlarına, gonca bir gülün lebine yanmış çiy damlası olduğunu da bil… Ve unutma gözyaşları göze dem olunca iner meleklerimiz… Ve meleklerimizin bilincinde, vicdanında ilk ayetle okunan kitabın “ıkra”sında; Yakub’un, Muhammed’in orucunda, yok olan varlığımızı var kıl ya Rab!

          Bütün yolların, bütün arzuların, bütün kararların O’na vardığı bir mevsimin içimizi serinleten esenliğinde, cennete düşen ilk yağmur damlasında ıslanmış dualarımı yüzüme, gözüme, özüme sürdüm… Aldanırken aldatan; aldatırken aldanan olmamak için gökyüzünün mavisini okudum ve dokudum üflenen ruhuma…

         O’nun için O’nda var olan bütün varlıkların eteklerine tutunan cılız ellerime doldurdum duanın, istemenin, tövbenin, bir daha yapmayacağım demenin, özür dilemenin, af istemenin, yalvarmanın, aczin, kul olmanın, kanayana kadar dudaklardan dökülmenin halini, gözyaşımın göze dem olan yakarışlarını…

        Bütün gönül kırıklarımla, yorulduğum zamanlarda gün düşerken karanlığa, büyük meydanlarda yapayalnız kaldım… Beynime dolan cam kırıkları gibi oldu leşe dönüşen küçük günahlarım… Merhametlilerin en merhametlisinin bize hediye ettiği “İnşirah” mevsiminde dudaklardan döküldüm, avucuma doldum, içtim, içirdim, içirildim susuzluğuma… Kokusu doldu dört bir yana Kevserin çağıltısı bir nebinin… İşte bu lahzadan sonra, güneşi yeni gören bir amanın telaşında, çocuksu heyecanımın saf arzusu sardı iliklerime dek: “ÂLEME RAHMET OLARAK GELEN SEVGİLİNİN DUDAKLARINDAN DÖKÜLEN DUALARA ORTAK ET EN SEVGİLİ…”

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir