GÜNLÜK (01 MART 2009)

            Engin ARDIÇ bugün Atatürk ile ilgili bir yazı yazmış. Atatürk’ün doğum yılı, doğduğu ev ve seksen yıldır babası olarak gösterdikleri fotoğraftaki adamın doğru olmadığını yazmış. Düşünebiliyor musunuz, babası Ali Rıza diye bize gösterilen fotoğraftaki adamın Ali Rıza olmadığını, bu fotoğraftaki adamın başka biri olduğunu yazıyor. Engin ARDIÇ’ın verdiği bilgiler doğru ise eğer, Atatürk’e baba uydurmuş Kemalist rejimin resmi tarihçileri. ARDIÇ’ta zaten, resmi tarihçilerin uydurması diyor…

 

“Atatürk'ün doğduğu ev olarak bilinen ev, Atatürk'ün doğduğu ev değildir. O ev, Zübeyde Hanım'ın ikinci kocası, yani Atatürk'ün üvey babası Ragıp Bey'in evidir (Fikriye Hanım'ın da amcası.)
Atatürk o evde elbette oturmuş, Manastır Askeri İdadisi'nden izinli çıktığı zamanlar gelip orada kalmış, fakat orada doğmamıştır.
O evin arkasında bulunan, elli küsur yıl önce de Selanik Belediyesi tarafından yıktırılan, daha küçük bir evde doğmuştur!
Fakat "resmi tarihçilerimiz", bu ikinci evi daha fiyakalı bulduklarından, doğduğu ev diye bunu tanıttılar!” (sabah 01 Mart 2009)

 

            Nasıl bir rejim bu böyle… Seksen yıldan fazla süredir en önemli konularında bile (mesela kurucusu hakkında bile) tamamen yalana dayalı bir kompozisyon kurmuş. Onlarca yıldır Sultan Vahdettin Han’ı da “vatan haini” ilan edip milyonlarca insanı ecdadına küfrettirmişlerdi. Şimdi anlaşıldı ki, Atatürk’ü bir proje çerçevesinde Anadolu’ya gönderen ve kurtuluş savaşı başlatan büyük insan Sultan Vahdettin Han…

 

“Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi'nin fotoğrafındaki kişi de, Ali Rıza Efendi değildir!
O kişi, 1876'da, anayasanın ilanı üzerine Selanik'te kurulan Asakir-i Milliye taburunda görev alan gönüllü subaylardan, bilinmeyen birisidir.
Elde hiçbir Ali Rıza Efendi resmi bulunmadığından, "resmi tarihçilerimiz" bu adamı gözlerine kestirmişler ve onu Atatürk'ün babası yapıvermişlerdir…
Nitekim bizzat Atatürk'ün kendisi, Falih Rıfkı'ya, "bu bizim peder değil" demiştir!
Falih Rıfkı, Atatürk'ün bunu "alaycı bir dille" söylediğini de anlatıyor. Atatürk, dalkavuklarını adam yerine koymazdı pek… Biz hepsini milli kahraman yaptık.” (sabah 01 Mart 2009)

 

            Atatürk hakkındaki bilgilerin o kadar çoğunun yalan olduğu ortaya çıktı ki, artık hala yalan olduğu teşhis edilmemiş olan diğer tüm bilgilere de inanmıyorum. Geri kalan bilgilerin de ortaya çıkması sadece bir zaman meselesi…

 

*

 

            Konu Atatürk’e gelmişken…

            İlkokuldan itibaren Atatürk ile ilgili resmi tarihin dışında yığınla bilgiye sahiptik. Resmi tarihin yalan üzerine kurulduğunu ilkokul sıralarındayken öğrenmiştim. Ve ilkokulda bize anlatılan ve okulun sonlarına doğru ve ortaokulda okuduğum (çoğu yasaklanmış yayınlardı) bilgilerin doğru olduğuna inanıyordum. Liseye geldiğimde, Atatürk ve rejim ile ilgili bu kadar çok konuda bu kadar çok bilginin yalan olacağına ve saklanabileceğine kanaat getirmez olmuştum. Bir devletin halkına bu kadar konuda yalan söyleyebileceğine ve gerçekleri de gizleyebileceğine olan inancım zayıflamıştı. Fakat üniversiteye başladığım yıllarda resmi tarih tekzip edilmeye (aslında dökülmeye) ve benim ilkokulda öğrendiklerim bir bir teyit edilmeye başlanınca ben refleks olarak tekrar eski bilgilerime döndüm. Bu günlerde artık Atatürk’ün doğduğu evden doğduğu tarihe kadar yalan olduğunu, hele de babası olarak gösterilen fotoğraftaki kişinin babası olmadığını öğrendiğimiz zaman inandım ki, tüm bilgiler yalan ve yanlış. Her şeyi anlayacağım da yahu olmayan birisini babası olarak gösteriyorlar. Kısaca “baba icat etmişler”. İnanabiliyor musunuz, baba icat etmişler. Pes…

 

*

 

            Hürriyetten bir haber…

 

“ABD’nin Ohio Eyaleti’ndeki bir morgda gece bekçiliği yapan bir adam, 16 yıl boyunca kadınların cesetleriyle seks yaptı.

Morgdaki bir cesetle cinsel ilişkisinden dolayı halen hapiste bulunan Kenneth Douglas’a iki ayrı suçlama daha yöneltildi. Hamilton Bölgesi Savcısı Joe Deters, "Aslında yüzden fazla cesetle seks yaptığını düşünüyorum. Buna eminim. Bu adam bir domuz. Birisi nasıl böyle olabilir, ben açıklayamıyorum" dedi.” (hürriyet 01 Mart 2009)

 

            Bu haberi niye aldık? Türkiye’deki ucuz çağdaşlık taraftarları, cinsel hürriyetin “bastırılmış cinsel arzuları” giderme imkanı oluşturacağını ve dolayısıyla cinsellikle ilgili saplantılar, sapmalar vesairenin olmayacağını söyler durur, yıllarca… Cinsel ihtiyaçların rahat şekilde giderilebilmesi halinde ferdi ve içtimai dengenin kurulacağını vehmederler. Bu haber bu ucuz düşüncenin altının ne kadar boş olduğunu göstermesi bakımından harikulade.

 

            Bir haberde Türkiye’den… Yine hürriyetten…

 

“42 yaşındaki temizlik işçisi A.İ. çocukları olmayan bir aile tarafından evlatlık alınan altı yaşındaki Ezgi Çağrı’ya önce tecavüz etti, sonra da öldürdü.”

 

            İki haber… Biri ABD den, biri bizim ülkeden… ABD de cinsel hürriyet tam, hadi bizde biraz eksik… Anlaşılması gereken nokta şu; insan tabiatı, sınırsız bir vahşeti barındırıyor. İnsan, tabiatı gereği “medeni bir varlık” değil. Medeniyet de vahşet de tabiatında potansiyel olarak var ve bu potansiyelin hacmi insan hafsalasını patlatacak kadar büyük. İnsanın medenileşme sürecine girmemesi halinde (nötr olarak bırakılması halinde) kendiliğinden medenileşeceği düşüncesi, en ucuz ve zavallı düşüncelerden biridir. “Medenileşme süreci” ise ahlakileşme sürecidir. Ahlakı aldığınızda insanda kalan bakiye, sınırsız arzuların peşinde koşan bir canavardan başka bir şey değildir. Öyleyse asıl olan ahlaktır. Peki, ülkenin ahlak ve medeniyet anlayışı ne? Resmi adıyla sormak gerekirse Kemalizm’in ahlak anlayışı ne? Ne kadar komik bir soru değil mi? Kemalizm ve ahlak…

 

*

 

            Vatan gazetesi bir tartışma başlatmış, “on yıl sonra Türkiye nerede olacak” gibi bir şey galiba. Cüneyt ÜLSEVER ile bu konuda yapılan mülakat var bu gün gazetede. Ülsever’in tespitleri ilginç… On yıl sonra genelkurmay başkanının eşinin de başının türbanlı olacağını söylüyor.

 

“Öyle bir tablo çiziyor ki, içine beni de dahil edip, karanlık mı karanlık!.. “Sen de 10 yıl sonra röportaja başörtüsüyle gitmek zorunda kalacaksın!” diyor. “Peki böyle giderse Genelkurmay Başkanı’nın eşi de türbanlı olur mu bir 10 yıl sonra?” diye soruyorum, kendimi başörtüsüyle düşünerek… Cüneyt Ülsever de bana soruyor; “Üç yıl önce Cumhurbaşkanı’nın eşinin türbanlı olabileceğini tahayyül edebilir miydik?”

Türkiye, 10 yıl sonra nasıl bir ülke olur?

Ben analizimi iki boyutta yapmak istiyorum: Birincisi, iç dinamikleri açısından Türkiye 10 yıl sonra nereye gelebilir? İkincisi de dünya konjonktürüyle beraber Türkiye nerelere sürüklenebilir? Bence ikisini birbirinden ayırt edemezsin ve zaman zaman da hangisi hangisini tetikliyor, onu da bilmek zor. Önce iç dinamiklerle başlayalım. Benim gördüğüm şu; en son Tarhan Erdem’in “Biz kimiz?” araştırması da gösteriyor ki, çok genel hatlarıyla söylediğimizde T.C. vatandaşları Cumhuriyetin vaat ettiği hayat tarzını büyük çapta benimsemiyor. Yani, senin, benim kıyafetimi, bizim tavırlarımızı… Ortaya çıkan bir gerçek var ki, Cumhuriyetle birlikte Osmanlı’dan devralınan, daha çok din referanslı, muhafazakâr hayat tarzını benimseyenlerin çoğunlukta olduğu bir ülke Türkiye.” (vatan 01 mart 2009)

 

            Bu mümkün mü, mümkün… Bir şeyin (özellikle içtimai hadiselerin) gerçekleşme zamanı nasıl tespit edilir? Sosyal bilimciler için önemli bir soru bu… Bu sorununun cevabı aslında uzun bir makale konusu ama burada kısa bir tespit ile iktifa edeyim.

            Bir hadisenin vuku bulma zamanı, o hadisenin gerçekleşeceğine olan inancın kafi derecede artmasıdır. Kafi derecede artması ise cemiyette o hadiseyi gerçekleştirecek güce sahip olan insanların, gurupların vesaire hadisenin gerçekleşeceğine inanmaya başlamasıdır. Gerçekleşeceğine inanma hali de iki boyuttadır. Birisi, gerçekleşmesini isteyenler, diğeri ise gerçekleşmesini istemeyenler… Özellikle de bu iki boyutun birbiriyle örtüşmeye başlaması o hadisenin gerçekleşme zamanının geldiğini gösterir.

            Bir içtimai hadisenin gerçekleşmesini isteyenlerin (gerçekleşmesinden memnuniyet duyanların) gerçekleşme zamanı geldiğine inanmaları, o istikamette hamle ve teşebbüslerinin (çalışmalarının) misliyle artması manasına gelir. Gerçekleşmesinden korkanların ise gerçekleşme zamanının geldiğine inandıkları andan itibaren, gerçekleşmemesi için gösterecekleri çabanın azalacağı ve hatta sıfıra yaklaşacağı vakadır. Bu durum o hadisenin gerçekleşmesi için gerekli tüm şartların oluştuğunu ve tüm engellerin ortadan kalktığını gösterir.

            Ülsever’in mülakatından aktardığımız bir bölüm, bahsi edilen hadiselerin gerçekleşme zamanının geldiğini göstermektedir. Ha birkaç yıl içinde ha on yıl içinde… Tarih olarak tespit çabası zaten kehanet teşebbüsüdür. Mesele zamanın istikametini fark etmektir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir