GÜNLÜK (08 MART 2009)

            Bugünkü konumuz Uluslar arası Ceza Mahkemesinin Sudan Devlet Başkanı ÖMER EL BEŞİR hakkındaki tutuklama kararı…  

            Müslümanların kendi içlerinden bir adamı (devlet başkanı veya herhangi bir vatandaş) batıya teslim etmeleri, prensip olarak mümkün değil. Adına “uluslar arası ceza mahkemesi” denmesinin, özellikle de “mahkeme” sıfatını kullanmasının bir manası yoktur.

            Bu tavır, son zamanlarda ülkede klişeleşmiş haliyle sürekli kullanılan, “senin suçlun kötü, benim suçlum iyi” anlayışının bir misali olarak görülebilir. Ancak böyle değildir. Suçluyu korumak başka onu adil olmayan yargıya teslim etmemek başkadır. Adil olmayan yargıya teslim etmemek ise suçluyu yargılanmaktan kurtarma neticesine varmamalıdır.

 

            Uluslar arası ceza mahkemesinin İsrail ile ilgili bir soruşturma açmaması fakat Ömer El Beşir hakkında soruşturma başlatarak tutuklama kararı vermesi, şu misaldeki gibidir. İki kişi kavga ediyor ve birbirini yaralıyor fakat polis gelip birini gözaltına alıyor ve mahkeme de sadece o kişiyi yargılıyor ve diğerine hiçbir işlem yapmıyor. “Diğerinin yargılanmaması, yargılanan suçlunun yargılanmasına mani olmamalıdır” düşüncesi, her ne kadar doğru görünse de temel bir yanlışlık ve adaletsizlik ihtiva eder. İki suçludan birini yargılamak ve diğerini yargılamamak, adaletin birisi için gerçekleştiği ve diğeri için hala gerçekleşmediği manasına gelmez, aksine her ikisi için de adaletin yerine gelmediğini gösterir. Zira birini yargılamak ve diğerini yargılamamak, iki kişi arasındaki mücadeleye yargının taraf olarak katıldığını gösterir. Taraf olan mahkeme olduğu için iki suçludan birini yargılamamak aynı zamanda onu aklamak demektir ki, hukuk ve yargıyı siyasi manivelaya dönüştürür.

            Şu nokta önemlidir. Biz yargıdan mı (mahkemeden mi) bahsediyoruz yoksa siyasi mücadele birimlerinden mi? Yargıdan bahsediyorsak, bunun şartlarını ve kompozisyon bütünlüğünü tam olarak bilmeliyiz. Yargı (veya adalet), eksik olamaz. Siyasi mücadele birimleriyle yargı birbirine karıştırılmamalıdır. Yargı eksik olduğunda yargı olmaktan çıkar. Eksik siyaset olabilir fakat eksik yargı olmaz. Eksik yargıdan adalet zuhur etmez.

 

            Batının, kendi menfaatlerini ve hegemonyasını sürdürmek için her şeyi kullandığını ve istismar ettiğini geçen birkaç asırlık tecrübe ile biliyoruz. Yargı da dahil olmak üzere tamamen istismarlar üzerine kurulu olan batı dünyası, en fazla kendi içinde adil olma çabasına sahiptir ve dışarıya karşı asla adalet fikrini ve duygusunu taşımamaktadır. Batı ile ilgili bu noktada tereddüdü olanların tereddütlerini giderecek bir yazı değildir bu. Batının tüm dünyaya karşı adil olabileceği kanaatini taşıyanlar için tartışma konusu Ömer El Beşir değil başka konulardır.

            Batının adalet anlayışını da siyasi tercihleri oluşturduğuna ve bunu en bariz şekilde İsrail konusunda gösterdiğine göre, batının sözüm ona adaletine iltica etmek, dünyanın son üç asırlık batı tecrübesini anlamamak veya umursamamak demektir.

 

            Ömer El Beşir’in batıya (ne ad altında olursa olsun) teslim edilmesi, batının olmayan vicdanına iltica etmektir ki, sınırsız bir basiretsizliktir. Tam bu noktada yakıcı soru şudur; öyleyse İslam coğrafyasında suç işleyenler cezasız mı kalacaktır? Bu soruya evet cevabını vermek kabil değildir. İşin batı ile ilgili kısmını batıda bırakarak meseleyi değerlendirmek gerektiğinde, İslam coğrafyasında işlenen insanlık suçlarını devlet başkanları da dahil olmak üzere şiddetle cezalandırmak gerektiği açıktır. Bunun yolu ise, İslam coğrafyasında (mesela İslam konferansı teşkilatı bünyesinde) bir “Milletlerarası İslam ceza mahkemesi” kurulmasıdır.

            Ülkemizdeki kökten İslam düşmanı olan laik, Kemalist, solcu ve ulusalcıların böyle bir teklife refleks halinde karşı çıkacakları malumumuzdur. Fakat onlar, fikri rüşt yaşına gelmedikleri için değerlendirmelerinin içinde itibar edilecek tahliller bulmak zordur.

 

*

 

            Milletlerarası İslam ceza mahkemesi kurulmadığı takdirde, İslam coğrafyasında işlenen suçlar, bugünün dünya konjonktüründe cezasız kalmaya mahkumdur. Zira batı ile İslam arasında devam eden yüksek yoğunluklu siyasi ve askeri mücadele, uluslar arası ceza mahkemesinin İslam coğrafyasında meşruiyet kazanmasına manidir. Uluslar arası ceza mahkemesine İslam coğrafyasından bir Müslüman’ın teslim edilmesi, savaş meydanında kumandanın düşmana teslim edilmesi gibidir. Çok komik bir durum…

            Batının da anlaması gereken nokta, artık dünyadaki meşruiyet kaynağı kendileri değildir veya dünyanın meşruiyet kaynağı tek değildir. Hal böyle olunca, batı büyük ufuk sahibi ise eğer, İslam konferansı teşkilatı içinde bir milletlerarası İslam ceza mahkemesinin kurulması gerektiğini anlamalı ve desteklemelidir. Aksi halde konu hiçbir zaman hukuk ve adalet meselesi haline gelmeyecek ve siyasi mücadele alanında değerlendirilmeye devam edilecektir. Bunun sebebi de batıdır ve batının çürümüş anlayışıdır. Ne var ki, batının çürümüş ve yozlaşmış anlayışının böyle bir ufuk sahibi olmadığı artık anlaşılmıştır. Onlar hala istismar ve sömürü niyetiyle dünyayı bakmaya devam etmektedirler.

 

*

 

            Bir hadisenin gerçekleşme şartlarını (mümkün kılan şartları) doğru teşhis etmek gerekir. İmkansız olanın peşinden gitmek, ahmakların işidir. Batı, İsrail ile ilgili açık tavır sahibiyken, İslam coğrafyasındaki suçları yargılamak ve cezalandırmak meşruiyetine ve kudretine de sahip değildir. Ukalaca bir tavırla kendini “adil” kabul etmesi ve “tek adalet mercii” olarak görmesi, artık zamanı geçmiş bir arkaik düşüncedir.

Share Button

GÜNLÜK (08 MART 2009)” üzerine 2 düşünce

  1. Adalet ve batı kelimeleri aynı cümlede tuhafıma gidiyor doğrusu. Bir kaltağın İffet ismiyle arz-ı endam etmesi gibi!

    Batı’nın/Batıl’ın adaletini(!) en son Irakta müşahade ettik ve tanıştığımıza memnun olmadık.
    Mazlumiyetimiz hıncımızı bileyliyor, direncimizi besliyor ve..
    “Dünya Bir İnkılap Bekliyor!”

    Kaleminize sağlık azizim.

  2. Evet…
    Aynen öyle…
    Türkiye’de uluslararası ceza mahkemesini can havliyle savunanlar, batının bilmem kaçıncı kol faaliyetini yerine getiriyorlar.
    Zaten kendi merkezlerinde herhangi bir iş yapabilme düşüncesine sahip olamadıkları, olsalar bile bunu İslam ile irtibatlı şekilde yapmayacakları için batıdan başka bir tercih ve yolları kalmıyor. Anadolu’dan bakıldığında ise çok çirkin bir görüntüleri var.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir