GÜNLÜK (26 ŞUBAT 2009)

Sami HOŞTAN İzmir’deki “anafor” operasyonundan da tahliye edildi. Kısa bir müddet önce “Ergenekon” davasından da tahliye edilmişti. Bazı adamların çok ilginç hayat hikayeleri vardır. Ergenekon davasında generallerin bile tahliye olmak için GATA ya kadar ulaşan garip zikzakları oldu da hala tahliye olmayanlar var. Fakat Sami HOŞTAN a bakıyorsunuz elini kolunu sallaya sallaya çekip gidiyor. Gel de nasıl bağlantıları olduğunu merak etme… Ya da şöyle olabilir mi acaba? Aslında Sami HOŞTAN hiçbir şey değildir de hayatın girift organizasyonları adamı aslında hiç hak etmediği yerlerde göstermiştir ve dolayısıyla şahsında bir şeyler vehmetmemize sebep olmuştur. Kim bilir?

 

*

 “LONDRA – İngiltere'de 15 yaşındaki bir kız öğrencinin akşamları ‘Birinci sınıf’ hayat kadını olarak çalışarak yılda 100 bin sterlin (yaklaşık 242 bin TL) kazandığı ortaya çıktı. İngiltere’de yaklaşık 5 bin ‘Çocuk fahişe’ bulunduğu belirtildi.” (Radikal 26.02.2009) 

Radikalden bir haber… Bu haber için ne yazılabilir? Kelamın bittiği yerlerden biri… Çök artık batı, çök. Öyle bir çök ki, efsane “Atlantis” gibi bir daha izin bile bulunamasın da insanlık senden ebediyen kurtulsun.

 

*

 “Ergenekon soruşturması kapsamında Diyarbakır'daki evinden gözaltına alındıktan sonra tutuklanıp İstanbul’a gönderilen Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Atatürk ilke ve İnkılapları Bölümü öğretim görevlisi Abdurrahim Doğru'nun, halen görevini sürdüren 7'nci Kolordu Komutanı Korgeneral Bekir Kalyoncu ile olan ilişkisi nedeniyle sorgulandığı belirtildi. Abdurrahim Doğru'nun Elazığ'ın Sivrice İlçesi'ndeki yazlığında silah ve cephanelik bulunabileceği gerekçesiyle kazı çalışması yapıldığı ortaya çıktı. Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların talebi üzerine Diyarbakır'da gözaltına alındıktan sonra Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nde 2 gün sorgulanan Abdurrahim Doğru, savcıların talimatıyla 2 gün daha ek gözaltı süresi alınarak tam 4 gün sorgulandı. Doğru, ardından sevk edildiği özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi yedek hakimliğince tutuklandı.” (Radikal 26.02.2009) 

Üniversite öğretim görevlisinin askerlerle, generallerle en işi olur? Veya soru şöyle de sorulabilir. Üniversite akademik personelinin generallerle sıkı fıkı ilişkileri olan ülke neresidir? Üstelik adamın evinde silah ve cephane de aranmış… Bu insanların psikolojilerini ve psikolojik organizasyonlarını merak ediyorum. Doğrusu herkes ERGENEKON TERÖR ÖRGÜTÜNÜN organizasyonunu merak ediyor fakat daha ilginç olanı bu adamların psikolojik organizasyonlarıdır. Hangi ruhi, zihni ve akli kaynaklarla yaşıyorlar? Nasıl bir meşruiyet anlayışları var? Mesela Atatürkçü olmayan insanları rahatlıkla öldürmeleri mümkün müdür? Faili meçhul sayısına bakıldığında bu sorunun cevabı da anlaşılıyor. Fakat esas merak ettiğim şu; mesela gün gelirde milletin yüzde doksan dokuzu Kemalist olmaktan vazgeçer ve Atatürk’ü sevmez hale gelirse, Kemalist rejimi korumak için kaç milyon insanı gözden çıkarabilirler? Bu soru muhayyel bir soru değil, çok kritik bir soru ve ülke bu soruyla muhtemelen yakın bir gelecekte yüzleşmek zorunda kalacaktır. Kemalist rejim kendini korumak kaç milyon vatandaşı gözden çıkarabilir veya soru şöyle de sorulabilir, rejimin muhafazası için iki-üç milyon insanı katletmek gerekirse bunu yapacaklar mı?

 

*

 “Ergenekon Davasında tutuklu sanıklardan emekli Tuğgeneral Veli Küçük hastaneye kaldırıldı. Küçük sağlık sorunu nedeniyle de bugünkü duruşmaya katılamadı” (Radikal 26.02.2009) 

Veli KÜÇÜK de mi GATA yolcusu… GATA kuruluşundan bu güne kadar hiç bu kadar yıpranmış mıydı? Genelkurmay ne yaptığını zannediyor? Üç beş tane emekli personelin tutukluluğunu sona erdirmek için GATA nın itibarını sona erdirdiğini anlayacak kimse yok mu genelkurmayda? Hani oralarda “kurmay”lar var diye rivayet ediliyor da onun için soruyorum. Bu kurmaylar, müesseselerin itibarının kişilerin itibarından daha önemli olduğunu ne zaman anlayacaklar? Bir sistemi (mesela ülkedeki rejimi) ayakta tutacak olan kişilerin itibarı değil müesseselerin itibarıdır ve müesseselerin itibarı hızlı şekilde erozyona uğruyor. Doğrusu bundan şikayetçi olduğumu da söyleyemem.

 

*

 “Derken partiniz hakkında kapatma davası açılıyor. Karşınızda yine aynı dışlayan kesimi görüyorsunuz. Zaten artık gerçek ile sizin algınız da birbirine karışıyor, daha doğrusu
sizin için fark etmez hale geliyor. Nereye baksanız düşman görüyorsunuz, siz canınızla uğraşırken başkaları gülümsüyor.
Neden sonra partiniz kapatılmıyor ama ortaya öyle bir karar çıkıyor ki, sizin ‘siyaset’ saydığınız neredeyse bütün alanlar size yasaklanıyor, her tarafınıza kırmızı kalın çizgiler çiziliyor, kendinizi minicik bir kafese kapatılmış gibi hissediyorsunuz.
İçiniz daralıyor. Gerçekte kan kusuyorsunuz ama başkalarına ‘Kızılcık şerbeti içtim’ diyorsunuz. Sizi dışlayan kesimler, aldığınız yüzde 47 oya rağmen, demokrasinin yara almış olmasına rağmen eski tutumlarını sürdürüyorlar.
Sizin için bir hayatta kalma mücadelesine dönüşen bu kavgayı ‘düşman’ saydığınız başkaları için de hayatta kalma mücadelesine çevirmeye kalkışıyorsunuz. Düşmanı yanlış yerde arayıp aramadığınızla hiç ilgilenmiyorsunuz artık, ‘Benim canımı acıtıyorlar, ben de onlarınkini acıtacağım’ diye düşünüyorsunuz.
İçine girdiğiniz kısıtlı durumdan kendinizce bir çıkış görüyorsunuz: Seçimde yeniden en azından yüzde 47 oy almak, mümkünse daha fazlasını almak.
Ancak o zaman, yeniden daha geniş alanlarda at koşturmak için bir fırsat yakalayabileceğinizi düşünüyorsunuz.
Ve bu hedefe ulaşabilmek için daha önce görülmemiş sertlikte bir seçim kampanyası yürütmeye başlıyorsunuz.” ((Radikal 26.02.2009)
 

“Başbakan neden kendini köşeye sıkışmış hissediyor?” başlıklı yazısında İsmet BERKAN, yukarıda iktibas ettiğimiz tespitleri yapıyor. Köşe yazarlarının çoğunluğunda dikkat çekici bir üslup özelliği var. Her kimle ilgili yazıyorlarsa, “sanki onun zihni ve ruhi labirentlerinde dolaşan” biriymiş gibi bir üslup kullanıyorlar. Yukardaki tespitlerin doğru olduğu kabul edilse bile bu ruh hali, ERDOĞAN ın hanımına bile mahremdir ve ona bile kapalıdır. Bu ruh halini öğrenebilmenin yolu, kişiyi ipnotize etmek ve ağır trans halindeyken ruhi ve zihni labirentlerinde gezinmektir. Fakat köşe yazarları öyle bir eda takınıyorlar ki yazılarında “sen benim yazdığımdan farklı olabilirsin ama benim yazdığım gibi olmak zorundasın” demek istiyor gibiler. Bir kişinin en mahrem alanına ait olan bir bilgiyi sanki senaryosunu kendileri yazmış gibi bildiklerini iddia ettikleri bir üslup kullanıyorlar. Be adam biraz aşağı iner misin, o yükseklikte başın dönmüyor mu?

 

*

Emniyet Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirliği’nin Antalya’da düzenlediği ‘Disiplin, Dava, Mevzuat ve Adli Yardım’ konulu seminerde konuşan EGM 1’nci Hukuk Müşaviri Osman Karakuş, bir polisin mesai saatleri dışında ‘dost hayatı’ yaşaması veya gay olması gibi durumlarda memuriyetiyle ilgili olmayan cezalarla geçiştirileceğini belirtti. Bugüne kadarki dönemde bir polis memurunun ‘dost hayatı’ veya ‘gay’ olarak yaşamasının Türkiye’de ‘utanç verici’ olarak görüldüğü anlatan Karakuş, sözlerine şöyle devam etti:
“Herkesin hayatı kendine”
“Bugünkü şartlarda bir polis memurunun bir ‘dost’u olması, memuriyetiyle bağdaştırılamaz. Bir polis memurunun özelinde ‘dost hayatı’ yaşaması utanç verici olarak görülüyor. Ancak bundan sonra kişinin mesaisinin dışındaki özel hayatı sadece kendisini ilgilendirecek.” (Taraf 26.02.2009)

Gay, homoseksüel, lezbiyen gibi cinsel sapmaların meşrulaşması ve yayılmasının son safhası olan devlet kuruluşlarına sirayeti de nihayet gerçekleşmiş oldu. Bu tür sapkınlıkların ve hastalıkların “cinsel tercih” şeklinde ifade edilerek meşrulaştırılması, ahlaki seviyenin nerelere kadar düştüğünü tespit bakımından önemlidir. Bu tür hastalıklı halleri normalleştirmek, bir dünya görüşüne malik ve mensup olamamanın meydana getirdiği fikirsizlikten kaynaklanıyor. Sınırsız hürriyet talebi, fikirsizliğin ve dolayısıyla ahlaksızlığın ifşasıdır. Bir erkekle kadının cinsel ilişkiye girmesi “insani” bir vakadır. Bunun nikahla şekillendirilmesi ve tanzim edilmesi bir ahlak, hukuk ve dünya görüşü ile ilgilidir. Fakat kadın ile erkeğin cinsi münasebeti, tabi fonksiyonları gereği olduğu için insani bir vakadır. Fakat bir erkek ile erkeğin veya kadın ile kadının veya bir insan ile hayvanın ilişkisi, ahlaki, hukuki, İslami olmadığı gibi “insani de değil”dir. “İnsan formunun” dışında bulunan bir ilişki biçimi, insani mahiyet taşımaz.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir