HAKİKAT VE ADALET

HAKİKAT VE ADALET
Adalet bahsi, girift meselelerden biridir. Bu sebeple olsa gerek, en çok kullanılan mefhumlardan biri olmasına rağmen, derinliğine bir izahı yapılmamış, muhkem bir çerçeve oluşturulmamıştır. Adalet, o kadar büyük bir ihtiyaçtır ki, adalet mefhumunun herkes tarafından anlaşıldığı zannı galip ve yaygındır. Bu sebeple idrak çabasına ve izah gayretine konu olmamaktadır.
Hâlbuki dünyada derin bir sükunet ve huzuru temin eden mefhum adalet, kıyameti kopartan ve büyük altüst oluşları tetikleyen de mefhum-u muhalifi olan zulümdür. Bu kadar mühim ve müessir olan bir mefhumun derinliğine tetkik edilmemesi, mevzu listesinin başlarına alınmaması ciddi bir zafiyete işaret ediyor. Tabii ki kadim müktesebatımızda bu mevzuu ciltlerce eserle tetkik edilmiştir lakin müktesebata ulaşmaktaki zorluk, meselenin dikkatten kaçmasına sebep oluyor.
Adalet, hakikatinde ve tatbikatında nedir? Veya soru şöyle sorulabilir; “hakiki adalet nedir?” ve “tatbiki-nispi adalet nedir?”. Adaletin hakikatine dair nazari tetkik çabasına girilmeyince (herkes tarafından bilindiği ve anlaşıldığı zannıyla), tatbiki ciheti, tezahürleri göze çarpmakta, bazı tezahürler üzerinden ağır tenkitler geliştirilebilmektedir. Adalet bahsindeki en büyük ölçü ihlali, “kaynak şirki”dir yani İslam’dan başka kaynak arayışıdır. İslam’dan başka adalet kaynağı olabilecek “hükümler manzumesi” olduğu zannı yaygınlaşmaktadır.
İdrak ehli olmayan bir kısım Müslümanlar, yaşadıkları vasatta (mesela Türkiye’de), İslam hukuku tatbikatta olmadığı halde, mahkemelerde veya hükümet tatbikatlarında “adalet” arayışına girmektedir. Üstelik bu arayışın adını, “Hz. Ömer adaleti” şeklinde ifade etmek gibi bir gaflete düşmektedir. Batılı bir hukukun cari olduğu siyaset ve hukuk sisteminde Hz. Ömer adaleti aramak, genelevde iffetli kadın aramaya benziyor. Şeriat dışında adalet aramak, başka bir kaynağın, başka bir dünya görüşünün, başka bir ideolojinin adalet ihtiva ettiğini ve hayatta da gerçekleştirebileceğini kabul etmektir, böyle bir inanış, İslam’a olan ihtiyacı izahsız bırakır.
Adalet gibi temel bir bahiste Allah’ın dininden başka bir kaynak aramak, İslam’ı anlamamaktır. Ehemmiyeti az bir mevzuda bile başka bir kaynak arayışına şiddetle karşı çıkan İslam, adalet gibi temel mevzuda herhangi bir kaynağı kendine şerik (ortak) kabul edemez. “Kaynak şirki” diye isimlendirebileceğimiz bu mevzu, Müslümanların birçok konuda farkına varmadan düştükleri yanlışlardan biridir. Kaynak şirki, belli bir müddet sonra Tevhide kadar ulaşan bir seyir izlemekte, ıstılahtaki “itikadi şirk” mevzuuna savrulabilmektedir.
Kaynak şirki, İslam’ın bilgi nazariyesi (bilgi telakkisi) ile ilgili bir mevzuudur. Batılıların (felsefenin) epistemoloji dedikleri bilgi telakkisi, İslam’a uygun şekilde örülemezse İslam’ı anlamak kabil değildir. Kendi bilgi telakkimizi oluşturmadığımız, kadim müktesebattaki bilgi telakkimize de yabancılaştığımız için kaynak ihtilafına (şirkine) kolay düşüyoruz.
Bilgi nazariyemizin temel kaidesi, Hz. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin mübarek dudaklarından beyan olunan kelam ve mübarek uzuvlarından sadır olan fiil yekununu tek kaynak kabul etmektir. Bu beyan ve fiil yekununa hakikat diyoruz. Vahiy de O’nun beyanıyla (O’nun tavassutuyla) insanlığa ulaşmıştır, çünkü vahiy O’na inmiş, O’ndan bize intikal etmiştir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle, Hz. Resul-i Zişan Aleyhisselatü Vesselam Efendimizi, bilgi nazariyesi bakımından yeryüzünde tek mercii tayin etmiştir. Kendi beyanını, mesela tertip edilmiş bir kitap olarak “bir yere” indirip de, “gidin, oradan alın, okuyun, itaat edin” dememiştir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle, Varlık telakkisi (felsefi ifadeyle ontoloji) bakımından, kendi vahdaniyeti üzerine tevhidi bina etmiş, bilgi telakkisi bakımından ise Habibini (Aleyhisselatü Vesselam), tek mercii ilan etmiştir. Herhangi bir mevzuda (hele hele temel mevzularda) başka bir kaynak arayışını, başka bir kaynağa tevessül etmeyi imkansız kılacak derecede sarahat ifade eden bu hüküm, kaim ve daim kılınmalıdır.
Adaletin hakikati (veya hakiki adalet), Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin beyan ve fiillerinde mündemiçtir. Hakiki adalet (veya nazari adalet), hakların tayin, tertip ve tanzimidir ki, bu mesele bizzat Kainatın İftiharı Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz tarafından izah edilmiştir. Tatbiki adalet ise, kaideler yekunu olan İslam’ın, varlık ve vakıalara doğru tatbik edilmesidir. Yani Kitap ve Sünnet ile tespit ve tanzim edilen haklar haritasının, hayatta “gerçek” kılınmasıdır.
*
Adalet mefhumu, günümüzde, umumiyetle tatbikatta aranmaktadır. Mevzuatın doğru tatbik edilip edilmediğini gösteren bir mefhum haline gelmiş, bu sebeple mesela mahkemelerin (ve hakimlerin) adil olup olmadığını ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Mevzuatın (hukukun) “doğru” tatbikatı şeklinde anlaşılmaya başlanan adalet, “doğru hukuk” meselesini ihtiva etmekten uzaklaşmış görünmektedir. Kadim müktesebatımızdaki tüm mefhumlar gibi, adalet mefhumu da muhtevasını kaybetmiş, mana kaymasına uğramış, kaynağından uzaklaşmıştır. “Doğru Hukuk” olmadığında “doğru haklar haritası” olmayacağı için, tatbikatta adalet aramak, kafirin namaz kılmasını beklemek gibidir.
Adaletin birinci unsuru (ki bu unsur aynı zamanda kaynaktır), doğru hukuk, malum ve meşhur ismiyle Şeriat’tır. Şeriat yoksa haklar doğru dağıtılamadığı, haklar haritası doğru çizilemediği için, adalet yoktur. Şeriat’ın mevcut olması (tatbikatta, mer’iyette olması) adalet için ilk şart ama kafi şart değildir, bundan sonra onun “doğru tatbikatı” gerekir. Bu manada adaletin temelde iki şartı mevcuttur, mevzuat ve tatbikat…
“Hukukun Üstünlüğü” bir mana ifade etmez, asıl olan “Üstün Hukuk”un mevcudiyeti ve mer’iyetidir. Üstün Hukuk, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin beyan ve tayin ettiği hukuktur. Zaten üstün hukuk yoksa hukukun üstünlüğü gerçekleştirilemez. Hukukun üstünlüğünü gerçekleştirmenin tek yolu, ona iman etmektir, üstün hukuk yoksa iman yoktur. Önce üstün hukuk olacak, sonra insanlar ona iman edecek ve başlarına taç edecekler.
*
İslam’ın dışında adalet aramak, adaletin olabileceğine inanmak muhaldir. Böyle bir fikri temayül, dünyadaki en mühim konulardan birisinin İslam’ın dışında gerçekleşebileceğine inanmayı iktiza eder ki, mümkün değildir.
İslam’ın dışında meydana gelebilecek adalet misalleri, ancak ve ancak tatbiki, nispi, mukayeseli adalettir. Tatbiki adalet, herhangi bir mevzuatın (hukuk sisteminin) doğru tatbikatıdır. Yani mevzuatı, imtiyazsız, iltimassız, tarafsız olarak herkese doğru şekilde tatbik etmektir. Tatbik edilecek olan “ölçü”, mahiyeti gereği yanlış olsa da, onu, herkese aynı şekilde tatbik etmektir. Bu manada mesela bir sosyalist adaletten bahsedilebilir, sosyalist mevzuatı herkese aynı şekilde tatbik etmek, o mevzuatın adaletini gerçekleştirmektir.
Bir mevzuatın, herkese aynı şekilde tatbik edilmesi az şey değildir. Bu manada bile adaletten bahsetmek gerekir. Yanlış bir kanun bile herkese eşit şekilde tatbik edilmediğinde insanların ruh dünyaları paramparça oluyor. Tatbiki adaleti hafife almak tabii ki doğru değildir ama adaletin hakikatini dikkate almamak tam bir aymazlık misalidir.
*
İslam’ın dışındaki insanlık aleminde zuhur eden adalet manzaraları, ya tatbiki adalettir ya da mukayeseli adalettir. Türkiye’de başörtüsü yasak olduğu zamanlar, Avrupa’da serbest olması, mukayeseli (Türkiye’ye nispetle) adalettir lakin aynı Avrupa’da, hemcinslerin evlenmesi hukuka girmiş haldedir. Yanlış hukuktan sadır olacak adalet, tesadüfendir. Ama yanlış hukukun doğru tatbikatı yapılabilir ve tatbiki adalet tesis edilebilir.
Yanlış hukuk sisteminde bazı doğru ölçülerin olması kabildir, o ölçülerin tatbikatı da doğru yapıldığında, o meselede hakiki adaletin gerçekleştiği zannedilebilir. Fakat bu durum yanıltıcıdır, mesela Avrupa hukuk sistemlerinde başörtüsünün serbest olması, özü itibariyle adalete işaret etmez. Adaletin hakikati, haklar manzumesinin tamamının doğru bir haritada yerli yerine yerleştirmektir. Bu durum olsa olsa mukayeseli adalete alamettir.
*
NOT: Üzerinde çalıştığımız birçok dosyadan başımızı kaldırıp adalet mevzuuna bir parantezlik de olsa zaman ayırma ihtiyacımızın sebebi, ağzından çıkan söze hikmet nazarıyla baktığımız Ömer Tuğrul İnançer Hocanın, TRT de, adalet mevzulu bir programdaki konuşmasıydı. Ömer Tuğrul İnançer Hoca bile, İslam’ın dışında adaletin olabileceği, adil olmanın şartları arasında Müslüman olmanın bulunmadığı istikametinde beyanlarda bulunuyordu, bu durum kaygı ve endişe vericidir. Müslüman olmayan ve İslam hukukunu tatbik etmeyenlerin adil olabilme imkanı, tatbiki adaletten ibarettir ve mukayeseli (başkalarına nispetle) olarak adil olmaktır. Bu husus tespit ve ilan edilmeden, başka kaynaklarda (hukuk sistemlerinde) adalet aramak vahim bir tefekkür zafiyetine işarettir.
Ömer Tuğrul İnançer Hocayı yanlış anlamış olmayı temenni ederim. Zaman sınırı olan konuşmalarda temel meselelerin etraflıca izahı kabil olmuyor. Ben yanlış anlamadıysam televizyondaki programın zamanının sınırlı olmasından dolayı meselenin naklinde bazı yanlış anlamalara sebep olacak ifadeler kullanılmış olması ihtimalini tercih ederim.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir