HAKİKATİN FİKRİ SEYR-U SÜLUKU

HAKİKATİN FİKRİ SEYR-Ü SÜLUKU
Hakikat, her insana ve her bakışa (usule) farklı görünür, her safha ve her mertebede farklı tecelli eder, her mecra ve her güzergâhta farklı akar. Fakat hakikat “gerçek” gibi çok değildir, tektir. Çünkü “hakikat” tevhidin mevzuu, “gerçek” ise kesretin mevzuudur.
İnsanın iç âleminde iki temel mecra var. Ruhi-kalbi mecra ve zihni-akli mecra… Bahsimiz, zihni-akli mecradır.
Zihni-akli mecradaki hakikat seyrinin istikameti tek, güzergahı çifttir. İstikamet vahdettir ve tektir. Güzergah ise, yukarıya doğru inşa ve terkip, aşağıya doğru idrak ve tahlildir.
Zihni-akli mecranın istikameti vahdettir. Müntehası da vahdettir. Tevhit, ruhi-kalbi mecranın istikametidir. Akıl, tevhide değil ancak vahdete ulaşabilir. Çünkü vahdet, kesretin terkibi ile vücut bulmuştur ve vahdet tahlil edilerek kesrete ulaşılabilir. Akıl, tahlil ve terkip edemediğini ihata edemez ve anlayamaz. Tevhid, bir değil, tektir. Tek, bölünmez, toplanmaz, çarpılmaz, çıkarılmaz. Yani tahlil ve terkibe konu olmaz.
*
Varlık ve hayatın ortasında bulunuyoruz. Ne bidayetini yaşadık ne de nihayetini yaşayacağız. Ne kainatın merkezindeyiz ne de kenarında… Ne merkezine ulaşabileceğiz ne de ufkuna… Bu durum, varlığı ve hayatı anlamayı fevkalade zorlaştırıyor. Ortasında olmamızdan dolayıdır ki, hakikat seyrinin iki güzergahı var. Biri merkeze diğeri ufka doğru, biri bidayetine diğeri nihayetine doğru… Biri külli vahdete diğeri cüz’i vahdete doğru…
Hiçbir varlık, bidayetine veya nihayetine ulaşmadan anlaşılamaz. Nasıl var olduğunu (yani bidayetini) ve nasıl yok olacağını (yani nihayetini) bilmeden ve anlamadan varlığı anlamak nasıl mümkün olacak ki? Doğumunu bilmeden, ölümünü görmeden anlama iddiasında bulunmak, gevezelikten ibaret değil mi? Kainatın varoluşunu (yaratılışını) aklın bilme imkanı var mı? Akıl ile Allah’ın zatını (tevhidi) idrak etmek bu sebeple (ve daha sayısız sebeple) muhaldir.
*
İnşa ve terkip güzergahında, varlık, zihni evrende vücut bulur. Yeniden inşa ve terkip edilmesine ihtiyaç yoktur. Kainattaki her varlık çeşidinin diğerleriyle ve yekunuyla olan “inşa” ve “terkip” sırrına nüfuz etmek kafidir. Fakat zihni-akli mecrada varlık yekununu anlamanın yolu, inşa ve terkip temrinleri yapmaktır. Her inşa ve terkip teşebbüsü, aynı zamanda bir varlık telakkisi (ontoloji) tecrübesidir. Ne var ki kainatın (varlık yekununun) ne kadarı insanın zihni evrenine intikal edebilir ki? Akıl nereye kadar giderse gitsin, varlık yekununun bir parçasına ulaşabilir. Ulaştıklarıyla bir “varlık telakkisi” kurar. İnsanın hakikat ile arasındaki mesafe, sahip olduğu varlık telakkisi ile varlık yekununun aslına olan mesafenin sonsuz katıdır.
Bu kadar uzak mesafedeysek neden uğraşıyoruz? Bu mesafe asla ulaşamayacağımız manasına gelmez mi? Hem evet hem de hayır. Evet kısmı bizim hakikate uzaklığımızdandır. Hayır kısmı ise, Allah’ın bize, bizim kendimize olan yakınlığımızdan daha yakın olmasıdır. Bu sebeple çalışmakla olmaz, olsa olsa lütuf ile olur. Öyleyse çalışmak neden? Lütufa mazhar olmak için…
İnşa ve terkip güzergahının müntehası, hakikatin vahdetteki tecelline ulaştırır. Hayatın ve varlığın ortasından bakan göz “büyük terkibi” görmezse, varlık parçalarında kaybolur. Varlık yekununu (büyük terkibi) görmeyen göz için, “parça bütünün habercisi” değildir. Parçanın tüm kıymeti ise bütünün habercisi olmasındadır. Parçada bütünü göremeyen veya parçadan bütüne sıçrayamayan göz (idrak), kesrette boğulur. Kesrette boğulana adam mı denir?
Hakikatin kainat çapındaki vahdetini (terkibini) seyredemeyen ve kesrette boğulan idrak, şirkten nasıl kurtulur?
Aklın müntehası, vahdettir, akıl ile tevhide ulaşılmaz. Akıl ile tevhidden bahsedenler, farkında olsunlar veya olmasınlar vahdetten bahsediyorlar. Vahdeti tevhid yerine ikame etmek, haşyet duygusundan mahrum “küçük hacimli akılların” hususiyetidir. Vahdet bahsinde akla ihtiyacımız yok mu? Elbette var. Tevhidin lüzumlu olduğunu ve tevhidin “ne olmadığını” akıl anlayabilir. Tevhid bahsinde akla olan ihtiyacımız bu çerçevededir. Aklın bu vazifesini yerine getirmesi, şirke düşme tehlikesini bertaraf eder.
*
İnşa ve terkibin müntehasında, yaratma fiilinin çapı müşahede edilir. İdrak ve tahlil güzergahının müntehasında ise yaratma fiilinin “ne olduğuna” yaklaşılır. Yaratma fiilinin ihtişamına (çapına) ve “ne olduğu hususuna” birazcık nüfuz etmeden, en azından onu “sezer gibi” olmadan, ne uluhiyet ne de ubudiyet bahisleri anlaşılır. Dolayısıyla ne hakikat (tevhid) ne de vahdet fark edilir. İdrakin serhattında seyahat etmeyenler hakikat (tevhid) meselesini siyasi kavgalarda arıyorlar. Oysa siyaset vahdetin tecelli sahalarından biridir, tevhidin değil… Akla konu her şey, mesela kainat ve içindekiler vahdetin mevzuudur. Dünyaya kadar indiğinizde artık sadece vahdetten bahsedebilirsiniz. Özellikle hayata ait her mesele, vahdet bahsine dairdir. Tevhid, içtimai gerçekliklerle ulaşılabilir bir mertebe değil ancak ferdi “varoluşlarla” müşahede edilebilir. Bu sebeple tevhid, ruhi-kalbi mecranın konusudur.
*
Zihni-akli mecra ile ancak hakikatin vahdetteki tecellisine ulaşılabilir. Tevhit ise hakikatin ta kendisidir. Zihni-akli mecra ile ancak tevhidin “ağyarına mani” olunabilir, kendisine vasıl olmak ise muhal… Tevhide vasıl olmak, ruhi-kalbi mecranın inhisarındadır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir