HAMLE ZAMANI

HAMLE ZAMANI

(Terkip ve İnşa dergisi 1. sayı)

Batı uygarlığı, kendi akli (pozitif), siyasi, ekonomik ve felsefi formasyonunu tamamlayarak, modernitesinin arka planını oluşturmuştur. Uygarlığının özünde sömürgecilik olan batı, yeryüzü cenneti oluşturma iddiası ile ortaya çıkmış ve dünyayı işgal ederek, yeryüzünü kana bulamış sömürmüş ve gözyaşına boğmuştur.
Batı maddi kalkınmışlığının da etkisiyle insanlığı etkilemiştir. Kendi dışındakilere maddi kalkınmayı sağlayabilmeleri için, batı içi (paradigma) akıl ve bilgi telakkilerini araç olarak önermiş, kalkınmanın ön şartı olarak kendi paradigmasını evrensellik adı altında sunmuştur. Bu durum, kültürel emperyalizmi oluşturmuş ve azmanlaştırmıştır.

Batı dışı ülkelerin aydınları, kendi kültür havzalarındaki varlık, bilgi, değer anlayışına şüpheyle yaklaşmışlar ve farklı (ve yabancı) bir paradigmaya yamanarak (eklektik) yapılar oluşturmuşlardır. Kendi medeniyet değerlerine yabancılaşan aydınlar, modernleşme teorileri çerçevesinde toplumsal dönüşüm ve ilerlemenin tamamen batı uygarlığına mahsus, rasyonalist (akılcı) ve pozitivist bir mühür taşıdığını, batı dışı ülkelerde de ancak bu kavrayış süreçleri temelinde bir gelişmenin sağlanabileceğini düşünmeye (aslında düşünmemeye, taklit etmeye) başlamıştır.
Batı uygarlığının her yönlü etkisinden, İslam medeniyetinin son halkası olan Osmanlı devleti de etkilenmişlerdir. Osmanlı aydınları da rasyonalist, pozitivist, darvinist etkilerden paylarını almışlardır. Devlet-i Osmani, dış etkiler ve kendini yenileyememe, savaşların da etkisi ile medeniyetimizin ürettiği tüm müesseseleriyle beraber yıkılmıştır.
Bugün Dünya konjonktürüne baktığımızda, batı, vaat ettiği yeryüzü huzurunu sağlayamamıştır. Kendi dışında olan insanlık için güvenli hayat alanları üretmediği için yeryüzü zulmün mekanı haline gelmiştir. Batı, dünyaya kendi merkezinden bakar, batı ve diğerleri olarak kategorize ettiği için, bir medeniyet olamamıştır. Batının üstünlüğü sadece maddi planda olmuştur, tüm insanlığı kuşatacak değerler sistemi yoktur. İlginç ve dikkat çekici olan nokta ise, kendi değerlerini “evrensel değerler” maskesiyle pazarlamanın maharetine sahip olmasıdır. Hasta adam denilen Osmanlının son döneminde bile sanat, edebiyat ve birçok insanlık alanında üretilen değerler batıda hiç olmamıştır.
İslam medeniyeti, ilim mecrasında olduğu gibi, tasavvufta geleneğinde de Hz. Peygambere bağlanan bir icazet (silsile) zincirine sahiptir. İlim ve tasavvuf silsilesinin tabii neticesi olarak, İslam medeniyeti de Asr-ı Saadete, dolayısıyla Hz. Peygamber Aleyhisselatü Vesselam Efendimize bağlanmaktadır. Medeniyet zincirimizin son halkası olan Osmanlı İslam medeniyeti; inşa ettiği insan, cemiyet ve hayat numuneleri ve bunların irtibatını sağlayan müesseselerle beraber çökünce, hayat boşluk kabul etmediği için, başkalarının ürettiği hayat telakkileri hayat alanlarımızı işgal etmiştir.
Müslümanlar, Haki Bey’in ifadesiyle; imanlarının hayatını üretemediği için iman ile hayatın berzahında kıvranmış, tercihlerini imandan yana kullanan Müslümanlar ise hayatı üretememekten dolayı buhrana düşmüştür. Batının ürettiği hayat ile imanları arasında tercih yapmak zorunda kalan Müslümanlar, imanlarını muhafaza edebilmek için yer yer hurafelere tutunmak zorunda kalmış, kaotik bir kalbi ve zihni evrene mahkum olmuşlardır. Tercih sayısı sınırlıydı, ya imanın hayatı inşa edilecek ya da batı hayatına mahkum olanlar imanlarını da bırakacaklardı. İki asırdır ikisini de yapamamanın meydana getirdiği kaotik zihni altyapı, büyük hamleleri gerçekleştirmeye, yeniden dirilmeye, yeniden medeniyet yürüyüşünü başlatmaya fırsat vermemiştir.
Osmanlı’nın yıkılmasıyla beraber, bize çizilen sınırlar içerisinde, toplum dizayn edilmiş, farklı bir hayat tarzı dayatılmıştır. Siyasi sınırlarımızın daralması ufkumuzu da daraltmıştır. Ufkumuz Edirne ile Kars arasına sıkışarak, İslam medeniyeti halkları olan Müslümanlar ile irtibatımız koparılmıştır. Gerçekleşmesi elzem görünen medeniyet tasavvuru aynı zamanda tefekkür ufkumuzu da ötelere yaklaştırırken, vuku bulan olaylar ve hadiselere de medeniyet merkezinde değerlendirmeyi sağlayarak kavram dünyamıza da katkıda bulunacağı kanaatindeyim.
Bugün baktığımızda İslam alemi hamisiz kalmış, tesbihin taneleri gibi dağılmıştır. Her yeni kurulan ülke kendi merkezinde bir şeyler yapmaya gayret etse bile bütünü görecek tasavvur olmadıkça başarılı olması mümkün değildir. Günümüze kadar medeniyet tasavvuru ile ilgili mütefekkirlerimizin çalışmaları olmuştur; fakat zihinlerdeki zemin yeterli olmamıştır. Kavramsal dünyamız hercü-merc olduğu için çok karşılık bulmamıştır. Neyi ne ile terkip edeceğimizin bilinememesi, kavramsal dünyamızla da ilgilidir.
Ülkemizin dış siyasetinde ve bazı iç dinamiklerde yakaladığı ivmenin de etkisiyle D. Mehmet Doğan’ın bir kitabının adı olan “Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu” gelmiştir. Bir medeniyet tasavvurunun gerçekleştirileceği psikolojik zeminin oluştuğunu düşünmek için şartlar uygun hale gelmiştir. Bu fırsatı kaçırmamalıyız, yıllardır konuşageldiğimiz İslam medeniyet tasavvuru üzerinde teferruatlı şekilde düşünmeli, aciliyet listesi çıkarmalı, bu listeye uygun projeler yapmalıyız. Bütün bu çalışmaların nizami bir çerçevede yürütülebilmesi için Medeniyet Akademisi gibi bir karargaha ihtiyacımız var.
Bize düşen, mesuliyeti omuzlarımızda hissederek, çalışmalarımızı somutlaştırarak adım atmaktır. Tesbih tanesi gibi dağılan Müslümanları, vahdete ulaştırmayı vazife telakki etmeliyiz. Osmanlı döneminde, surre alayı Hac zamanı Kâbe’nin örtüsünü hazırlayarak yola çıktığında Müslüman halklar alayı bekleyerek Kâbe’ye doğru nasıl tertip olup vahdete doğru aktılarsa, bizde tüm gayretimizle İslam alemini vahdete götürecek, bize güç ve feyz taşıyan, vahiyle bağımız olan ana kabloyu Hz. Peygambere bağlayacak bir “İSLAM MEDENİYET TASAVVURUNA” ihtiyaç aşikardır. Aynı zamanda kimliğimizin ana zemini bu tasavvurdur.

A.BÜLENT CİVAN
bcivan61@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir