“HASAN”A MEKTUPLAR’DAN “SULARI ISLATAMADIM”A ABDURRAHİM KARAKOÇ

paylaş

“Hasan’a Mektuplar”dan “Suları Islatamadım”a Abdurrahim Karakoç

Abdurrahim Karakoç’un dâva ve hiciv şiirleri 27 Mayıs ve 12 Mart Darbeleri’nin millet üstündeki baskı ve haksızlıklarından doğdu. Bundandır ki şiirlerinde esas unsur toplum ve insandır.

“MEKTUP YAZDIM HASAN’A / HA HASAN’A, HA SANA”

Türkiye’de 1965’ten itibaren aklı şiire yeten her Anadolu insanı, yirmi şiirden meydana gelen “Hasan’a Mektuplar” ın bölüm levhası olan “Mektup yazdım Hasan”a, ha Hasan’a, ha sana…” mısraını muhakkak ki bilir. Şairin hiciv ve sosyal temalı şiirlerinin sembol ismi olan ilk şiir kitabıdır.

Şairin, “Hasan’a Mektuplar”ında “ Oğul, bir mektup yaz bizim Hasan’a / Bıldır ki itlerin çoğu öldü, de / Tor tosunlar kayış yardı bu sene / Koc’öküzler epey ayrık yoldu, de” diye başlayan şiirleriyle, bu şiirlere karşılık beş şiirden oluşan “ Hasan’dan Gelen Mektuplar” birlikte okunduğunda bin türlü iç ve dış memleket meselelerinden, sosyal yaralardan, vatandaşın ıstırap ve mahrumiyetlerinden haberdar oluruz. Bu şiirlerde sembol olarak köyde kötü şeyler olduğu anlatılır. Aslında anlatılan bu ülkede olup biten her şeydir. Kötü rejim ve idarecileridir, Yunan ve Moskof kâfiridir. Nato’nun dalavereleridir. Ahlâksızlık ve yabancı ideolojilerin cirit atmaya başlamasıdır.

Şair, “Hasan’a Mektuplar”ı takip eden diğer kitaplarını da içine alarak 1973’de “Bütün Şiirler”, 1975’de “Vur Emri”, 1981’de tabanca motifli besmele bulunan kapak kompozisyonu ve adı “laikliğe aykırı bulunmasından” dolayı “Şiirler” ve 2000 yılında tekrar “Vur Emri” adıyla dört kez isim değiştirerek yayınladığı kitabıyla bu temalar üzerinde yoğunlaşır. “Kan Yazısı” kitabıyla da bu özelliğini sürdürür ve bu şiirlerin teması istikâmetinde sembolleşir.

Ancak 1983’te yayınlanan “Suları Islatamadım” kitabıyla şairin hiciv ve sosyal muhtevalı şiirinden farklı bir çizgide yeni bir ufuk ve tema oluşturduğu görülecektir. Bu kitabıyla yeni imajlara kanatlanır. Toplumun vicdanı olarak hafızalarda yer eden şiirlerinden çeyrek asır sonra mücerret mazmunların ve derûna dair edebî ifadelerin hâkim olduğu yeni tarzının ilk kitabı “Suları Islatamadım” la şair şiirindeki sesi aynı kuvvetle sürdürür.

ŞİİRİNDE YENİ İMAJLAR: “SULARI ISLATAMADIM”

Onu “kavga, siyasî ve ideolojik söylemler, hamaset ve keskin taşlamalar şairi” olarak yaftalayanlar, “Suları Islatamadım” adlı kitabında işlenen manevî âleme ait temaları, yeni mazmun, cinas, teşbih ve tedaileri iyi niyetle okumadıklarından görmezden gelirler. İnsanın dünya imtihanındaki muhasebesi sâde ve musikili mısralarla nasıl bu kadar tesirli yazılırmış okuyalım: “Savaştayım elli yıldır / Ömrüm geçti boşalt, doldur / Anlamadım, bu ne haldir / Bir gün silah çatamadım / Suları ıslatamadım.”

Şu mısralarını acı çeken bütün insanlığın derdini kendi yüreğinde hissederek yazıyor: “Güneşin gölgesinde yatıp, serinleyenler / Yitirse üzülmeyen, bulsa sevinmeyenler / Buzdan ateş yakanlar, taş pişirip yiyenler / Mide saltanatına boşverenler merhaba / Nefsi üçten dokuza boşayan er yiğitler / Yüreği kardan beyaz, bahtı esmer yiğitler / Bâtılın önünde set, hakka rehber yiğitler / Fazilet kavgasında baş verenler merhaba.”

MÜCERRET ŞİİRİ İCAZLI SÖYLEYİŞ: “BELEMİŞLER KAPLARA UYUTMUŞLAR SULARI”

“Suların Hikâyesi” dörtlüğünde dünya ve âhiret dengesini kuramayan güruhun hâlini yeni ifade kalıplarıyla kelime israf etmeden icaz sanatının bütün gücünü kullanarak bakın nasıl yazmış: “Belemişler kaplara, uyutmuşlar suları / Ve sermişler iplere kurutmuşlar suları / Dalmışlar eğlencenin fikirsiz oyununa / Ya toprakta, ya gökte unutmuşlar suları.”

İç ve dış kafiye, ses ve musiki gibi şiirin ana unsurlarından uzak bir çuval kelimeden modern şiirlerde “Suların Hikâyesi” deki ifade ve mâna lezzetini bir arada bulabilir miyiz? İslâm’a teslim olmuş bir insan, şairin şu dörtlüğünde kendini vecd halinde bulmaz mıdır?: “Selâm Azrail’e, doğan bebeğe / Selâm tadlı sona, acı gerçeğe / İmana, irfana, zindana selâm / Selâm umut, sabır ve geleceğe.”

Bir yığın mâna ve fikri, Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm” misâli, arı duru bir dörtlükle yazan şairi görmezden gelen edebî otoritelerin samimiyet ve zihniyetinden şüphe etmez misiniz?

“YA BAYRAMLAR BAYRAM OLSUN, KURTULSUN
YA TAKVİMLER CAYIR, CAYIR YIRTILSIN”

Başlık yaptığımız bu iki mısra, şairin “Suları Islatamadım” adlı kitabında yer alan ve beş şiirden oluşan “Bayramlar Bayram Ola” şiirinin bölüm levhasıdır. Yöneticilerin vicdanlarını titretici bu iki mısraı imkânımız olsaydı eğer Hakkari’den Edirne’ye, Kars’tan İzmir’e kadar her köşe başına pankart olarak asardık. Böylelikle bu ülkede farklı zümrelerce okunduktan sonra sorumlu insanların vicdanlarının nasıl kanadığını görebilirdik. Adaletsiz sosyal yapı içinde zengin sınıf ve yöneticilerin yoksul halkına biganeliğini bu şiirin acı kudretinden öğrenebiliyoruz.

Bu satırların sahibi bilir ki, bu şiirin o dönemdeki yankısı çok büyüktü. Köylümüz, kasabalımız inanç ve geleneklerine bağlılığının yanında kendinden bildiği bu tür şiirlerin tesiriyledir ki, sosyalistlerin fakirlik edebiyatına aslâ kapılmadılar.

“Bayramlar Bayram Ola” şiirden yürekleri kanatan birkaç mısra: “Güneş yükselmeden kuşluk yerine / Bir adam camiden döndü evine / Oturdu sessizce yer minderine / Kızı ‘bayram’ dedi tam ağlamaklı / Eli öpüldükçe içi burkuldu / Konuşmak istedi, dili tutuldu / Güç-belâ ağzından bir ‘of’ kurtuldu / Oğlu ‘bayram’ dedi sırtı yamalı / Adam ‘he ya’ dedi gözü kapalı / Düşündü kış yakın, evde odun yok / Tenekede yağ yok, çuvalda un yok / Yok yoka karışmış; tuz yok, sabun yok / Avrat ‘bayram’ dedi eğdi başını / Adam ‘evet’ dedi, sıktı dişini / (…) Yer-gök ‘bayram’ dedi, ağzını açtı / Adam ‘bayram’ dedi, evinden kaçtı”.

ŞİİRLERİYLE SEÇKİNCİ AYDINLARA VE İDARECİLERE SAVAŞ AÇAN ŞAİR

Şair, yoksul halkının bürokratik seçkinlerce horlanışını, hakkının gözetilmeyişini ideolojik istismara başvurmadan dile getirir. Sosyalistler gibi bölücü değil, bağrında yaşadığı milletiyle aynı imanı taşıyan bir şair olarak hicveder. Halkına yabancılaşan aydınlara, mebuslara, hâkimlere, despot bürokratlara şiirleriyle savaş açar.

Aydınlar, milletin edebî kültürüne değer veriyorsa, Türkçe’nin ifade biçiminde kullanılan meseller, deyimler ve vecizelerin onun şiirinde fikirli mısralara dönüştüğünü görmelidirler. Şairin şu kısacık mısralarındaki ifade gücüne hayran olmamak mümkün değil: “Omuz verip dert yüküne / Kin mülkünden aşk mülküne / -Göçenler hani, ya hani? / (…) Haklılara olup derman / Haksızlığı harman harman / -Biçenler hani ya, hani? / Yardım ederken düşküne / Vurulup cennet köşküne / – Uçanlar hani ya, hani?”

Hece şiirinde yeni ifade buluşlarıyla kelime israf etmeden dünya hayatının geçiciliğini ve nefis tezkiyesini dile getiren şu mısralarının hakkını vermek lâzım: “Dağladım nefsimi zincir yulara / Dünyayı duvara astım gel de gör / Rahatı, huzuru attım kenara / Çileyi bağrıma bastım gel de gör.”

KENDİ DİLİNDEN ŞİİRİNİN KAYNAĞI

Kendi dilinden şiirini şöyle anlatıyordu: «Sağ olsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilâl cuntacıları, ‘bilimsel’ cüppeliler, entelektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adaleti katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkâğıtçılar vs. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum. Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular.»

KARAKOÇ: “HECE VE KAFİYE OLMAZSA ŞİİR OLMAZ”

Karakoç, şiirin esaslarından saydığı hece ve kafiyeden vazgeçmeyi hiç düşünmemiştir:

“Birçok insan heceyle falan başlar serbeste geçer. Serbest kolay ne dersen de. Televizyonda bir programcı mektup okuyor. Ama şiir gibi okuyor, dinleyen şiir zanneder, değil. Bütün mektupları şiir havasında okuyor şiir zannediliyor. Birçokları yazdıklarını şiir zannediyor ve bize dinletiyorlar. Şiir değil onlar, şiirin belirli kuralları olacak, belirli kalıpları olacak. Hiç olmazsa kendini nesirden ayırt edecek bir unsur bulunacak içinde. Ya nasıl ayıracağım ben senin şiirini? Hiç bir şey yoktur. Eskiden bazen serbest yazan şairler vardı onlar dahi genellikle kafiye, iç kafiye, dış kafiye. Serbest ama yeri geldi mi küt küt vururdu kafiyeye. Bugünkülerde oda yoktur. Siz Arif Nihat Asya’yı okur musunuz? Serbeste benzer ama kafiyeli hep şiir, yani zor bu.”

Şair, bir mülakatında şöyle diyordu: “Havalanacak yeni üsler, mesajlar, yüklü yeni sesler, temler ve estetik ölçüler gerek. Yüksekten dökülen bir su değil, yükseklikleri, çok öteleri kucaklayan bir derin su olmak gerek artık. Zaman geçiyor, şartlar değişiyor, idrak de değişiyor ve ben yaşlanarak yaşıyorum.”

Öyle ki, hem temada, hem de üslûpta mücerret ve mâna âlemini anlatan mısralarla şiirde yeni bir döneme girdiğini beyan ediyor. “Şiiri imgelere boğmak da doğru değil ama olacak içinde. ‘Latifeler şakalar nasıl olsun ya Resulallah diyorlar’ Peygamber Efendimize. ‘Yemekteki tuz gibi olsun’ diyor. Ölçüye bakın siz fazla tuzlu da rahatsız eder insanı, tuzsuz da. Şiirde de öyle. Sembollere imgelere falan boğmayacaksın şiiri. Ama onsuz da olmayacak, yeteri kadar. Ölçüsüyle olacak her şey. Kararında olursa güzeldir.”

KARAKOÇ: “HİCİV HAKARET ETMEK DEĞİLDİR”

Aşk şiirleri kadar siyasî hicivleri de her kesimde yankı buldu ve birçok ozan tarafından bestelendi. Şiirde hicvin küfür ve hakaret olmadığını söyler:

“Hiciv zor bir sanattır. Şimdilerde de yazması pek mümkün değil, işte yazamıyorlar da. Hele Türkiye’de hiciv yazan yoktu, ben başlattım. Tarihimize baktığımızda hiciv şairleri ya kelleyi vermişler ya zindanlarda yatmışlar. Hicivi kime yazacaksın sıradan bir adama, bakkala ya da şuradaki bir komşuya değil. Hiciv yazıldı mı devlet yönetenleri hedef alacak, zirvedekileri. Zirvedekileri rahatsız edince de fincancı katırları gelip haşat eder çıkarlar. Yalnız usulüne göre yazarsan, bazıları düpedüz ismini de veriyor. Hakaret ediyor. Hakaret hiciv değildir. Ölçülü mizah olacak. Hiciv demek mizahla karışık oldu muydu hem güldürür hem düşündürür, hem de karşıdaki insanı yaralarsa. Hiciv budur. Ben bazı şeyleri yazarken içine katıyorum, katmamak olmuyor. Çünkü benim yaradılışımda hiciv var. Ama hiciv bir küfürleşme, sövme değil.”

Karakoç, dobra dobradır, açık sözlüdür. Sözünü esirgemez, hakkı tutar kaldırır. Meşreben Mehmet Âkif’e ve Osman Yüksel Serdengeçti’ye benzer. Sözünün “odun gibi olsa da hakikat olmasını” ister. Bu mücadele ve hiciv şiirlerinin yanında Yunuslayın dervişâne bir yürekten fışkıran şiirleri de var: “Gölgesinde otur amma / Yaprak senden incinmesin / Temizlen de gir mezara / Toprak senden incinmesin.”

KARAKOÇ: “ŞİİRİMİ BİR PROFESÖR DE BİR ÇOBAN DA ANLIYOR, SEVEREK OKUYOR”

“Şiir için üst dildir deniyor. Şiirde alt kültürle üst kültür birleşebiliyor mu?” sorusuna verdiği cevap onun “poetikasını” gösterir: “Belirli bir kitleye hitap etmek gerek bence alt kültür- üst kültür filan değil, herkese birden. Yani şu tarlaya yağmur yağsın da şu tarlaya yağmasın demek olmuyor. Yazdıklarımı bir profesör de anlıyor, severek okuyor. Bir çoban da severek okuyor. Budur işte şiir. Bazıları yazıyor profesörler anlasın, sırf edebiyatçılar anlasın diyor. Ben bunu uygun bulmuyorum. Herkes anlamalı.”

“Şiir evrensel midir? Şiirin kalıcı olması neye bağlıdır?” sorusuna “şiir önce millî olmalıdır” diyor. “Evrensel olabilmesi için güçlü olması lazım. Millî olmadan da hiçbir şey evrensel olmaz. Şairin gücüne, zarafetine, kullandığı imajlara bağlıdır, neye bağlı olacak ki? Bir de içten yazılmasına, samimiyetine. Yürekten yazılan bir şey kalıcı olur. Hangi ülkenin insanına okutursan okut. Hiç tanımadığım bir adamın, bir yabancının, memleketini de bilmiyorum Edgar Allan Poe şairdir. “Anabella” diye karısına yazar. Veremden ölmüş karısı. Müthiş bir şiir. Benim ülkemde de var, bunlara benzeyen. Mesela Kağızmanlı Hıfzı; iki şiiri var. İkisi de meşhur. Amcasının kızına yazdığı bir şiir var: “Sefil baykuş ne yatarsın burada / Yok mudur vatanın ellerin hani” diye. Çok müthiş. O da Poe’nin yazdığı şiire benzer. İkisini de hiç ayırt etmem ben. İkisi de insanı muhatap alıyor. İkisi de aynı konuyu, sevgiyi-acıyı dile getiriyor.”

Hece’yi yenileyen şair, son dönem türkü repertuarına bestelenen şiirleriyle de damgasını vurur. “Mihriban”, Tohdur Beğ”, “Hâkim Beğ” olmak üzere Karakoç’un şiirlerinden bestelenen pek çok türkü yüreğimizi saran “gönül işi türkülerdendir.”

Hâsılı, Karakoç, kendi dönemine damgasını vuran Allah vergisi şairliğiyle milletimizin duygu ve düşüncelerini temsil eden millet şairi olarak gönüllerde yaşayacaktır.

Şiir Kitapları: Hasan’a Mektuplar (1965, 2. baskısı 1969) / Hasan’a Mektuplar ve Haberler Bülteni (1969) / El Kulakta (1969) / El Tetikte (1969) / Bütün Şiirleri (1973) / Vur Emri (1.baskı:1975, 2.baskı: 1976, 3.baskı:1977, 4.baskı: 1979, 5.baskı:1980, 1981 yılında 6. baskıdan itibaren “Şiirler” adıyla 13. baskısını yapar ve 2000 yılında tekrar “Vur Emri” adıyla yayınlanır) / Kan Yazısı (1.baskısı: 1977, 2.baskısı:1979, 3.baskısı:1981’de olmak üzere 7.baskısını yapmıştır / Suları Islatamadım ( 1.baskı:1983 olmak üzere 5.baskısını yapmıştır) / Dosta Doğru (1988) / Gökçekimi ( (1991) / Beşinci Mevsim (1987) / Akıl Karaya Vurdu ( (1994) / Gerdanlık-1 (2000) / Gerdanlık-2 (2002) / Gerdanlık-3 (2005) / Parmak İzi (2002) / Yasaklı Rüyalar (2002)
Deneme-Fikir kitapları: Düşünce Yazıları (1990) / Çobana Mektuplar (1996).
—————————————————————–

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>