HAYATA KARŞI İSLAMİ MUKAVEMET

hayatakarsiGeçmişte yaşadığımız hadiseler peşimizi bırakmaz. Sürekli veya kesintili olarak zihnimize hücum ederler ve düşüncelerimizi etkilerler. Halen yaşamakta olduğumuz hadiseler zihni organizasyonumuzu ve düşünce faaliyetlerimizi belirler ve etkilerinden kurtulmak kabil olmaz. Tüm bunlarla beraber geleceğe dair hayallerimiz, ümitlerimiz ve hedeflerimizde zihnimiz baskı yapmaktadır.

Ruhi dünyamız ve zihni yapımız geçmişte yaşayıp bitirdiğimiz hadiselerden kurtulamamakta, gelecekte yaşamayı ümit ettiğimiz hadiselerden vazgeçememekte ve içinde yaşadığımız hadiselerin darboğazında sıkışıp feveran etmektedir. Korkulardan kurtulmak, endişelerden azade hale gelmek, hayallerden sıyrılmak, ümitlere kilitlenmemek mümkün olamamaktadır. Tüm bu baskılardan dolayı kişiliğimizin zaman zaman dimdik ayakta ama bazen de yamyassı yerlerde sürüklendiği vakadır.

Bizden zayıf olanlarla karşılaşmamız her an mümkün fakat bizden güçlülerle karşılaşmamız ise mukadder olan bir dünyada yaşıyor olduğumuzu kabul etmek zorundayız. Her iki durum arasındaki farklı ruh hallerinin birinden ötekine geçmek lüzumu, hayatın artan hızına paralel olarak refleks haline gelmek zorunda kalmıştır. Oysa zayıf birine karşı yaşadığımız ruh halinden güçlü birine karşı yaşadığımız ruh haline ani geçişler yapmanın ortaya çıkaracağı hissi kırılmaların hesabını yapıyor ve maliyetini çıkarıyor değiliz. En büyük maliyetin psikolojik maliyet olduğunu hiç hatırlamamakta hatta idrak etmemekteyiz.

Bir işe başladığımız noktadaki planımızla o işin sonunda elde ettiğimiz neticelerin her zaman farklı olmasını nedense hazmetmiş durumdayız. Başladığımız gibi bitiremediğimiz işin bizim tasarrufumuz ve takdirimiz dışında olduğunu unutmuş gibi davranıyoruz. Bir işe başladığımızdaki hedeflerimizi işin neticesinde geçmiş olmak her ne kadar müspet (olumlu) olsa ve katlanılır kabul edilse dahi bu durumun zihni bir zafiyetten kaynaklandığını itiraf etmeye yanaşmamaktayız. Doğru planlayamamak veya doğru teşhisler koyamamak anlamına gelen bu misal, neticenin olumlu olmasından dolayı hoşumuza gitse dahi, zihni zafiyetin her zaman olumlu neticeler vermeyebileceğini idrak eden insanlar için önemli olmalıdır.

Bir işi başaramamış olmamızı kendi zafiyetlerimize yüklemeden o işin başarılamaz (imkansız) nitelikte olduğuna kanaat getirmek gibi bencilce düşünceleri çabucak üretmekteyiz. Diğer insanlara tecrübemizi nakletmek yerine o işin imkansız olduğuna dair insanlığı sınırlayıcı bir kavrayış pompaladığımızı ve bunun ciddi bir sorumluluk olduğunu umursamaktan uzak yaşıyoruz. Aynısını diğer insanların bize yaptığını da bu sebeple fark etmiyor ve bir işi başka bir insanın başaramamış olmasının bizim başaramayacağımız manasına gelmeyeceğini anlayamıyoruz.

Bir konuda ya da alanda hayal kurduğumuzda o alanın ancak hayali bir nitelik taşıdığını kabul ediyoruz. Bizim hayallerimizle ulaşabildiğimiz bir noktaya diğer bazı insanların akıllarıyla rahatlıkla ulaşabildiği ve aklıyla ulaşabildiği için de o alanda makul düşünceler üretebileceğini kabul etmekten acı duyuyoruz. Fakat kendi aklımızla ulaştığımız noktalara hayalleriyle ancak ulaşanların bizi hayalperest olarak tanımlaması karşısında öfkeden nükleer bomba gibi patlamakta mahzur görmüyoruz. Özet olarak bir insanın ufkunun aklının sınırları olduğuna dair bir düşünceden uzak yaşıyoruz ve her makul düşüncenin birileri için hayal olabileceği ihtimalini ıskalıyoruz. Böyle olduğunda her düşüncenin hayal, her hayalin makul bir düşünce olabildiği bir cemiyet içinde yaşamaktan fevri dönmüş insanlar olarak birbirimizi yemekle meşgul bir hayatı her nedense çoğunlukla keyif ve zevk alarak yaşayabiliyoruz.

Hayata karşı mukavemet etmek gibi bir konu başlığını gündemimize hiç almış değiliz. Zoru gördüğümüzde “köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek” gibi hayvanlarla arkadaşlık yapmaktan imtina etmiyor fakat insani özelliklere sahip olduğumuzu iddia etmekten de geri durmuyoruz. Kuvvet karşısında eğilmeyi “saygı” olarak ambalajlıyor ve zafiyetimizi kişilik problemi olarak kabul etmeye yanaşmıyoruz.

Ayakta kalabilmek için başkalarının iltifatına sınırsız ihtiyaç duymaktayız ama muhataplarımızı bize iltifat etmeleri için açık veya gizli bir şekilde zorlamaktayız. Sadece bize iltifat etmeleri için onlara iltifat etmekten imtina etmiyoruz fakat bu durumun karşılıklı olarak sanal kişilikler ve hayat ürettiğimizi idrak edemiyoruz. Şahsiyetin yalnız başına ayakta kalmak olduğunu anlamaktan binlerce yıl uzakta olduğumuz için kişilik formuna bürünmek zorunda kalıyor ve şahsiyet ile kişiliğin aynı olduğu yalanını her gün sayısız defalar kendimize ve birbirimize tekrarlayıp duruyoruz.

Kültür kaynaklarımızdan bir şekilde duyduğumuz ama asla üzerinde düşünmediğimiz sabır konusunu her hadise karşısında kendimize veya ilgilisine tekrarlıyoruz. Ne var ki, korkularımızın bizi hareketsiz kıldığı zamanlarda sabretmediğimizi fark etmiyor ve korktuğumuzu kendimize dahi itiraf etmektense sabrettiğimiz yalanına inanmak için ayna karşısında defalarca tekrarlamak durumunda kalabiliyoruz. Korkunun dizlerimizin bağını çözdüğü için yerimizden kalkamadığımız zamanlarda sükunet tavrı takınmakta beis görmüyoruz.

Ataletten (tembellikten) kaynaklanan hareketsizliğimizi tefekkür adamı olma iddiası ile örtbas edebilme maharetine sahip olabiliyoruz. Ya da ataleti sabır olarak beyan etmekten rahatsız olmuyoruz.

Hayatın içinde ve ona karşı ayakta kalabilmenin zor olduğunu belli belirsiz fark ediyor fakat bunun kolay yolunu çabucak buluyoruz. Gerçeklikleri inkar ediyoruz, yaşadığımız ağır ve zor hadiseleri bastırıyor, öfkemizi kaynağına yöneltemediğimiz için başkasına boşaltmaktan imtina etmiyoruz. Savunma mekanizmalarına iltica ederek (sığınarak) ayakta kaldığımıza kendi kendimizi inandırıyoruz.

Vefanın değerini başka birinin daha iyi teklif yapmasına kadarlık kısa süre içinde kabul ediyoruz fakat hemen akabinde vefasızlık yaptığımızı itiraf etmek yerine “akıllı” davrandığımızı cüretkar bir şekilde ilan edebiliyoruz. Faydaya ulaşmanın en kestirme yolu olarak ihaneti zekice bir düşünceyle keşfediyoruz ama bunun asaletimizi yerle bir ettiğine bir kılıf bulma ihtiyacı dahi hissetmiyoruz.

Tüm bunları yaşıyorsak eğer kişilikten idraksizliğe, zafiyetten atalete kadar birçok problemimiz olduğu doğrudur. Fakat öncelikle bir problemimiz olduğunu hemen tespit etmek lüzumunu kabul etmeliyiz. “Hayata karşı mukavemet etmiyoruz”.

İşte bu eser hayata karşı mukavemeti ve mukavemet usullerini anlatmak için yazıldı. Hayata karşı mukavemet etmek lüzumu hissetmeyenlerin bu eseri okumasında galiba bir fayda bulunmamaktadır. Vesselam…

KİTABI İNDİR HAYATA

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir