HER YAŞTA VE HER YERDE TEDRİSAT

HER YAŞTA VE HER YERDE TEDRİSAT
“Ya hayır konuş ya sus” gibi, “Ya hakikati söyle ya da sus” gibi, dile tekerleme olduğu için “yorulan” kelam-ı kibarlarımız var. Bu tür hikmetler, tüm insanı ve hayatı kuşatan cinsten muhtevaya sahip olmasına rağmen, lisan yorgunluğu mu denir, muhteva yorgunluğu mu denir, medeniyet yorgunluğu mu denir, bir sebeple manasını ve müessiriyetini kaybetmiş hazinelerdir. Muhteva yorgunluğu idrak zafiyetinden kaynaklanır ve kelamı, manası boşalmış tekrarlar haline getirir. Manasına nüfuz edilmeyen tekrarlar ise müessiriyetini kaybeder.
“Ya hakikati söyle ya da sus” şiarındaki sükut, kendi kendini etkisizleştirmenin veya cemiyet tarafından baskı altına alınmanın manivelası değildir. Sükut, kadim müktesebatımızda “tefekkür faaliyetinin” diğer adıdır. “Sus, sus ki düşünebilesin”… Zira konuşan insan tefekkür edemez, tefekkürün ön şartı sükuttur, sükut aynı zamanda tefekkürün ruhi iklimidir.

Şimdi herkes nefes almadan konuşuyor, konuşmaktan da öte tartışıyor. Tartışmalar ölüm-kalım savaşı gibi cereyan ediyor. Tartışmaları dışarıdan izleyenler zanneder ki taraflar kainatın sırrını keşfetmiştir de karşısındakine nakletmeye çalışıyor. Biraz yaklaşıp mevzulara ve mevzuların ortaya konulma seviyesine bakınca, meselenin kaskatı bir nefs kavgası olduğu görülüyor.
Mümkün olsa da, tüm ülke hatta tüm dünya bir müddet sussa… Sükut o kadar muhteşem bir iklimdir ki, kişi önce kendisiyle baş başa kalır. Bugünün insanı, kendisiyle baş başa kalmıyor, yalnız kalıyor ama kendisiyle baş başa kalmıyor. Yalnız kaldığında, bir müddet sonra, mesela yarın birilerine ne söyleyeceğini hazırlıyor, aslında elan birilerine laf yetiştirmeye devam ediyor zihni evreninde… Sükut bu değil… Birisiyle başlayan nefs kavgasını zihni evreninde devam ettirmek değil, o yalnızlık da değil… İnsanın kendisiyle baş başa kalması, kendisini tefekkür mevzuu haline getirmektir. Yalnız kaldığında, yarım kalmış veya tatmin olmamış kavgalarına zihni evrenlerinde devam edenler, sesleri zahiri manada çıkmasa da, zihni evrenlerinde çığlık çığlığa bağırıyorlar. Bu hal, sükut değil…
İnsanın sükut etmesi, kendisi ile baş başa kalması, nefs ile, nefs merkezli bir zihni evrenle muhaldir. Nefs kendine, sadece beğenmek için bakar. Bu sebeple kendini tefekkür mevzuu haline getirmez. Sükut, yani insanın kendisiyle baş başa kalması, ruhun nefsi seyretmesidir. Bu ise ruh (iman) merkezli şahsiyet inşasında ancak kabildir. Ancak bu ihtimalde insan, ruhi inkişaf sürecine girer. Sadece bu ihtimalde, muhatabının söylediği sözün hakikat olup olmadığını dert eder ve hakikate dair bir kelam edilmişse onu alır ve faydalanır.
İtikaf ve onun tedrisat şekli olan inzivanın İslam maarif anlayışında geniş ve derin bir yerinin ve kıymetinin olması bu sebepledir. Sükut ile insan kendisiyle baş başa kalır, itikaf ve inziva usulünde ise esas maksat hasıl olur, Allah Azze ve Celle ile baş başa kalır. İnsanın kendisiyle baş başa kalması, Allah Azze ve Celle ile baş başa kalmasının hazırlık safhasıdır. Allah ile olmayan, şeytan ve nefsiyle birlikte olur.
*
“Ya hakikati söyle ya da sus” şiarı, Müslüman cemiyette sadece hakikatin tedavül ettiğini, edeceğini gösterir. Bir cemiyet düşünün ki, kelimeler havada uçuşmuyor, zehirlenmiş bilgilerin kavgası yapılmıyor, insanlar sükut üzere yaşıyorlar ama hayatta hakikat tedavül halinde… Hayali bile imkansız derecesinde zorlaşan bu iklim, yukarıdaki şiarın hakim olduğu cemiyette mümkün… Kadimde mümkün olmuştu, muhakkak ki yine mümkün…
İslam maarif anlayışı her şeyden önce, tüm cemiyeti kuşatan bir iklim oluşturur. O iklimde yaşaması mümkün olan tek kıymet, hakikattir. İslam maarif anlayışı, sadece hakikatin tedavülünü mümkün kılan bir içtimai iklim inşasına matuftur.
Talim ve terbiyenin “okullara” mahkum edilmesi, sadece okullarda mümkün olacağının düşünülmesi kadim müktesebatımızdan ve medeniyetimizden, ölçülemeyecek mesafelerle uzaklaştığımızı gösterir. Bugünün modern okulları yerine İslam cemiyetindeki medreseleri de koysanız, İslam maarif anlayışının bu çaptaki tatbikatı karşısında yine kadük ve kifayetsiz kalır. Meselenin özü, “Her yaşta ve her yerde tedrisat”tır.
Her yaşta ve her yerde tedrisat, içtimai hayat alanlarında muteber olan, içtimai deveran mecralarında akan kıymetin sadece hakikat olması halinde mümkündür. Bu ihtimal ise, dünyayı kadınlar hamamına çeviren bir konuşma şehvetiyle değil, kendi başına bile muhteşem bir tedrisat usulü olan sükut ile kabildir. İnsanlar sükut etmelidir ki, hakikat konuşabilsin, konuşulabilsin… Hakikat, insan gürültüsü, yani konuşma şehvetinin oluşturduğu gürültü içinde fark edilmez.
Konuşmanın bir şehvet olduğu unutuldu. İnsanlar sadece konuşuyorlar, ne konuştuklarını bile umursamadan konuşuyorlar. Ne konuştuklarını umursamadıkları için, hakikat olup olmadığını zaten dert etmiyorlar. O kadar çok konuşuyorlar ki, tefekküre zamanları yok. Tefekkür etmeyenler ise başkalarının ürettiği bilgiyi, konuşma şehvetlerinin malzemesi yapıyor. Hal böyle olunca batının bilgi işgali, sürekli derinleşiyor ve genişliyor.
*
“Her yaşta ve her yerde tedrisat”; hayatın her sahasında, her safhasında ve her faaliyetinde talim ve terbiyenin elzem olduğuna inanılması, hakim olması için çalışılması şartına bağlıdır. Bunun ön şartı ise, insanların “oldum” vehminden kurtulup, ölünceye kadar “oluş sürecine” girmeleri ile kabildir. Dünyada hiçbir insan, tüm ilmi tahsil, tüm manayı iktisap etmiş olamaz, bir insan ömrü buna kafi gelmez. Öyleyse hepimiz, kesintisiz bir oluş sürecinin yolcularıyız. Önce bunu hazmetmeli, şahsiyetin merkezi unsuru olan “hakikat kaygısının” mütemmim cüzü haline getirmeliyiz. Bu ihtimalde görür ve anlarız ki, herkesin birbirinden alacağı az çok bir kıymet vardır, kitaplardan alacağı kıymetin ise miktarı belli değildir.
Kadim zamanlarda, “her yaşta ve her yerde tedrisat” hakimdi ve müesseseleşmişti. Bir usta çırağına sadece zanaat talimi vermez, aynı zamanda ahlak ve edep terbiyesi de verirdi. Büyükler küçükleri, alimler cahilleri her yaşta ve her yerde talim ve terbiyeden geçirirlerdi. Talim ve terbiye, hayatın tek gerçeğiydi, herkes ya hocaydı ya talebeydi. Hayattaki girift yapıya bakınca, herkes hem hocaydı hem talebeydi, zira herkesin bir şeyler öğreteceği birileri vardı ve herkesin bir şeyler öğreneceği birileri mevcuttu. Her büyüğün, akrabası olsun veya olmasın, tanısın veya tanımasın küçükler üzerinde talim ve terbiye hakkı vardı, her küçük de böyle bir mükellefiyetinin olduğunu bilirdi.
*
“Her yaşta ve her yerde tedrisatın” müesseseleri çöktü ve yıkıldı. Fakat bu millet, Cumhuriyet döneminin tüm kıymetlerimizi tasfiye etmeyi temel gayesi edindiği yıllarda, müessesesi kalmasa da gelenekleriyle her yaşta ve her yerde tedrisatı devam ettirdi. Bu sebepledir ki hala belli başlı hassasiyetlerini muhafaza edebilmiştir.
Kemalist siyasi rejim, devlet eliyle halkı Batılılaştırma projesinde başarılı olamayınca, piyasaya Müslüman kisveli insanlar sürüldü. İslam’dan bahsettiklerini iddia eden, hatta sahih İslam’ı anlattıklarını söyleyen yerli oryantalistler, hiçbir İslami tedrisat müessesesinin kalmadığı bu ülkede, halkın din ile irtibatını sağlayan geleneklerini imha etmek için harekete geçti. Geleneklerin yozlaştığı, yer yer muhtevasını kaybettiği gibi birçok problem vardı, bunlarla ilgilenmek gerekiyordu ama müşrik atalarına atıf yapan, “Ataların dini” ifadesini, bu milletin Müslüman ataları için kullanan alçak hainler, halkın İslam ile irtibatını sağlayan geleneğini imha etmenin manivelası haline getirdiler. Büyük kalmadı, küçük kalmadı… Alim kalmadı, cahil kalmadı… Herkes yan yana dizildi ve herkesin nefsi herkesi geçti.
Gelenek meselesi mühimdi, zira tüm halkı kuşatan bir mahfazaydı. Tabii ki bozulmuştu ve bozulmaya devam ediyordu. Fakat halkın din ile irtibatını hala o sağlıyordu, zira İslami tedrisat müesseseleri kapatılmıştı. Gelenek üzerinde hassasiyetle çalışılması gerekiyordu, ıslahı kabil olanlar ıslah edilmeli, ıslahı imkansız olanlar imha edilmeliydi. Bütün bunlar yapılırken, hedef geleneğin iptal edilmesi değildi, geleneğin tashih edilmesiydi. Oryantalist proje olan modernistler, mealciler, dinde reformcular, üç beş kişi devşirmek için tüm milletin birbiriyle ve din ile irtibat ağını kesti. Bu hamle, tam olarak kemalizmin bu ülkede yapmak istediği ama bir türlü beceremediği işin, Müslüman kisveli hainlerin eliyle gerçekleştirilmesiydi.
Kadim geleneğimiz, her yaşta ve her yerde tedrisat anlayışı üzerine bina edilmişti. Zaten her yaşta ve her yerde tedrisat, ancak halkı ve hayatı baştan sonra sarmalayan gelenekle kabildi. Doksanlı yıllara kadar Kemalist rejimin resmi tatbikatı geleneğimizi nispeten bozsa da, yok edememişti. Son yirmi-otuz yıldır Kemalist siyasi rejimin resmi tatbikatı ile modernist, mealci türünden oryantalist operasyon birleşince, Kemalist rejimin yalnız başına altmış yılda yapamadığını, kısa sürede yaptı ve geleneğimiz tarihinin en alt seviyesine indi. İnsanları Müslümanlaştırdıklarını iddia eden oryantalist hainler, yanlış ya da doğru halkın din ile irtibatını kopardılar. Kendi dini anlayışlarının sapıklığı ise artık sağır sultanın duyacağı kadar aşikar hale geldi. Kendiler deşifre oldular ama halkın din ile irtibatını zayıflatmak konusundaki oryantalist hedef de gerçekleşti.
Tek tek talim ve terbiye ne mümkün… Dünyada hangi devletin, kendi halkını tek tek talim ve terbiyeden geçirecek kadar büyük bir kadrosu ve bunu mümkün kılacak bir maliyesi var? Gelenek; dünyada hiçbir ülkenin zenginliğinin yetmeyeceği bir tedrisat maharetidir. O kadar mühim bir maharettir ki, içtimai hayatın tabii deveranı içinde, kırıp dökmeden insanların zihin ve kalb dünyalarına nüfuz eden naif, narin ve müessir bir usuldür. Hangi ahmak, kendi milletinin bu kadar kıymetli ve müessir içtimai maharetini bıçakla kesmeye çalışır? Bu çapta bir ahmaklık olmayacağı için, ancak ihanetle izahı kabil bir durumdur.
Mevzu gelenekten ibaret değildi ama buraya geldi ve burada kaldı.
HAKİ DEMİR demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir