HİGGS BOZONU EKSENİNDE FELSEFE VE HİKMETE YENİ BAKIŞ

HİGGS BOZONU EKSENİNDE FELSEFE VE HİKMETE YENİ BAKIŞ
Higgs bozonu, uzun bir süredir fizik biliminin tılsımlı mefhumu haline geldi. 1960 lı yıllarda Peter Higgs tarafından ortaya atılan teori, Cern laboratuvarında yapılan deney ile sadece bilim dünyasının konusu olmaktan çıktı ve aktüel-popüler hale geldi. Batıda bazı çevrelerin Kuantum fiziğine “ikinci aydınlanma” dediği bir dönemde yapılan bu deney, materyalist ontoloji ile ilgili zihni reorganizasyonu da gündeme getirecek gibi görünüyor.
Mesele neydi? Mesele, kainatın bir başı vardı, o da “büyük patlamaydı”. Fakat büyük patlama, madde patlaması değil, saf enerji patlamasıydı ve patlamadan sonra varlığın nasıl “kütle” kazandığının izahı gerekiyordu. Varlık, kütle kazanmadan bu günkü fizik nazariye ve kaideleri ortaya çıkamazdı. Kainatın başlangıcını “bing bang” olarak kabul etmekle, fizik ötesi bir gerçeklik olduğunu teslim eden fizik bilimi, metafizik gerçeklik ile fizik gerçeklik arasındaki geçiş sürecini ve bu sürecin “varlıklarını” arıyordu. Varlığa kütle kazandıracak bir parçacığın veya etkinin bulunması şarttı, aksi halde ya büyük patlama teorisi çöpe gidecekti ya da tüm fizik bilimi… Tam bu noktada Peter Higgs, bilim dünyasının imdadına Higgs bozonu teorisi ile yetişti.
Fakat bir problem vardı, Higgs bozonu teorisi, fizik bilimi içinde ortaya atılmıştı ama aslında bir matematik teoriydi. Çünkü higgs bozonunun olması gerektiğine dair hesaplamaların yarısından fazlası, “matematik gerekliliklerdi”. Fizikçilerin, higgs bozonu teorisine, “fizik teorisi” demelerinin temel sebebi, kendilerinin fizikçi olmasıydı. Oysa bir teorinin omurgasını hangi bilim alanında kuruyorsanız veya teorinin temel denklemini hangi bilimden ödünç alıyorsanız, teori o bilime aitti. Fizik bilimi ile ilgili teknik kavram ve hipotezlere girerek yazıyı yormak istemiyoruz, bildiğimiz bir şey var ki, bir teorinin “ana yapısını” tayin eden bilim dalı, o teoriye mührünü vurur.
Higgs bozonunun olması gerektiği neticesine varan teorinin asgari yarısı, matematikten ödünç alınmıştır. Bunda şaşılacak bir durum, itiraz edecek bir husus yok. Matematik, pozitif bilim havzasının müşterek dili ve manivelasıdır. Fizik biliminin matematiği kullanması tabii ve zaruridir. Dikkat çekmek istediğimiz nokta, fizik biliminin matematiği araç olarak kullanması ile kendi muhtevasını tayin eden bilim dalı olarak kullanması arasındaki farktı ve bu farklılık birbirinden çok uzak iki “ontoloji” inşa edecek çapta büyüktü. Hatta bu durum, aynı zamanda farklı iki “epistemoloji” kurulmasına da sebep olur. Ontoloji sadece fizik biliminin verileriyle kurulduğu takdirde, “varlığın özüne” daha fazla yaklaşır, matematik yoğunluklu olarak kurulduğu takdirde “tasavvura” teslim olur. Varlığın özüne “doğrudan” yaklaşarak kurulacak bir ontoloji, epistemolojinin kaynağı olur, tasavvura teslim olan ontolojinin kaynağı ise epistemoloji olur. Bu ikisi arasındaki farkı dert etmeyecek fikir ve ilim adamı var mı?
Neden böyle olur?
Çünkü matematik “akli ilimler”dendir ve özü itibariyle “fikir”dir. Fizik ise pozitif bilimlerdendir ve özü itibariyle ilimdir. Bir mesele, ancak matematikle izah edilebiliyorsa fikirden bahsediyoruz, fizik ile izah edilebiliyorsa, bilimden… Bu durum, farklı bir matematik sistemin kurulmasının mümkün olduğunu fakat farklı bir fizik biliminin kurulmasının mümkün olmadığını gösterir. Çünkü fizik bilimi, az veya çok, varlığa bağlıdır ve varlığı takip eder. Kozmosun herhangi bir koordinatında yerçekimi kanununun aksinin de mümkün olduğu ispatlansa bile, yerçekimi kanunu varlığını devam ettirir, zira kainatın birçok noktasında bu kanun test edilebilir. Matematik evren ise tasavvurdan ibarettir ve farklı tasavvurlar mümkündür.
*
Fizik bilimi, yirminci asır boyunca matematiği kullanma yoğunluğunu artırmıştır. Yirminci asrın sonlarına doğru matematiğin kullanılma yoğunluğu, teorilerin oluşturulmasında yarı nispetine ulaşmış ve geçmeye başlamıştır. Bunun temel sebebi, fizik biliminin, fizik evrendeki ilerlemesini, mevcut fizik kaideleriyle yürütemeyecek noktaya varmış olmasıdır. Gerçekten de fizik bilimi, pozitif bilim kavrayışıyla ulaşabileceği ufka yaklaşmıştır. Ufkun müntehasına varmamıştır ama yaklaşmıştır. Yer yer fizik evren ile metafizik evren arasındaki sınır zorlanmaya başlanmıştır. Metafizik evren sınırına yaklaştıkça, fizik biliminin verileri, kaideleri, nazariyeleri tesirini kaybetmeye, ilerlemeye yardımcı olmak yerine mani olmaya, attığı her adımda kendi kendisiyle çelişmeye ve çatışmaya başlar. Her şeye rağmen ilerleme çabasının netice vermesi, ancak matematik ile mümkün hale gelir. Bir müddettir böyle devam ediyor ve her gelişmeyle birlikte matematik yoğunluk artıyor.
Higgs bozonunun kendisinin kütlesi olmamasına rağmen, “varlığa” kütle kazandırdığını iddia etmek, fizik bir teori değildir. Kendinde olmayanı, başkasında meydana getirdiğini düşünmek, mevcut fizik verileriyle izah edilemez. Higgs bozonu ile ilgili teori, özünde, kütlesi olmayan bir parçacığın, maddeye kütle mayaladığını kabul etmektir. Denklem (teori), özünde böyle bir şeydir. Bu, matematik bir teoridir, dolayısıyla tasavvur ile ilgilidir, biraz zorlandığında ise metafizik bir teoridir. Kütlesi olmayan bir parçacığın, maddeye kütle kazandırması hadisesi metafizik kavrayıştan başka neyle izah edilebilir?
*
Higgs bozonunu bulduklarını mı zannediyorsunuz? Hayır… Bulamadılar. Gerçekten bu parçacığı buldularsa bile hala onu bulup bulmadıklarını bilmiyorlar. Elde edilen veriler, yeni bir parçacığın bulunduğuna dair işaretler, alametler, izler taşıyor olabilir. Higgs bozonunu aradıkları için tüm dikkatleri ona yoğunlaşmış durumdadır ve higgs bozonunun muhayyel (tasavvuri) alametlerine benzettikleri bir parçacığın peşindeler. Ulaştıkları nokta (fizik biliminin ulaştığı nokta), iki farklı şeyin (parçacığın) arasındaki benzer ve benzemez özelliklerini birbirinden ayırmanın fevkalade zor olduğu bir aşamadır. Her şeyin birbirine benzediği, aralarındaki farklılıkların asgari seviyede ve anlaşılmasının fevkalade zor olduğu bir aşamadan bahsediyoruz. Bunları söylerken, ukala bir tavırla, yapılan işin kıymetini azaltmak, inkar etmek, reddetmek gibi anlamsız bir işle meşgul değiliz. Söylemeye çalıştığımız şey, matematik (tasavvuri) olarak kurdukları denkleme aşina oldukları için, ulaştıkları safha itibariyle her şeyin birbirine benzediği yerde, arzu ettiklerini görmeye meyledebilecekleridir. “Bir parçacık bulduk” diyorlarsa, bulmuşlardır. Fakat bulduklarının ne olduğunu anlamaları ve anlamamız için zamana ihtiyacımız olduğu açık. Elde edilen verileri (yine büyük ihtimalle matematik denklemlerle) değerlendirecekler ve bir neticeye (aslında bir kanaate) varacaklar. Ondan sonra konuyu daha rahat ve kolay tartışacağız.
*
Fizik bilimi, Kuantum (fiziği) teorisi ile nereye ulaşmıştı? “Maddesizlik” haline… Başka bir ifadeyle ulaştıkları safha, maddenin, yirminci asrın başlarına kadar gelen tüm özelliklerini kaybettiği bir noktaydı. Maddeyle meşgul olan fizik, maddeyi kaybetmişti. Maddeyi kaybeden fizik bilimi, aslında madde öncesine ulaştı. Maddeyi kütlesiz şekliyle kabul etmek kabil değil veya kütlesiz maddenin varlığını iddia etmek komik. Fakat kütlesiz varlığın olduğunu kabul etmek mecburiyet. Meselenin özü burası…
Maddesizlik alanı veya kütlesiz varlık alanı, metafizik alan mıdır? Hayır. Fizik biliminin ulaştığı nokta, metafizik evren ile fizik evren arasındaki berzah… İki evren arasındaki geçiş bölgesi… Bu bölge, iki evrenin bir biriyle etkileştiği, özellikle de maddi evrenin temellerinin oluştuğu, yani maddenin meydana geldiği alandır. Kütlesiz varlıklar, ne maddi (fizik) evrenin ne de metafizik evrenin varlıklarıdır. İkisi arasındaki geçişi sağlayan “ara varlık”lardır. Bulunduğu alandan dolayı iki evrene ait bazı hususiyetleri taşıyor, bu sebeple, varla yok arasındadırlar. Çünkü “ara varlık”lardır ve geçişi sağlıyorlar, dolayısıyla ömürleri çok kısadır, varla yok arası bir ömür… Müşahede edilmesi (gözlenmesi) fevkalade zordur, fizik evrenden bakıldığı için de, müşahede edildiği takdirde, ancak fizik özellikleri görülecektir.
*
Geçiş bölgesi farklı bir fizik bilimi gerektirir. Fizik evrende farklı bir fizik ilmi kurmak mümkün olmaz ama “geçiş alanı” tamamen fizik evrene ait değil. Yarım asırdan fazla bir zamandan beri bu alanda bulunan fizik bilimi, sürekli patinaj yapıyor. Genişliğine doğru “saha taraması” yaptığını söylemek mümkün ama ileriye doğru hareket etmekte fevkalade zorlanıyor. Matematikten aldığı destekle bir müddet devam ettiği zannına sahip oldu, ne var ki bünyesindeki matematik yoğunluk arttıkça kendi tabiatını kaybetmeye başladı. Patinaj yapmaya başlayan bir bilim dalı (hatta varlıklar bile) ya kendini inkar etmeye başlar, ya değişmeye ve başkalaşmaya başlar ya da manevra yaparak istikametini değiştirir. Fizik bilimi patinaj yapmaya başladığından beri, matematikle yaptığı flörtü bitirip evlenmeye doğru yol almaya başladı. Şimdi fizik bilimi ile ilgili temel soru şu; fizik intihar ederek alanını matematiğe mi bırakıyor yoksa matematikle evlenerek yeni bir fizik bilimine hamile mi kalıyor? Veya soru şöyle sorulabilir; kendini, matematikle terkip ederek (sentezleyerek) yeniliyor mu yoksa matematiğe yeniliyor mu?
Matematikle olan münasebetinin yoğunluğu her geçen gün artan fizik bilimi, artık matematiğe karşı istiklalini kaybetti. Sürekli matematik lehine gelişen münasebetleri, yakın gelecekte tüm fizik teorilerin omurgasının matematik tarafından inşa edileceğini gösteriyor. “Geçiş alanı”, matematik lehine gelişmeleri şart kılıyor, bu alandan çıkmadığı sürece (ki çıkma imkanı da yok, sebebi de) matematik karşısında sürekli mevzii kaybedecek.
Matematik fikirdir, fizik ise bilim… Fizik, kendi alanını matematiğe (hangi sebeple olursa olsun) terk etmeye devam ettiği müddetçe, ontoloji, eskiden olduğu gibi tekrar fikir (batıdaki adıyla felsefe) konusu olmaya başlayacak. Malum, pozitif bilimler, sosyal bilimler ve rasyonel bilimler, batıda, felsefeden doğmadır. Bilim dalları felsefeden doğdu, ayrıldı, bağımsızlaştı, gelişti. Bu süreç sonunda felsefeye alan kalmadı (kendiler böyle düşündü) ve batı yirminci asrın başlarından itibaren derin bir felsefi krize girdi. Pozitif ve rasyonel bilimlerdeki başdöndürücü gelişmeler, felsefeyi tıkadı, kısırlaştırdı ve yok etti. Şimdi zamanın dairesi tamamlandı, felsefenin çocukları olan bilim dalları, tekrar felsefeye dönmek zorunda kaldı. Fakat burada bir problem var. Pozitif ve rasyonel bilimler felsefeden doğdu (doğabilirdi) lakin bu bilimlerden felsefe doğmaz. Çocuk babasını doğuramaz. Batı aslında yirminci asrın başlarında (özellikle Bergson’un ölümü ile) felsefeyi imha (aslında ihmal fakat ihmal yoluyla imha) etmekle intihar etmişti. Zaman dairesini tamamladı ve felsefeye tekrar döndü ama felsefe yerinde yok.
“Geçiş bölgesi” fiziği, fizik bilimiyle kurulamayacak gibi görünüyor. Fizik, bu bölge için matematiğe ümit bağladı ve elindeki tek imkanı kullandı. Matematik, mahiyeti gereği fikirdir ama fikir matematikten ibaret değil. Matematik, fikrin (felsefenin) formel ifadesidir. Matematiğin bu özelliği, matematiği inşa eden merkezi hususiyettir. Fakat “geçiş bölgesi” için matematiğin formel özelliği, problemleri çözmeye kafi gelmez, aksine problem kaynağı olur. “Ara bölge” için, matematiğin birçok imkanı gereklidir ama “formel” özelliği değil. “Ara bölge” için lazım olan, “müphem” bir disiplindir, bu da batıda, felsefeydi. Müphem bir disiplin gerekiyor zira “ara bölge”nin tabiatı, tezatlar ve paradokslarla doludur. O bölge, üçüncü ihtimalin cirit attığı bölgedir. O bölgede varlık, hem vardır hem yoktur. Bir an var, bir an yok. “Kainat, bir an var, bir an yok, çünkü her an yeniden yaratılıyor” ifadesini İslam İrfanından hatırlayan var mı? Bu varlık-yokluk ritmi o kadar hızlı ki, göz varlığa ayarlı olduğu için, varlığı kesintisiz görüyor. “Ara bölge”, varlığın hem var hem yok olduğu alandır. Fizik evrende üçüncü ihtimalin olmadığından bahsedildi yıllarca, doğrudur da, fizik evren üçüncü ihtimali üretemez. Fakat üçüncü ihtimalin tabii ve mütemadi olduğu bir bölge vardı ve fizik oraya ulaştı. Mevcut fizik, iki ihtimalin varlığı, üçüncü ihtimalin yokluğu üzerine bina edilmişti. “Ara bölge”, üçüncü ihtimalin varlığı, iki ihtimalin ise yokluğu üzerine kurulu. “Bir şey, ya vardır ya da yoktur” hükmü, ölçüsü, ifadesi ne kadar net ve güvenilirdi. Fizik de zaten bu değil miydi? Beton zemine bastığınızda gömülmezdiniz, şartlarına uyularak yapılmış tavan başınıza çökmezdi. Ne olacak şimdi? Geçiş bölgesindeki vakıalara bakınca, “eşyaya itimadımızı” kaybetmemize engel olacak şey nedir?
*
Evet, zaman, bir dairesini daha tamamladı. Fakat batıda, başladığı yere ulaştığında, bıraktığını, felsefeyi bulamadı. “Ara bölge” için batının hiçbir teklifi yok. Fakat o bölge ve daha ilerisi için, İslam irfan ve hikmetinin teklifleri var. İslam irfanı, birkaç asır önce müspet bilimlerle arasındaki mesafenin açılmasından dolayı “gerçekliğini” kaybetmişti. Bu durum, İslam irfan müktesebatında mahfuz “mana yekununun”, yeniden gerçekleştirilebilir olmasına mani değil. İslam irfan müktesebatının dil ve üslubundaki farklılık, bugünün gerçekliğine uymuyor diye, gerçekleştirilebilir olmadığını düşünmek, sığlıktır.
Şeyh’ül Ekber’in, varlığın bir makamda (derinlikte) müşahedesini anlatırken kullandığı “deniz dalgaları gibidir” ifadesinin, fizik bilimi tarafından sekiz asır sonra, kuant alanlarını tarif etmeye çalışırken söylediği, “bir dalgalanmadan ibaret” ifadesinden farkı nedir? On üçüncü asrın başlarında söylenmiş olan bu söz, sekiz asır boyunca, muhtevayı anlamayan cahiller tarafından “mecazi ifade” denilerek mananın üzeri örtülmüştü. Hazretin derinliğine bakın ki, zamanın idrak seviyesine göre “mecazi ifade” olarak söylemiş aslında ise hakikati kamil manada beyan etmiş. “Deniz dalgalarına” benzetmekle zamanının idrakine mecazi izahta bulunmuş, aslında ise bugün fizik biliminin söylediğini aynıyla ifade etmiştir.
Pozitif bilim olan fizik, matematik teoriler ile mesafe almaya çalışıyor. Yani fikir önden gidiyor, bilim arkasından geliyor. Fikir, iddiayı dillendiriyor, bilim onu test ediyor. Fikir, nazariyesini sunuyor, bilim onu “gerçekleştiriyor”. Pozitif bilimin ontolojik ufku, İslam irfanının ontolojik ufkunun yanında çok güdük kalır. Eksik olan, İslam irfan müktesebatını idrak edecek derin anlayış sahibi fikir adamları ile fikri gerçekleştirecek, gerçek kılacak ilim adamları ve teknolojidir. “Ara bölge” için nazariye geliştirecek altyapı ve ufuk, İslam irfan havzasında fazlasıyla mevcut.

Share Button

HİGGS BOZONU EKSENİNDE FELSEFE VE HİKMETE YENİ BAKIŞ” üzerine 2 düşünce

  1. Size sonuna kadar katılıyorum. Hatta daha da geriye giderek; “zerre küllün aynasıdır” hadis-i şerifini, bilim hangi devirde farketmişti? Din, sonlu-sınırlı tanrı anlayışından kurtarılarak, sonsuz-sınırsız Allah idrakiyle değerlendirilebilirse; bilim bencillik yapmaktan vazgeçebilirse, işte o zaman İslam’ın dünya hakimiyeti daha net bir biçimde görülecek, belki de bir çağ kapatılıp yeni bir çağ açılacak…

  2. Çok doğru tesbitler… Bilim hızlı adımlarla maddilikten uzaklaşıyor. Düşüncelerime tercüman oldunuz. Web sitemde aynı konu için yazdığım yazıya bu sayfanın bağlantısını da verdim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir