HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-15-HZ. ÖMER(RA)-7-

Bu sadece Türkiye ile sınırlı olan bir şey değil. Beşeri sistemlerde, yani tüm dünyada olan bir yapı değil mi?

Evet fakat şu beklenir. Beşeri sistemlerde bile şu beklenir. İnsan aklı tecrübeyi biriktirebilir. Tecrübe edebilir ve tecrübesini biriktirebilir. Ve bunlardan da bir fayda temin eder. Hz. Ali’nin bir sözünü hatırlayalım; “Tecrübe faydasıyla beraber ayrı bir ilimdir”. Herhangi bir insan tecrübe kazanabilir, bunu biriktirebilir. Devlet de arşiv tutuyor, dolayısıyla asırlara sâri uzun zamanların tecrübesini biriktirip ona göre davranabilir. Ama mesela Türkiye’de cumhuriyet döneminde bir tecrübe biriktirilmemiştir. Osmanlıyı kenara itmiştir. Bin yıllık bir tecrübe birikimimiz yok edilmiştir. Asırlarca büyük bir coğrafyayı yönetecek tecrübe birikimimiz var ama seksen yıldır bir iki tane etnik unsurla yaşayabilmenin tecrübesini üretemiyoruz. Önceki birikmiş olanları attınız. Seksen doksan yılda bunu nasıl biriktiremezsin. Hala aynı tekrarlar, aynı hatalar yapılıyor.

O halde Hz. Ömer’in uygulamış olduğu yapıdan almamız gereken birçok ders olmalı, tecrübelerimiz olmalı, günümüzde aile reisinden ustaya, küçük bir kurumdaki idareciden bir müdüre, devlet teşkilatının en altından en üstüne kadar herkesin faydalanması gereken büyük bir tecrübe yekunu var.

Olmalı, mesela adalet ile zulüm bahsinde size bir örnek anlatayım, bu hadise muhayyel bir hadisedir. Nasıl etkiler insanları onu göstermek için anlatalım. Bir hâkimin rüşvet aldığını kabul edin, siz o hâkimin istediği rüşveti bir defa verip ihtiyacını giderebilirsiniz. Bu hoşunuza gidebilir insanın hoşuna gidebilir. Fakat rüşveti vererek işi gördüren kişinin gözünde o hâkimin bir kıymeti kalmaz. Ona itimat etmez, rüşvetle iş yaptırdığı için itimat etmez. O adamın hâkim olmadığına da kanaat getirir. Rüşvetle iş yapan hâkimin hâkimlik vasfını kaybettiğini bilir. Rüşvetle iş yapan kişi, başka biri ile bir ihtilafı olduğunda o kişi daha fazla rüşvet verecek imkâna, zenginliğe sahip ise o hâkimden kendi menfaatini koruyacak kararın çıkmayacağını bilir. Kendisi yüz bin lira verecek mali güce sahipse ama bir milyon verecek biri ile ihtilafı olduğunda, onunla ekonomik olarak yarışamayacak, hâkime daha fazla rüşvet veremeyecek bundan dolayı ortaya çıkacak netice aleyhine olacaktır, bunu bilir. İşte adalet ve zulmün arasındaki farkın insanlara sirayetini anlatabilecek nokta burasıdır. Yani bir hâkim adil karar verdiğinde kişinin aleyhine olsa bile o adam başka bir zaman da haklı olduğu bir davada kendi hakkını kendine teslim edeceğine itimat ettiğinden dolayı kendi aleyhine olan ama adil olan karara itiraz etmez. Rüşvetle iş yaptıran, haksız, adaletsiz karar veren hâkim, kendinin lehine karar verse bile ona itimat etmez. Onu sevmez. O karar kendinin de içine sinmez, kendi lehine olsa bile. Dolayısıyla adaletin uzun vadede en azından orta vadede etkisi kalıcıdır. Devlet adil olmadıktan sonra ayakta kalamaz. Bunun yolu yoktur. Devlet bir elit sınıf oluşturacak, (Türkiye misalinde olduğu gibi silahlı silahsız bürokrasi, iş dünyası, basındır vs.) onların haklarını koruyacak, onlara imtiyazlar verecek haksız bir şekilde onlara kaynaklar aktaracak. Böylece ayakta kalacak… Onlara aktardığı kaynaklardan, tanıdığı imtiyazdan dolayı ayakta kalacak… Bu asla mümkün değil. İslam hukukçularının şaheser bir tespiti var. Diğer hukuk dünyasında, diğer hukuk iklimlerinde görülmez bu; “Batıl daim olabilir ama zulüm asla devam etmez”. Yani dünya da hep batıl olacak. Hakla batıl yan yana olacak. Olacak, kıyamete kadar sürecek. O devam edebilir diyor. Ama zulüm asla devam etmez. Zulümle abâd olunmaz. O anlamda Türkiye’de devlet kurulamadı daha, Osmanlı bu milletin son devletiydi.

Aslında tüm dünyada devlet yok diyebiliriz. Şu an dünyadaki devletlerde uygulanan hukuka o ülkelerde yaşayan halkların ne kadarı inanıyor ki..

Hiç olmamıştır. Batılılaşanlar ve kendini batılılaşmış görenlerde de bu yoktur. Onlar da var olan şu anki hukuka inanmazlar.

Evet, Haki Bey konumuz Hz. Ömer, konumuz adalet, konumuz yönetim, konumuz idareci. Bir de Hz. Ömer in bir uygulaması var atadığı memurlardaki özelliklerle ilgili, bu konuda bariz bir örnek var. Onu anlatmadan geçemeyeceğim. Bir memur görevlendiriyor bir bölgede, vergi toplanacak, memur vergiyi toplayıp getiriyor. Beytül malın önüne yığıyor. “Ey halife bu beytül mala ait” diyor, bir parça da başka bir tarafa yığdığı mal var, “bu da benim” diyor. Hz. Ömer “O nedir?” diye soruyor. “Bunu da bana verdiler” diye cevap veriyor memur. Hz. Ömer (RA), “Bunu sana niye verdiler?” diye soruyor. “Bunları bana hediye ettiler”. “Sen bu işte görevli olmasaydın bu hediyeler sana verilir miydi?” “Kimse vermezdi”. “O zaman o malları da Beytülmala kat” diyor.

Hz. Ömer Hz. Ebu Bekir tarafından tayin edilen bir halifedir. Bahsettiğiniz hadiseye geleceğim. Hz. Ebu Bekir’in halife tayin etmekte beis görmediği endişe etmediği tereddüt etmediği biridir. Hz. Ebu Bekir’i sahabe nasb etmiştir. Hz. Ömer’i sahabe seçmemiştir. Sahabe biat etmiştir. Ümmet biat etmiştir. Ama Hz. Ebu Bekir onu tayin etmiştir. Hz. Ebu Bekir gibi birinin halife olarak tayin etmekte hiçbir tereddüt etmediği birisidir.

O beni tamamlar sözü var Hz. Ebu Bekir’in.

Hz. Ebu Bekir’in benim merhametimi dengeliyor dediği birisidir. Onda terkibe ermiş vaziyettedir adalet, celadet. Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer’i tayin ederken gözü arkada değil. Fakat Hz. Ömer kimseyi tayin etmemiştir. Yanlış hatırlamıyorsam 12 kişilik bir liste hazırlıyor, “bunların içinden birini seçin diyor”, kendisi seçmiyor. Hz. Ebu Bekir’in kendisini tayin ettiği gibi tayin etmemiştir. Evet, işte tam ondan dolayı o hassasiyet dengesini şahsında kurabilen, pırıldatabilen birisidir. Yüksek bir akıl olmadığında bütün bunlar gerçeklemiyor da. Dengeyi kurmanın en önemli, belki birinci şartı da yüksek bir akıl, gelişmiş bir akıldır. Bizim ıstılahımızdaki ismiyle akl-ı selim sahibi olmak gerekiyor. Orada bahsettiğiniz hadisede sen bu görevde olmasaydın, memuriyetle mücehhez olmasaydın, gittiğin yerde ya da hayatın her hangi bir safhasında yaşadığın herhangi bir hadisede sana böyle bir hediyeyi veren olur muydu?” Bu, bundan dolayıdır. Sana verdiklerini söylediğin hediyeler Beytülmala zekât toplayıcı memur olduğundan dolayıdır. Sana durup dururken vermiyorlarsa bu, buna dâhildir, hariç değildir. O senin değildir. Kadimden beri tartışılan memur, amir, devlet adamı, komutan, askeri yetkililer dâhil hediye kabul etmeli midir? Bu çok temel bir sorudur. Hz. Ömer’e göre böyle bir şey mümkün değildir. Hediye alamaz. Sadece bir şeyi ayırt edelim. Bir memur bir iş yerine bir tetkike gittiğinde ikram çay olur genelde, ikramı da abarttığınızda hediye olur zaten. İkram asgari insani münasebetin zeminidir. Mükemmel bir sofra ikram değildir.

Biz seçim için köylere giderdik. Seçim sandığında görevli olarak gitmiştik. Köylüler ya da muhtar adayları bir tepsi içinde öğle yememizi getirirdi. Bu ikram mıdır, hediye midir bilmiyorum?

O ikram işte, zaruri ihtiyaç çünkü. Kendi işletmesinde memur tetkik yaparken öğlen Maraş’ın bir sayfiye yerine götürüp mükemmel bir ikramda bulunmak, bu ikram değil hediyedir. Memura verilen hediye rüşvettir. Hediye filan derken çok masum görünüyor. Hediyenin öteki adı rüşvettir. Bu manada dengeyi kurmanın tabi ki birinci şartı yüksek bir akıldır. O çok önemli bir maharet. İslam devleti Hz. Ebu Bekir ile başlar demiştik ya, o konuda Hz. Ömer (RA) ile ilgili kısmını unutmamalıyız. İslam devleti Hz. Ömer ile müesses bir nizam halini almıştır. Bunlar, İslam tarihini tetkik edenler için önemli notlar. Bunları aktarmakta fayda görüyorum. Dört Halife aynı zamanda müçtehit olduğu için bunların tatbikatları içtihattır aynı zamanda. Bu bakımdan İslam hukukunun kaynağıdırlar. İslam hukukunun kaynaklarından biri içtihat, Dört halife müçtehit sahabelerden olduğuna göre bunlar sapasağlam, bila tereddüt kaynaktır. İslam devletini müesses nizam olarak gördüğümüz zaman dilimi Hz. Ömer dönemidir. Hz. Ebu Bekir döneminin süresi kısadır, iki yıl gibi bir zamandır. O arada da zaten yalancı peygamberlerin zuhurundan dolayı onlarla mücadele ile geçmiştir. Müesseseleşme Hz. Ömer ile başlar. Hz. Ömer dönemi de uzun olduğu için yerleşik hal almıştır. Bu noktanın araştırmalarda göz önünde bulundurulması gerekir.

Dört halifeyi zaten konu olarak seçmemizin bir sebebi de, dört halifede temayüz eden vasıf ve manaların hayatın dört temel sütununa tevafuk etmesidir. Dört halifede, hayatın yekununu oluşturan bir mana mevcut.

*

Nasıl? Dört halifede zuhur eden vasıflarla hayatın toplamı arasında nasıl bir münasebet var?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir