HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-28- HZ. ALİ(RA)-6-

Haki bey, Hz. Ali’nin (RA) çocukluk ve gençlik dönemi Hz. Resulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin yanında geçmiştir. Böyle bir çocukluk ve gençlik yaşamış olması, yani doğrudan Risalet’in evinde yaşamış olması, kendisine neler kazandırmıştır?

Bu nokta fevkalade mühim, Fahri Kainat Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın “hane-i saadetlerinde” yetişmiş olması, Hz. Fatıma validemizle izdivaçlarından önce de “Ehl-i beyt”ten olduğunu gösterir. Meseleye bu cihetten bakıldığında, Hz. Ali (RA) Efendimize “Ehl-i beyti” temsil salahiyetinin tevdi edilmesi, böyle bir ihsana layık görülmesi, izdivaç öncesi bir altyapıya işaret eder. Hz. Ali (RA), Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin velayetleri altında tedrisattan geçmiştir. Bu nokta hususiyet arzeder, Fahri Kainat Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin sahabeye yönelik tedrisatı, Risalet cihetiyledir, Hz. Ali (RA) yönelik tedrisatları ise hem Risalet cihetiyle hem de velayet cihetiyledir. Bu hal, bambaşka bir makama delalet etmelidir. Dikkat ediniz, Hz. Ali (RA) Efendimizin kardeşleri var yani Ebu Talib’in başka çocukları da var. Demek ki mesele “yeğen” olmasından kaynaklanmıyor, onun da dahil olduğu birçok kıymet yekunundan bahsediyoruz. Ne var ki Hz. Ali (RA) Efendimizin sahip olduğu tüm kıymetlerin içinde iki tanesi çok barizdir, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “hane-i saadetlerinde” yetişmesi, O’nun hem Risalet hem de velayet cihetiyle tedrisatından geçmiş olması ve Hz. Fatıma validemizle izdivacı…

Efendimizin başka kız çocukları da var ve onlar da başka sahabeler ile izdivaç yapmıştır lakin “Ehl-i Beyt” nesli Hz. Ali efendimizle Hz. Fatıma validemizden devam ediyor.

Güzel… Hususiyetlerin toplamından bahsediyoruz. Hz. Ali (RA) Efendimizde cem olan hususiyetler, o şahsiyet terkibini inşa etmiş, o kıymet haznesini tertip etmiştir. Hepsi ayrı ayrı kıymet ifade eden hususiyetlerdir mutlaka fakat Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın “Hane-i Saadetlerinde” yetişmeleri ve o iklimde aynı zamanda “velayeten” tedrisattan geçmeleri müstesna bir kıymettir.

Hz. Ebu Bekir 38 yaşında Müslüman olmuştur. Hz. Ali’nin buluğdan itibaren Müslüman olmasının bir farkı olması gerektiği zannındayım. Bunu Hz. Ebu Bekir ile mukayeseli olarak söylememiz gerekmiyor. O nurun çevresinde bulunmanın başka bir kıymeti vardır. Nurun sirayeti 70 yaşında da gönlünüze ve kalbinize ulaştığında büyük bir inkılap gerçekleştiriyor. Zaten Hz. Ebubekir hiç müşrik olmamıştır. Hanif’tir zaten. Risalet’ten önce de dostturlar, hayatı da beraber yaşamışlardır. O manada Hz. Ebubekir’in (RA) İslam öncesi hayatı da Efendimizin hayatı gibidir. Hz. Ömer farklı bir hayattan gelir mesela. Hz. Ali muhtemelen Hanif olacaktı zaten, muhal farz İslam gelmeseydi. Fakat çocukken Müslüman olması, talim ve terbiye bakımından, modern dil ile söylemek gerekirse pedagojik anlamda çok farklı bir kıymet olmalıdır. Ruh dünyasında, kalb dünyasında, zihin dünyasında sıfırdan inşa edilmişlik var. Bu sebeple (ve şüphesiz daha birçok sebeple) “ilmin kapısı” olmuştur. Aklın mümessili olması, zekâsıyla, dehasıyla doğrudan ilgilidir muhakkak. Mizacen dehadır. Deha olmasından dolayı akıl onda temerküz ediyor, temayüz ediyor fakat ilmin kapısı olmak, tedrisata, Risalet ve velayet cihetleriyle muhatap olmasının neticesi olsa gerek.

Allah Resulü’nün çocuğu değil ama erkek çocukta velayeten talim ve terbiyenin emsali Hz. Ali’nin (RA) şahsında tezahür etmiştir. Yani aile ve çocuk eğitimi konusundaki usulünü Hz. Ali’de görebiliyoruz.

Evet, o noktanın atlanmaması lazım, peygamberimizin erkek çocukları yaşamadılar. Bir erkek çocuk terbiyesi emsal olarak ulaşmadı bize, erkek çocukları küçük yaşta vefat ettikleri için böyle bir imkan doğmadı. İşte o emsal Hz. Ali’dir. Tabii “hane-i saadetlerinde” büyümüştür. Risalet’ten önce de O’nun talim ve terbiyesinden geçmiştir. O eve dahildir, o eve aittir zaten. O evin terbiyesini görmüştür. O evin havasını teneffüs etmiştir. O eve yayılan ruh, o eve inen nur, doğrudan doğruya çocuk yaştaki Hz. Ali’nin (RA) kalbine ve beynine nüfuz etmiştir. Düşünün ki Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz “alemlere rahmet” olarak gönderilmiştir, öyleyse o rahmet dünyada önce o “eve” inmektedir, o evde yaşamak, o evde tedrisattan geçmek nasıl bir lütuftur.

“Beyt ehli” olmak, mahrem hayata dâhil olmaktır zaten. Kimin mahrem hayatından bahsediyoruz. “Alemlere rahmet olarak gönderilen” Hatemül Enbiya Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin mahrem hayatından bahsediyoruz. Orada neler yaşandığını kim bilebilir. O’nun nefes alıp verdiği bir evde olmak, sahabe olmaktan ibaret bir kıymet değil. Mescidinde, sohbetinde bulunmak, yani mahrem hayatının dışında muhatap olmakla elde edilen kıymet, “sahabe” olma makamıdır. Mahrem hayatına dâhil olmak nasıl bir kıymettir kim bilir. Bu kıymeti hangi ölçü tartabilir ki.

Tabi burada Hz. Hatice validemizin emeğini unutmamamız gerekiyor. Nihayetinde annelik yapıyor, üvey anne kabul bile.

Allah hafızanı güçlendirsin, aklını ziyadeleştirsin, idrakini keskinleştirsin. Tabii ya… Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın “velayetine” Hz. Hatice validemiz de dahildir. Lakin şu üvey anne tabirinde tereddüdüm var. Evet, teknik olarak üvey anne… Peygamberimiz efendimiz ne kadar üvey babaysa, Hz. Hatice’de o kadar üvey annedir. Fakat nasıl üvey baba, nasıl üvey anne olabilir ki… O ruh ikliminde bulunmak anneyi üvey olmaktan çıkarır, babayı üvey olmaktan çıkarır. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “hane-i saadetlerindeki” ruh iklimi, baba ile evlat arasındaki ruhi bağdan çok daha derindir. Hangisinin üvey, hangisinin asıl olduğu konusu, mesele oraya vardığında karışmaya başlar. Ebu Talip mi üvey babadır yoksa peygamber efendimiz mi asıl babadır? Ruhi iklimin tesiri bakımından karışır. İlla da tercih edilmesi gerekirse neyin tercih edileceği malumdur. Hz. Hatice’nin dizinin dibinde büyüyen bir çocuk, onu üvey anne olarak görebilir mi? Hz. Hatice’deki akıl, önünde hürmetle eğileceğiniz bir akıldır. Vahiy gelmeden önceki son dönemleri, Hira mağarasına çekildiği dönemler, halktan ve hayattan tamamen çekildiği dönemler yanında olmuş, en küçük şikayette bulunmamış, en küçük bir şikayet alameti göstermemiştir. O dönemlerde peygamberimizi taşıyabilen bir kadın şahsiyeti, nasıl bir akıl ve sadakat dengesi, seviyesi var ki küçücük bir “gönülsüzlük alameti” sadır olmamıştır. Doğrusu üvey anne mi değil mi bahsi aklın altından kalkacağı bir mesele değil. Hz. Ali’nin (RA) öyle bir nasibi var. Ehl-i Beyt oradan devam edecek ya… Ona muadil bir nasip, ona muadil bir ihsan var. Hz. Ali’nin (RA) üstleneceği vazife o kadar büyük ki, onunla mütenasip ruhi alt yapı hazırlanmış, hem de çocukluğundan başlayarak… Ehl-i Beytin ruh ve zihin dünyası Hz. Ali’de (RA) inşa edilmiş. Doğrusu, “babama neden sorayım?” muhakemesi, o terbiyenin neticesidir. O yaşa kadar “hane-i saadetlerinde” büyümüş olmanın, o nurun mürebbiliği altında olmanın inşa ettiği aklın muhakemesidir. Ehli Beyt ümmete emanet bırakılacak ya… Öyleyse ona mümasil bir talim ve terbiye gerekmiyor muydu? “Müslümanlar şahsın değil fikrin peşinden gider” şiarının tek istisnası, Ehl-i Beyttir. Ehl-i Beyt varsa meydanda, Müslümanlar o şahsiyetlerin peşinden gidilebilir.

*

Tabi peygamberimizin birçok damadı var kızları ile evlenmiş olan sahabe var Hz. Osman, zinnureyn diye geçer iki kızıyla evlendiği için, biz Ehli Beyti Hz. Ali ile devam ettiriyoruz diyoruz. Burada şunu soralım. Hz. Fatıma ile evlenmesi?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir