HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-29-HZ. ALİ(RA)-7-

Tabi peygamberimizin birçok damadı var, kızları ile evlenmiş olan sahabe var, Hz. Osman, “zinnureyn” diye geçer, iki kızıyla evlendiği için, biz Ehli Beyti Hz. Ali ile devam ettiriyoruz. Burada şunu soralım, Hz. Ali (RA) Efendimizin Hz. Fatıma ile evlenmesindeki hususiyet nedir?

Önce sorunun ilk bölümünden devam edeyim. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin diğer kızlarından fazla bahsedilmez hakikaten. Ya da Hz. Fatıma daha fazla dikkat celbeder, daha fazla konuşulur. Bu durum, Allah Resulü’nün Aleyhisselatü Vesselam efendimizin diğer kızlarına sevgisinin daha az olduğu manasına gelmez. Fakat Hz. Fatıma validemize olan alakası daha görünürdür. Ümmetin dikkati de 14 asırdır Hz. Fatıma’da temerküz etmiştir. Bunun anlaşılabilir sebepleri var. Hz. Fatıma validemiz Ehli Beytin annesidir, Hz. Ali Ehli Beytin babasıdır, netice olarak her ikisi, Risaletten sonraki birinci nesildir. Dikkat orada yoğunlaşmış, dikkat yoğunlaşınca rikkati davet etmiştir. Daha titiz, daha yoğun meşgul olunmuştur.

Hz. Fatıma validemiz evlenme çağına geldiğinde… Burası calib-i dikkattir, çok sayıda taliplisi vardır. Taliplisi derken, gönlünden geçiren çok sayıda sahabe mevcuttur. Mesele evlenmekten ibaret değil tabii ki, mesele Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam efendimize damat olmaktır, böyle bir asalet ve şeref payesine talip olmaktır. Hz. Fatıma, evlenme çağına geldiğinde asaletin ve şerefin kaynağı, merkezi olmuştur. Zamanı geriye sararak Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz ile akraba olamazsınız, bu sebepledir ki o muhteşem asaletin tek mecrası olarak Hz. Fatıma validemiz kalmıştır. Validemizle izdivacı muhayyilesinden geçiren sahabe, özünde bu asalete taliptir, bu asaleti elde etmenin de son imkanıdır Hz. Fatıma validemiz.

Bu manada şartları uygun olan herkes düşünmüş, ciddi bir kısmı da talep de bulunmuştur. Fakat validemiz, kaderin muhtevasında sübut bulmuş olan zevcini beklemekte, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz de kaderin tahakkukunu gözlemektedir. O çapta bir asalet için “talep” kafi değil, Allah Azze ve Celle’nin seçmesi lazımdır. Hz. Ali (RA) Efendimiz, asaletin kaynağına olan yakınlığı, yani “yeğeni” olmakla elde ettiği “asaleti”, kerimeleri ile izdivaç suretiyle tamamlamıştır. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize yakın olmakla, O’na iman etmekle, O’nunla beraber fedakarlıklara, işkenceler, eziyetlere katlanmakla zaten her sahabe bir cihetle “seçilmiştir”. Sahabe, cemiyet kadrosu olarak seçilmiş bir asil topluluktur. Fakat Hz. Ali (RA) Efendimizin “seçilmişliği” başkadır, hususiyet belirtir.

Bütün talepler geri çevrilmiştir.

Evet… Düşünsenize nasıl bir asalet, nasıl bir manevi imtiyaz… Bunun taliplisinin az olması garip olmaz mıydı? Taleplerin hepsi reddedilmiştir. Sahibini bekliyor çünkü. Neticede öncenin öncesinde belli olan bir hadisedir o. Ehli Beytin oradan devam edeceği, evvelin evvelinde, kader yazıldığında sabit. O noktada hayatın organize oluş hikmeti Ehli Beyt silsilesinin inşasıdır. Bir çok konu aynı istikamette dizilmiştir, Hz. Ali’nin “Hane-i Saadetlerinde” büyümesi, o mahrem hayata girmesi, Hz. Fatıma ile evlenmesi ve daha bir çok hadise, Ehli Beyt silsilesi içindir. Hz. Ali (RA), onun izdivacına talip olmayı dillendirmekten imtina eden, bunu göze alamayan, hayâsından göze alamayan bir eda içinde. Yanlış hatırlamıyorsam Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz haber gönderiyor. Kendisi, o hassasiyet, o keskin hayâ, kendi kendine harekete geçemiyor, sanki merciinden icazet çıkmasını bekliyor. Öyle bir talepte bulunamıyor. o kadar arzu edilen bir şeydir ama o kadar da zor. Ve sonunda hadise vuku buluyor.

Düğünleri…

Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, “Malvarlığı olarak neyin var Ya Ali?” diye soruyorlar, cevap, “Bir atım, zırhım, silahım var”. Dünyalık bir malvarlığı yok. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, “Atın sana lazım olur, zırhını sat ve bir yemek ver” buyuruyorlar. Zırhı satmak için pazara bir sahabe götürüyor hatırladığım kadarıyla, Hz. Osman tanıyor zırhı, “Ne yapıyorsunuz?” diye soruyor, “Satmaya getirdim” diye meseleyi izah ediyor sahabe. Hz. Osman (RA) Efendimiz, tacirdir ve zengindir, zırhı kıymetinin iki katı fiyatla satın alıyor, böyle hatırlıyorum, zırhı alıyor ve zırhı da düğün hediyesi olarak tekrar Hz. Ali’ye gönderiyor. Zenginlik budur, böyle zengin olacaksanız zengin olmalısınız.

Bir de şunu sorayım, Hz. Ali (RA) ile Hz. Fatıma annemizin mizaç ve şahsiyet olarak birbirine mütenasip olduğu görülüyor. Bir hadise benim tüylerimi diken diken eder, hassasiyetin zirvesidir, Allah Resulü’nün vefatından kısa bir süre sonra Hz. Fatıma bir gün şiddetli bir şekilde ağlıyor. Hz. Ali geliyor, “Ey Fatıma ne oldu, sen ölümden mi korkuyorsun, nedir bu feryadın?” diye soruyor. Hz. Fatıma validemizin cevabı, hassasiyetin zirvesi; “Ben öldüğümde cenazemin taşınması esnasında üzerimin açılması ihtimalinden korkuyor ve ağlıyorum. O cevap karşısında Hz. Ali (RA) da ağlıyor. Bu hassasiyet, Ehli Beytin silsilesinin devam edebileceği bir temel. Dikkatimi çeken başka bir hadise de, bir ara Hz. Ali (RA) Efendimizin başka bir kızla evleneceğine dair rivayet… Böyle bir haber duyulunca, Allah Resulü Hz. Ali’yi çağırıyor, “Onunla evlenebilirsin ama evlendiğin gün kızım senin eşin olmaktan çıkar”.

Her ikisi arasında ruhi imtizaç mevcut… Mizaçları bir birini tamamlıyor, terkip ediyor. Ne denilebilir ki, insan kadın ya da erkek değil. İnsan dediğimizde aslında bunun ikisinin terkibini kastediyoruz. Şimdi bu konuları karıştırmaya başladılar. Kadın ve erkek ayrı ayrı insanı temsil etmez. Kadın kadını temsil eder, erkek erkeği temsil eder. “İnsan” bunun ikisinin terkibidir. Çünkü insan bunun ikisinin izdivacıyla doğar. Tek başına erkekten çocuk olmaz, kadından da olmaz. Dolayısıyla insanı evlilik müessesesi temsil eder. Bir araya gelmiş karşı iki cinsin müessesesine aile diyoruz ya. Kadın ve erkeğin herhangi birinin yalnız başına diğerinden uzak kalmak şartı ile insanı temsil etme imkânı yok. Evlenmek onun için şart. Tekâmülün birinci şartıdır. Eğer mizaç hususiyetleri bir birini bu kadar tamamlayan iki insan bir araya gelirse, geriye hiçbir tereddüt, hiçbir ihtilaf, hiçbir mizaç çatışması kalmaz. Her ikisi de birbirini tam manası ile terkip eden, besleyen, tamamlayan bir erkek ile bir kadın izdivaç ederse, onlardan hasıl olan nesil harikulade olur. Bu iki zat, Hz. Ali (RA) ile Hz. Fatıma validemiz olduğunda ise Hz. Hüseyin ile Hz. Hasan dünyaya geliyor. Bunları niye misal veriyoruz, hususiyetleri nedir? Bunlar, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin sırtına çıkabilen kıymetlerdir. O’nunla oyun oynama şerefine nail olan nur çocuklar. Kim herhangi bir vesile ile secdedeyken omuzlarına çıkacak da O secdeden kalkmayacak. Omuzlarındaki çocukların rahatı bozulmasın diye, onlar mübarek sırtından inene kadar secdeyi uzatacak… Bu, hangi izah ile anlaşılabilir hale gelir? Hangi akıl bunu taşıyabilir. Omuzlarına çıkmış insanlardan bahsediyoruz. Bu hakikaten izaha gelir bir şey değildir. Evet, çocukken çıkmışlardır ama çıkmışlardır. Neticede çıkmışlardır. Hangi nazlarının karşılığıdır, hangi kıymetin mukabilidir? O nasıl bir şey öyle, nasıl bir hadise, kâinatı derleseniz toplasanız, dürüp bükseniz, tüm kıymetlerini, özünü çıkarıp alsanız, insanın avucunun içine koysanız, o kıymete denk bir şey olmaz, olamaz. Secdeden kalkmayacak… Bunu hiçbir akıl taşıyamaz.

*

Aynı evin içinde, aynı ailenin içinde yaşadıklarından dolayı bir birlerini yakından tanıma imkanı bulmuşlardır. O ailenin, o iklimin tecrübesiyle de mükemmel bir aile mükemmel bir aile iklimi oluşturmuşlardır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir