HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-3-HİLAFET-2-

Bu dikkat çekici bir tespit, “İslam devleti Hz. Ebubekir (RA) ile başlar”, bunu biraz açar mısınız lütfen.

Siyasal anlamda devletin şekillenişi Hilafet ile başlar bu manada, çünkü Risalet artık kalkmıştır dolayısıyla din tamamlanmıştır. Yani Allah Resulü’nün irtihaline kadar şu hadise meşhurdur bilirsiniz. Veda Hutbesi’nde dinin tamamlandığını ima eden Ayeti Kerime iniyor, o zamana kadar ne gelecek bilmek mümkün değil çünkü vahiy devam ediyor, din tamamlanmış değil, hayatın inşası bitmiş değil, o dönemde İslam Devletinden bahsettiğinizde o da tamamlanmış değil, çünkü din tamamlanmış değil. Hiçbir şey henüz bitmemiştir. Allah Resulü’nün Devr-i Saadetlerindeki sürecin adı inşa sürecidir. Her şey inşa ediliyor, hayat inşa ediliyor insan inşa ediliyor, devlet inşa ediliyor, ticaret inşa ediliyor, idare inşa ediliyor, savaş inşa ediliyor, hukuk her şey inşa ediliyor. Bitmiş değil son tuğla konulmamış onun için ismi nedir bunun, inşa süreci, bitireceksiniz, ismini öyle koyacaksınız. İlk İslam Devleti modellemesi bu manada Hz. Ebu Bekir’den başlar dememin sebebi bu, çünkü orada dinin inşası bitmiştir. Artık süreç tamamlandığı için tabi olmak var, her şey yerli yerine oturmuştur kurallar, ölçüler, mizan yerli yerinde, her şey yerli yerinde, Hz Ebu Bekir din vaaz etmiyor, çünkü vahiy gelmiyor, böyle bir şey yok, ne var ittiba edeceksiniz, itaat edeceksiniz, tatbik edeceksiniz. Onun için çerçeve belirlendiğinden dolayı İslam devlet modellemesi Hz Ebu Bekir ile başlar.

İlk devlet başkanı bu anlamda Hz Ebu Bekir’dir. Oradaki nispet ediş önemli, devlet başkanı seçiyorsunuz ama “neye” devlet başkanı seçiyorsunuz, nasıl bir şeye devlet başkanı seçiyorsunuz? Nispet ediyorsunuz. Nedir o nispet, Allah Resulü’ne nispet, onun adı ne (nispetin adı ne) onun Halife’si, nispetimiz bu.

İslam devlet başkanının yani Halifenin hatta bir ilin valisinin örnek alacağı şahsiyet, peygamberimiz değil özellikle İslam devletlerinde devlet başkanlarının örnek alması gereken zat ilk dört halifedir. Bu Hz Ebu Bekir ile başlar bunun sebebi nedir? Hz. Risaletpenah (SAV) Efendimiz, Risaleti gereği, sünneti ve hadisi şerifleri dinin ikinci kaynağı olarak kurucu kaynaktır. Açıklayıcı kaynaklar değil, mesela içtihat, icma-i ümmet o sayılan dört temel kaynağın son ikisi açıklayıcı kaynaklardır, anlaşılır kılmak için tatbik etmek için kullanılan kaynaklardır. İlk iki kaynağa sıkı sıkıya bağlı olmak zorundadır. Birincisi kitap ikincisi sünnet, sünnet ve hadisi şerifler kurucu kaynaklardır. Burayı atlamamak gerekiyor, bu şu demek, Allah Resulü’nün ağzından çıkan dindir. Yaptığı dindir. Şimdi Halifeler ya da İslam devlet başkanları Allah Resulü’nü örnek aldıklarında bir ayarı, bir ölçüyü kaçırırlar. Allah Resulü’nün ağzından çıkan din olduğu için dinin inşası olduğu için oradaki misal kurucu hüviyet kazanıyor. Hiç kimse sahabe de dâhil din vaaz edemez, tebliğ eder ama vaaz edemez yani kurucu özelliği yoktur. Allah Resulü’nün devlet başkanlığını esas aldığınızda, devlet başkanlığı ile Risaletini tefrik edemeyeceğiniz için (böyle bir tehlike her zaman vardır) oradaki bir tavrının risalete mi ait devlet başkanlığına mı ait, din mi vaaz ediyor devlet mi yönetiyor karıştırılması ihtimali olduğu için bunu bir birinden tefrik etmek mümkün olmayabilir, birçok yerde ayırt edilebilir örnekleri var ama birçok yerde de ayırt edemiyorsunuz. Allah Resulü’nü örnek aldığınızda küçük bir ayar kayması küçük bir akıl kayması, hafif bir tefekkür kayması halinde din vaaz etmeye başlayacaksınız demektir. Bu çok vahim bir durum, bu Risalet iddiasıdır. Akıllı ve sağlıklı olanı, İslam Devlet Başkanlığını Hz Ebu Bekir ile başlatmaktır. Bakılması gereken merkezi şahsiyetler Dört Halife’dir ve Hz. Ebu Bekir ile başlar. Çünkü Hz. Ebu Bekir ile beraber Müslümanların dinlerinin tamamlandığı Allah Resulü’nün irtihaliyle tamamlandığı için her şey yerli yerine oturmuştur. Artık tüm Müslümanlar İslam’a tabidir. Halife’de tabidir. En yüce makam siyaseten Halifelik ise, oda İslam’a bağlıdır. Sokaktaki herhangi bir vatandaşla Halifenin İslam’a bağlılığı, tabiliği aynıdır. İslam’a bağlılıkları bakımından faklı değildir, yan yanadır, altta üstte değillerdir. Burada şekillenir zaten Hilafet, Halife olmasının anlamı budur. Arkasından giden, izinden giden takip eden, neyi takip eder, bitmiş olanı, tamamlanmış olanı takip eder.

Devleti temsil edecek şahsa bir isim vereceksiniz, Allah Resulü’nün irtihalinden sonra ümmetin birliğini temin etmek, varlığını devam ettirmek için birini seçeceksiniz ve buna bir isim vereceksiniz. Allah’a yönelmiş olan bir insan cemiyetinin takip edeceği iz, O’nun Resulü’nün izi, Allah hâşâ tecessüm etmez, bu anlayış İslam da reddedilmiştir. Allah Resulü yeryüzünde Allah’ın halifesidir, işte takip edilecek izin sahibi…

Dört Halifenin görevi, benim anladığım kadarıyla Allah Resulü’nden kendilerine bırakılan mirası bir şekilde yeryüzünde idame ettirmek…Bunu nasıl çerçeveleriz?

Temel olarak insan Allah’ın yeryüzündeki halifesi, o cihetten baktığınızda silsile Allah’a çıkıyor. Allah’ın kendi beyanıyla nispet silsilesi oraya çıkıyor. Allah Resulü’ne hilafet neticede Allah’a hilafet fakat burada bir ölçülendirmeyi kaçırmamak için hilafet Allah Resulü’ne nispet edilmiştir. Çünkü Allah Resulü ile beraber hilafetin anlayışı, ölçüleri, çerçevesi yani din vaaz edilmiştir, yeryüzüne gelmiştir. Önceki peygamberler tarafından da yapılmıştır bu tabi ama Hatem’ül Enbiya, son peygamber, nihayetinde din burada en mütekamil halindedir. İşte zaten en büyük risalet Allah Resulü’ne aittir, o, şeklini, ölçüsünü, bize bildirdiği için yani Allah’a halife olmanın da nasıl olduğunu bize bildiren yeryüzündeki varlıkların en şereflisi olduğu için hilafetimiz O’na nispet edilebilir. Allah Resulünden bahsetmeden “Lailaheillallah” demek insanı Müslüman yapmaz “Muhammed’ür Resulullah” diyeceksiniz yani tevhid kelimesi muvahhid yapabilir ama Allah Resulünün risaletini, risalet görevini aldığı saniyeden itibaren sizi Müslüman yapmaz ve kâfi değildir artık, yolu bulacaksınız, bu yol da Allah Resulünden geçer. O hilafetin çerçevesini, şeklini, özelliklerini, sınırlarını, tekliflerini, tavsiyelerini, tenkitlerini, belirttiği için insanın yeryüzündeki Allah’a halife olma görevini Allah Resulüne halife olmak yoluyla gerçekleştiriyoruz zaten, ya da gerçekleştirmemiz gerekiyor.

O silsile ya da nispetleri bir tarafa bırakacak olursak, muhteva olarak insanın yeryüzünde Allah’a halife olması ne demektir? O, sanıyorum insanın varoluşu, yaratılış hikmeti bakımından bilinmesi gereken, anlaşılması gereken bir konudur. Diğer varlıklardan farklı olarak insanda çok şey sayarlar, “insan konuşan hayvandır” denmiştir, konuşur, düşünür, “akıllı hayvandır” denmiştir, bu farklılıkların hepsi doğrudur ama esas olan farklılık şudur, “insan ahlaklı varlıktır”. Hepsi doğru, insan konuşmakla hayvandan ayrılır, akılla ayrılır, şuurla ayrılır, çok bariz bir şey ahlakla ayrılır insan diğer tüm canlılardan. Hiçbir canlı cansız varlıkta ahlak söz konusu değildir. Hiçbir canlıda ahlak emaresi görmezsiniz. Ama hepsinde biraz biraz zekâyı azdan çoktan görürsünüz. Sözümüz meclisten dışarı merkebe bile iki defa hani “aynı çamura batmaz” derler ya merkep bir defada tecrübe ediyor. Zekâyı geliştiremiyor ama zekâ var tilkinin kurnazlıklarından bahsederler ya, avcılar iyi bilirler, zekânın olmadığını söylemeniz mümkün değildir. Var, bir takım şeyler var, yok konuşmaktan bahsederseniz bulursunuz, papağan falan konuşur azda olsa. Zorladığınızda bir yere kadar varıyor. Bu hayvanlar tabi ki insan değil sonuçta, ne olursa olsun zeka da insan kadar yok akıl da yok tabi ki. İnsan kadar değildir. Fakat bir numunesini görüyorsunuz azdan çoktan. Bir hayvanın sahibini tanıması, sahibine yanaşması dikkate şayan, niye bir başkasına yaklaşmıyor. Bir eve ait olan bir köpek, bir kedi başkalarının yanına gitmezken sahibinin yanına gidip oyun oynayabiliyor, ila ahir… Ama ahlakı hayvanlarda görmezsiniz. Hayvanlardaki zekâ miktar olarak insana yaklaştırmaz ama bir alametini görüyorsunuz. Fakat hayvanlarda ahlakı görmezsiniz. Ahlak denilen şey münhasıran, müstakilen, münferiden insana aittir. Ahlak zaten medeniyet inşasının birinci şartıdır. Bakınız bu özellik modern dünyada unutuldu. Ve ahlaksız bir cemiyetin örneklerini yaşıyor dünya bu çağda. Farklı ahlak anlayışlarından bahsetmiyorum, bu günün dünyasında ahlaksızlık yaygınlaşıyor.

Ahlak, Allah’a hilafetin, yeryüzünde Allah’ın halifesi olmanın, olabilmenin en mühim şartlarından biridir. Çünkü insan olmanın birinci şartıdır. Bakın insanı hayvanlardan bitkilerden ayıran özelliğin akıl olduğunu söyleriz ya, doğru mudur, doğrudur. Fakat insan akılla hayvanlardan daha vahşi işler yapabiliyor. Yani aslan, en vahşisinden misal vermek için söylüyorum, avını karnı acıktığında yakalıyor, öldürüyor, yiyor. Karnı tokken bir tarafta oturuyor. Keyfinden öldürmüyor. İki tanede öldürmüyor. İhtiyacı kadar öldürüyor. Onu öldürüp bırakıp başka birini daha öldürmüyor. Fakat insan her nasılsa, mesela ihtiyaçlarının dışında canlı öldürebiliyor. Zevkine öldürüyor. Spor amaçlı öldürebiliyor. Bunu neyle yapıyor? Aletini, edevatını, usulünü metotlarını araçlarını aklıyla üretiyor. O işi de aklıyla yapıyor. İnsanı hayvandan ayıran hususiyetlerden bir özellik olan akıl, insanı hayvanlardan daha aşağı seviyeye indirebiliyor. O halde aklın insanı hayvandan ayırmasının ne özelliği var? Hani o eşrefi mahlûkatla belhum adal arasındaki esfele-i safilin arasındaki mesafe var ya, orada akıl, insanı, eşref-i mahlûkat seviyesine çıkarabiliyor ama belhum adal seviyesine de indirebiliyor. Bunu akıl yapıyor, zekâ yapıyor. Adam bir atom bombasını icat ediyor bir defada bir milyon insan öldürüyor. Hayvandan kendini ayıran özelliğiyle yapıyor bunu. Ve yaptığı iş hayvandan daha aşağıdadır. Çok çok aşağı bir seviyelere inmesine sebep oluyor. İnsan olarak akılla hayvandan ayrıldık, doğru ama hayvandan daha aşağıya inmek için mi ayrıldık? Bu marifet mi, değil. Bana öyle bir şey söyle ki insanı hayvandan ayıran özellik onu sadece yüceltmiş olsun. Aradığımız şey bu. Zekâ hayvanda insandaki kadar yok diyelim en azından. İnsan zekâsıyla hayvandan aşağı inmenin yolunu buluyor. Bu özelliğiyle insan hayvandan aşağı inme özelliklerini geliştiriyor. Bana bir şey söyleyin ki insan hayvandan aşağıya inemesin. Daha üstün olsun. O özellik insanı hayvandan daha yukarı çıkarsın. Bu öyle bir şey olsun ki sadece yukarı çıkaran bir şey olsun. Akıl hem aşağı indirebiliyor hem yukarı çıkarabiliyor. Çok enteresan bir şeydir bu. Ama bir şey olsun ki o mutlaka yukarı çıkarıyor olsun. İşte insanda aradığımız şey bu, buna da ahlak denilir.

Ahlak kelimesinin kökeni hulk kelimesidir, Allah’ın insanı yaratma gayesine uygun tavır ve davranış geliştirmesi anlamında kullanılıyor. Istılah olarak o şekilde söylememiz mümkün. Istılahta öyle bir tarife ulaşabiliriz. Orda halife olması insanın ahlaklı varlık olmasıdır ya da bu şart gerçekleştiğinde dünyada Allah’ın halifesi olabiliyor. Aklıyla olamıyor. Çünkü onunla hayvandan da aşağıya inebiliyor. Hayvandan aşağıya indiğiniz noktada Allah’ın halifesi olmanız mümkün değil ki. Ondan yukarıda eşref-i mahlûkat olmanız gerekiyor, o noktaya tırmanmanız gerekiyor, o seviyeye ulaşmanızın tek yolu ahlaklı olmanızdır. Diyeceksiniz ki imansız ahlak mı olur. Hayır, imansız ahlak olmaz. Fakat görünür olan vasıf, ahlaktır. İnsan ahlaklı varlık olduğunda yeryüzünde Allah’a halife olmak imtiyazına, iktidarına, imkânına sahip olabiliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir