HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-31-HZ. ALİ(RA)-9-

Genel olarak baktığımızda Hz. Ali (RA) devrindeki karışıklık neyin nesidir?

Hz. Ali’nin (RA) devr-i hilafeti, İslam coğrafyasının içten içe iyice kaynayıp, problemlerin gün yüzüne çıktığı zamana denk geliyor. Mesela bir hareket olarak, siyasal bir hareket olarak, zayıfta olsa hilafete isyanın olduğu bir önceki dönemden tevarüs eden bir karışıklık mevcut. Tabii ki Hz. Ali (RA) Efendimizin devrinde başlamış olan bir karışıklık değil, önceki zaman diliminden tevarüs eden bir durum var. Hz. Osman (RA) devrinde başlayan kaotik süreçler devam ediyor hatta halifenin katledilmesiyle daha da güçlenerek ve derinleşerek Hz. Ali (RA) devrine geliyor. Halifenin canına kast edilen bir önceki dönem, akılları patlatıyor. Böyle bir problemle karşılaşmamıştı ümmet daha önce, karşılaşmadığı için bir tecrübe biriktirmemiştir. O büyük nefesin irtihalinden sonraki dönemde birçok ihtimalin tecrübesinin üretilmesine yetecek kadar zaman geçmemişti zaten. Mesela Hz. Osman’ın evinin yani hilafet merkezinin kuşatılmış olduğu bir dönem hayal edebiliyor musunuz? Kimse ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemez hale gelmiş.

Fakat o karışık ortamda Hz. Ali’nin (RA) net ve doğru tavırları var değil mi?

Evet… Hz. Ali (RA) halifeyle görüşmeye gidiyor. Aralarında bir karşılıklı bir mükâleme var, konuşma var. Medinelilerin hilafet merkezini kuşatan güruha karşı savaşması için izin istediklerini söylüyor. Hz. Osman (RA) müsaade etmiyor. Orada şu nokta hakikaten calib-i dikkattir. Medine’nin ortasında halifenin evi ve hilafet merkezi bir güruh tarafından kuşatılmış ama Hz. Ali, Hz. Zübeyr, Hz. Talha, sahabenin o tarihte ileri gelenleri, o kuşatmanın içinden geçiyor, Halifeyle görüştükten sonra, kuşatmanın içinden tekrar geçip evlerine gidiyorlar. Tabii ki halife savaşmaya müsaade etmediği için… Yoksa Hz. Ali ve diğer sahabelerin savaşmaktan korktuklarını söylemek ne mümkün… Her şeye rağmen insan aklının hakikaten zorlandığı bir yer. Meseleye uygun bir tecrübe üretilmemiş olmasının çok ciddi etkisi var. Hz. Ali’nin (RA), hilafet merkezinin kuşatma altında olduğu bir dönemde evine gittiğini düşünebiliyor musunuz? Açıklaması var, Halife savaşmaya müsaade etmiyor. Fakat buna rağmen Hz. Ali’nin (RA) şecaatini hatırladığınızda başka şekilde davranmasını beklersiniz değil mi? O dönemde birçok şey insan aklının sınırları dışında cereyan etmiştir. Hem Hz. Ali’nin ilmi donanımı, zenginliği hem aklının ve idrakinin keskinliği hem de şecaati… Hz. Osman’ın mizacı buna müsait değildir, bunu biliyoruz. O kadar munis bir mizacı vardır ama Hz. Ali’nin mizacı buna müsaade etmez. Halifenin evi ve hilafet merkezi kuşatılacak, Hz. Ali’nin keskin idraki, o yüksek şecaati buna müsaade edecek. O dönem hakikaten aklın durduğu, akılların patladığı, artık şuurların ne yapacağını bilemez hale geldiği bir dönem.

Haki bey, devrin karışıklığını anlıyorum, tecrübenin yetersizliğini anlıyorum fakat bahsini ettiğimiz insanlar sıradan insanlar değil, Hz. Ali’den, Hz. Osman’dan, Hz. Zübeyr’den bahsediyoruz. Bunların aklı damı patladı, yani bu zatların aklı patlar mı, daha önceki dönemlerde daha şiddetli hadiseler yaşamadılar mı, o hadiselerde akılları patladı mı? Bu izah bana biraz eksik gibi geliyor, nedir eksik olan?

Güzel… Her şeyi makul çerçevede yani görünür tarafıyla izah etme çabası bir yere gelip tıkanıyor. Doğru, her şeye rağmen Hz. Ali’nin (RA) keskin idrakinin çalışmaz hale geldiğini söylemek kabil değil. Hz. Osman için de öyle, mizacı munis ama hadiseleri anlamadığını iddia etmek haddini bilmezliktir. Meselenin akıl seviyesinde anlaşılmasını, sahabe sonrası nesil için söylemek daha doğrudur, özellikle de dört halife ile ilgili değerlendirmelerde konuyu sadece akıl çerçevesine hapsetmek vahim bir hata olur.

Nasıl değerlendireceğiz öyleyse?

Hz. Ali’den (RA) bahsediyorsanız aynı zamanda velayetten de bahsediyorsunuz demektir. Hem de velayetin pirinden bahsediyorsunuz. Bu zatlar, varlık ve vakıaları sadece beden gözleriyle seyretmezler, aynı zamanda kalb gözüyle de görürler. Hadiselerin öyle cereyan edeceğini, kaderin o şekilde vukua geleceğini bilecek şahsiyetlerdir. Hatırlayın Hz. Osman’ın (RA) rüyasını, rüyasında Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizi gördüğünü, o rüyadan, rüyadaki Risalet tavsiyesinden dolayı hadiselerin cereyanına (kendi şahsı için) müdahale etmediğini… Hz. Osman’ın (RA) rüyası rivayeten bize kadar ulaşmıştır, Hz. Ali’nin (RA) böyle bir rüya gördüğü rivayet edilmemiştir ama velayet rüyadan ibaret değil, Hz. Ali (RA) Efendimizin kalb gözüyle kaderin tecelli istikametini görmüş olması bizim için tabii bir vakıadır. Velayetin piri mertebesindeki bir zatın, aynı zamanda Hz. Ali’nin (RA) buna vakıf olacağına inanmamamız beklenmemelidir. Ne var ki velayet bizim haddimiz ve ufkumuz dışındadır, manevi alemde hadiselerin nasıl cereyan ettiğini bilme imkanımız yoktur. Bu sebeple meselenin “akli” tarafını konuşmaya, o cihetten bir izahı varsa onu bulmaya çalışıyoruz. Zaten hadiselerin manevi alemdeki cereyanına paralel olarak maddi alemde de bir akışı var. Her iki alemdeki akış farklı olduğu gibi izah da farklıdır. Ne var ki birbirini tekzip etmez, izahlar bir noktada buluşur. Bize düşen mesuliyet, manevi alemdeki cereyanına hürmet göstermek, maddi alemdeki cereyanını da idrak etmektir.

Maddi alemdeki cereyanından devam edecek olursak…

Hz. Ali (RA), Halife Hz. Osman’a (RA), savaşmayı, o güruhu ortadan kaldırmayı, hilafeti kuşatmadan kurtarmayı teklif etmiştir. Çünkü Halife kuşatılamaz. Müessese olarak hilafet kuşatılamaz. Böyle bir şey olmaz. O tavrı nettir Hz. Ali’nin (RA) fakat halife bu teklifi kabul etmemiştir. Halife müsaade etmeyince, halifenin canı pahasına halifenin emrinin dışına çıkmıyor. Hz. Ali’nin (RA) oradaki tavrı, “Hilafet emrine riayet” şeklinde anlıyoruz. Halifenin emrine riayet ediyor. Çok harikulade bir şeydir. Fakat o hadise halifeye rağmen tahammül edilebilir cinsten değil. Halife müsaade etmese bile, o manzarayı şöyle bir düşünün, tahammül edilebilir bir şey değildir. Tam o noktada iki hareket de doğrudur, Halifeye rağmen o güruhu Medine’den kılıç zoruyla sürmek veya Halifenin emrine bilakaydu şart itaat etmek… Birbirine zıt bu iki hatt-ı hareket de doğrudur, zira birinde doğrudan halifeye itaat var, diğerinde halifeyi de aşan şekilde İslam’ın muhtevasına itaat var. Hz. Ali (RA) Efendimiz ise aslında her ikisini de yapıyor, Hz. Osman (RA) ile görüşmesinden sonra evine dönüyor ama Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin gözünün nuru Hz. Hasan (RA) ile Hz. Hüseyin’i (RA) halifenin kapısına nöbetçi dikiyor, herhangi bir saldırı olduğunda savunmaları için… Kendisi halifenin müsaade etmemesi ile iktifa ediyor çünkü Hilafete isyan yolunun açılmaması gerekiyor, bu sebeple halifenin sözüne karşı gelmiyor.

Nasıl bir hadisedir, aklımız almıyor bir türlü…

Öyle bir dönem ki aklımıza çıldırmaktan başka bir yol kalmıyor. Hz. Osman’ın şahadeti, Abdullah İbn-i Sebe denilen Yahudi bir münafığın organizasyonudur. Hz. Osman’ın evini kuşatanların başındadır. O münafık bir şekilde ele geçirilemeyen ya da keşfedilemeyen ya da kafası vurulamayan fitne membaı… Ne var ki bir mecra açılmaya görsün, dört bir taraftan su akıyor, orada birikiyor. Hz. Osman’ın şahadetinden sonra o dönemde ortaya çıkan ihtilafları biliyorsunuz. Birçok olmaz hadise olmuş, birçok olması gereken hadise olamamıştır. Hz. Osman’ın (RA) şehadeti, zaten karışık olan ortamı iyice kaosa çevirmiştir. Halifenin evinde şehid edilmesi o zamanın insanlarının aklının alabileceği, altından kalkabileceği bir hadise değil. Hz. Ömer’in (RA) şehadeti suikast şeklinde olduğu için anlaşılabiliyor ama Hz. Osman’ın (RA) şehadeti, hilafete karşı isyandır, kalkışmadır. Medine’de, bizzat evinde şehid edilmesi insanlarda hassasiyet patlamasına yol açıyor. Hz. Osman’ın (RA) şehadetinden sonraki gelişmeleri, Hilafete karşı isyan, Hilafetin katledilmesi meselesinden ayırma imkanı yok. Herkes bir şekilde halifenin katillerinin bulunması, cezalandırılması talebiyle ayaklanıyor. Halifenin katledilmesinin insanların ruhi ve zihni evrenlerine yaptığı ağır tesir görülmezse birçok hadisenin izahı yapılamaz. Mesela Hz. Ayşe validemizin bile sahaya çıkması bununla ilgilidir. Ve bu durumda tabiidir, Müslümanların halifelerinin katillerinin peşine düşmesi, onların cezalandırılmasını talep etmesi, bunun mücadelesini vermesi anlaşılabilir bir durum olmanın ötesinde olması gereken bir tavırdır.

Muaviye’nin kabile asabiyeti yok mudur?

Hz. Osman (RA) ile aynı kabiledendir, akrabalık münasebetinden dolayı biraz daha hassas olması anlaşılmayacak bir şey değil ki. Ama Hz. Ayşe (RA) Validemizin akrabalığı yok, Hz. Zübeyr’in (RA) akrabalığı yok, Hz. Talha’ın (RA) akrabalığı yok. Dikkat edin tüm Medine halkı ayaklanmış, halifenin katillerinin yakalanması ve cezalandırılması için harekete geçmiştir. Mesele sadece Ümeyyeoğullarının tepkisinden ibaret değil. Halifenin katilerinin yakalanması cezalandırılması çok önemli bir konudur. Bunun peşi bırakılmamalıdır, peşi bırakılacak bir olay değildir. Bir noktada Halifenin kim olduğu önemli değil, burada sadece halifenin değil halifeliğin de katledilişi var. Halifenin ve halifeliğin katledilmesi, tüm İslam coğrafyasını 10 şiddetinde deprem ile sarsmıştır. O karışıklık ortamının temeli budur. Hz. Muaviye’nin canilerin yakalanmasını talep etmesindeki tavrını, sadece Ümeyyeoğulları’na mensubiyetinden kaynaklanan bir asabiyet tavrı olarak düşünenler, Hz. Ayşe’nin (RA) Validemizin hangi saikle harekete geçtiğini izah etmelidirler. Hz. Zübeyr, Hz. Talha Hz. Ayşe ile beraber kılıç kuşanmışlardır. Cemel vakasında bu şahsiyetlerin hepsini görmek mümkün.

*

Hz. Ayşe’nin (RA) validemizin kılıç kuşanarak Muaviye ile beraber olup Hz. Osman’ın kanın hesabının sorması?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir