HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-34-HZ. ALİ (RA)-12-

Cemel vakasına dönersek…

Coğrafya o kadar şiddetli kaynıyor ki, birinin diğerinden haberi yok. Herkes farklı bölgelerde kuvvet teşkil etmeye başlıyor. Zaten İslam coğrafyasında biat etmeyenler var hala, Hz. Ali (RA) Efendimiz Medine’de halife seçilmiş fakat hala biat etmeyen şehirler var. Bazıları Şam’ın ne yapacağına bakıyor. Böyle bir vasatta herkes Hz. Osman’ın (RA) katillerini arıyor, cezalandırmak için çaba sarfediyor. Bir halifenin ferasetle, basiretle yapması gereken işi yapmak üzere yola çıkıyor Hz. Ali (RA). Ümmetin, İslam devletinin neresinde problem varsa, o problemi çözmek için problemin olduğu koordinatlara doğru harekete geçiyor. Biat etmeyenlerin, biatte tereddüt edenlerin olduğu coğrafyaya doğru… Problem olduğu yerde çözülür. Problemin size gelmesin bekleyemezsini, beklememelisiniz. Nerede problem varsa oraya varacaksınız. Bloke edeceksiniz. Etkilemeyecek dışarıyı. Biat edilmemesi siyasi nizam için çok mühim bir mesele… Ya oturup konuşacaksınız, biat etmemekteki sebepleri neyse dinleyecek ve çözeceksiniz, böyle olmuyorsa, isyan kabul edip bastıracaksınız. Bu kadar rahat konuşmamızın sebebi nedir, çünkü seçilen halife Hz. Ali’dir (RA). Hz. Ali’ye biat etmemenin bir izahı var mı? Veya varsa beyan edin, konuşun, dinleyin, çözün.

O zaman Hz. Ali’ye (RA) biat etmeyenler asi konumunda…

Acele etme azizim. Bahsini ettiğimiz nazari çerçevedir. Ne var ki o dönemde hayat altüst olmuş, zihni evrenler dağılmış, akıl sıhhatini kaybetmeye başlamış. Meseleyi nazari çerçevede konuşmak gerekirse işimiz kolay. Lakin tarihten bahsediyoruz, karışık bir devirden bahsediyoruz. O devirde yaşayan insanları, onların hallerini anlamak gibi bir çaba içinde olmamalı mıyız? Bu, fazla ucuzculuk olmaz mı?

Hz. Ayşe’nin ordu kurup Hz. Ali ile karşı karşıya gelmelerinde, sanki geçmişte var olan küçük olayların da etkisi var mı? Mesela Hz. Ebu Bekir’in hilafeti döneminde Allah Resulünden kızı Fatima’ya kalan miras tarladan bahsedilir. Hz. Ebubekir’in, “bu, Allah Resulünün mirası olmaz, o, mal Beytülmala aittir” ifadesi ve tatbikatı gibi hadiseler, bu ufak kırgınlıklar, bu işin sebeplerinden biri olabilir mi?

Benim imtina ettiğim, korktuğum bir husus var. Bahsettiğimiz zatlar bu tür saiklerle hareket ediyor olamazlar, muhal farz öyle bir şey olsa bile Hz. Ayşe’nin böyle dev bir hadiseye küçücük sebeplerle teşebbüs edeceğini düşünmek kabil değil. Verdiğin misaldeki hadiseyi hatırlamıyorum, Hz. Ebubekir’in (RA) yanlış yapmış olmasını düşünmem. O, sadakatin zirvesi, Allah Azze ve Celle ile Hz. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize sadakat konusunda o şahsiyete muadil başka biri yok. Bizzat Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin mirası hususunda yanlış yapmış olması muhal… Diğer taraftan bu insanların küçük saiklerle büyük hadiselere sebep olduklarını düşünmek, ufkumuzun ötesindedir.

Tabii ki masun değildirler, hata yapmış olmaları mümkün… O hadisede yanlış yapıp yapmadıkları başka bir konuda, teorik olarak söylüyorum, hayat yapması mümkün değil mi?

Eyvallah… Tabii ki masum değiller, tabii ki hata yapma ihtimali mevcut. Fakat bu ölçünün çok hoyrat kullanıldığını düşünüyorum, öncelikle nazari çerçevede hatadan münezzeh olmadıkları tespit şart, lakin buna rağmen hata yapmamış olması da mümkün. Dikkat edin, yaşamaya devam eden bir şahıstan bahsetmiyoruz, yaşamaya devam eden insan için “hata yapmaz” demek, “geleceği” de tasarruf altına almaktır ve vahim bir ifadedir. Lakin ömrünü tamamlamış, ahirete hicret etmiş zatlar için “hata yapmamış” demek başka bir şeydir. Hata yapmamış ise yapmamıştır. Hata yapmamış olması, hatadan münezzeh olduğunu göstermez lakin yapmamışsa, yapmamıştır.

Diğer taraftan, bu meselede hususiyet arzeden, ehemmiyet arzeden bir nokta var. Tefekkürü sadece akıldan ibaret görenler var, İslam’da (yani Müslümanlarda) öyle değil. Felsefi gelenekte düşünce akılla yapılır, sınırsız yapılır, akıldan ibarettir. Fakat İslam irfan müktesebatı farklıdır, ahlak yoksa tefekkür yoktur, edep yoksa tefekkür yoktur. Haddini bilmeyen hiçbir Müslüman, asla fikir ve ilim adamı olamaz. Ahlak ve edep çerçevedir, İslam, çerçeveye alınmamış tefekkür faaliyetini men etmiştir. Bizler entelektüel değiliz, en fazla fikir veya ilim adamı oluruz. Bizim “imana konu olan” tefekkür faaliyetinde bulunamayız.

Şimdi, ilmiyle, eserleriyle, hayatıyla kendini izhar etmiş, bir manada ispat etmiş olan büyük zatlar hakkında bile edepli ve dikkatli olmalıyız. Kaldı ki sahabe, kaldı ki Fahri Kainat Aleyhisselatü Vessselam Efendimizin zevceleri hakkında… Tekrar ediyorum, biz, tarihi, özellikle de Asr-ı Saadeti ve dört halife devrini, anlamak, tecrübe üretmek için tetkik ediyoruz, o devirlerdeki ihtilafları çözmek için değil… Yaygın yanlışlardan birisidir, insanlar tarihi konuşuyor ama tarih anlayışları yok. Böyle şey olur mu? Tarihteki ihtilaflar bu gün çözülmez. Tarihteki ihtilaflar bu gün devam da ettirilmez. Biz Müslümanız elhamdülillah, Hıristiyanlık ve Hıristiyan tarihi ile bizi karıştırmamalıyız. Hıristiyanların tarihteki ihtilafları, farklı kitap olarak (İncil) olarak günümüze kadar intikal etmiştir, adamların ihtilafının derinliğine ve mukaddes emanete ihanetlerine bakın. Bizim kitabımız ve sair kaynaklarımız olduğu gibi muhafaza edilmiş ve intikal etmiştir. Kaynaklar ortadayken, tarihteki bazı hadiselerden kaynaklanan ihtilafların devam ettirilmeye çalışılması, hem İslam’a mugayirdir hem de Müslüman aklına mugayirdir. Şia’nın ne çapta bir akıl savrulmasına düştüğü anlaşılıyor mu?

Bu nazari çerçeveden sonra meseleye geri dönersek, Hz. Ayşe (RA) Validemiz ordu teşkil edip başına geçmiş ve Hz. Ali (RA) Efendimizin üzerine yürümüş değil. Sohbetin içinde sürç-i lisanlar yapıyor olabiliriz, öyle demişsek eğer, yanlış ifade etmişiz. Bir şekilde ordu teşkil olunuyor, Hz. Ayşe (RA) Validemizde içinde bulunuyor. Hz. Ayşe (RA) orduya dahil olunca, tabii olarak başında bulunuyor. Ona emir verecek kim var? O kadar kıymetli bir isimden bahsediyorsunuz ki mecburen başında oluyor.

Sanki bu ifadeleriniz konuya daha güzel açıklık getirdi.

Burada sürç-i lisan etmememiz gerekiyor tabii ki. Hz. Ayşe (RA) Validemiz ordu toplamıyor, bir şekilde teşkil edilmiş olan ordunun içinde bulunuyor. O ordunun içinde şu üç ismin bulunması mühim. Hz. Ayşe (RA) validemiz, Hz. Talha (RA), Hz. Zübeyr (RA)… Birisi validelerimizden, diğer ikisi Aşere-i Mübeşşereden… Tabii olarak ordu bunlara hürmet ediyor, tabii olarak bunları başına geçiriyor. Kim atını bunlardan önde sürecek? Bunların atı önde gider haliyle. Bunlar, atlarını hızlı sürdüğünden dolayı ileride bulunmaz, ordu bunlara hürmeten geriden gelir. Bu ordunun Cemel’de Hz. Ali (RA) Efendimizle savaşmış olması, bu ordudaki insanların dini hassasiyetlerini tamamen bıraktığı anlamına gelir mi? Herhangi bir insan için bile, yaptığı bir hata, tüm hayatına teşmil edilebilir mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir