HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-37-HZ. ALİ (RA)-15-

Hz. Ayşe ile Muaviye bir birine destek olmuş mudur?

Hayır oradaki durum farklı. İkisinin de Hz. Ali (RA) ile savaşmış olması, birbirini desteklediği zannını besliyor, konu o merkezde değil. Nasıl söylenir, herkes Hz. Osman’ın (RA) katillerinin peşinde, cemel vakasının meydana gelmesi zaten izahsızdır. Herkesin derdi aynı ama birbiriyle savaşıyorlar, fitneyi, münafıkları aradan çekip alabilseniz, tüm bu olanlar zaten gerçekleşmeyecek. Çünkü izahı yok, ordular bir anda birbirine giriyor. Niye? Kimse bilmiyor.

Ama cemel vakası Şam’ın işine geliyor.

Tamam, isabet… Hz. Muaviye biat etmediği için zaten ayrı bir mevzii edinmiş durumda. İki ordunun savaşması stratejik olarak işine yarıyor, bu sebeple de karışmıyor, Hz. Ayşe validemizin tarafını da desteklemiyor Hz. Ali efendimizin tarafını da…

Kufe halkı Hz. Aliye destek oluyor. Küfe halkı Hz. Hüseyin’e destek olanlar da aynı güç müdür?

Hz. Ali (RA) halife seçilince, Kufe valisi biat etmekte tereddüt ediyor, bu istikamette rivayetler var. Şam ile Mısır biat etmeyince, onların dışında biat etmeyenlerde onlarla beraber hareket edecek demektir. Kufe valisi onlarla beraber hareket etmiyor ama iki taraftan birini seçmek durumunda kalacağı an geldiğinde öyle bir meylinin olması muhtemel. Mısır’da da Amr bin As var, ki kendisi Arab’ın, Hz. Halid Bin Velid (RA) gibi kumanda dehalarındandır.

Burada dikkatimi çeken bir nokta var; Halid Bin Velid ilk olarak Uhud savaşında Müslümanlara karşı bir zafer kazanıyor. Bu küçük bölgede tüm dünyaya adını duyuran bir kumanda dehasının ortaya çıkması nasıl izah edilebilir? Kumanda dehası nasıl ortaya çıkıyor, oysa Mekke’de küçük bir topluluk var, kabilelerden oluşuyor, nüfusu da o dönemde 9- 10 bin civarında, bu şartlarda yetişen bir dâhiden bahsediyoruz. Bu mümkün mü?

Güzel bir nokta… İslam öncesi Arap coğrafyasında büyük savaşlar yok, kabile çatışmalarından ibaret bir askeri nitelik mevcut. Küçük çaplı kavgalarda kumanda dehası çıkar mı değil mi? Sosyoloji bilimi bunu reddeder, her sahada büyük insanların ortaya çıkması veya yetişmesi için büyük kültür havzaları gerektiğini söyler. Sosyolojinin bu tespitinde haklı olduğu noktalar da var. Çünkü küçük insan havzalarının ufku, büyük insanların, büyük ufukların zuhuruna manidir. Bu meselenin Risalet ile ilgili bir yönü de var, o dönemde dünyada kadim medeniyet havzaları var, Bizans, Sasani, Mısır havzaları mevcut. Ama Risalet, en büyük şehri Mekke olan, onun da nüfusu on bin civarında bulunan bir havzada zuhur ediyor. Dolayısıyla Risalet marifetiyle insanlığa tebliğ edilen İslam, Arap cemiyet ve kültür yapısından doğamaz. Kur’an-ı Kerim’in vahiy olduğunu ispatlayan bir vakadır bu aynı zamanda.

Bu noktada dikkat çeken husus şu; küçük cemiyet ve kültür havzalarında büyük insanların yetişemeyeceği doğru ama büyük insan olma istidadına sahip çok sayıda şahsiyet mümkün. İnsan şartyaklaşım temelden yanlış. Her ferd ruhuyla müstakil bir varlık, ruhi hususiyetleriyle de büyük insan olmanın potansiyeline, istidatlarına sahip olma imkanı var. Peki içine doğduğu kültür havzasının ehemmiyeti nedir? Kültür iklimi, insanlardaki ruhi istidatların yani mizaç hususiyetlerinin zuhur şartlarını ve imkanlarını oluşturuyor. Bir kişi resim istidadına sahip olsa fakat içinde yaşadığı kültür evreninde resim diye bir şey olmasa, o istidat zuhur etmiyor, gelişmiyor, eserini vermiyor. Fakat şartlarına ve imkanlarına sahip olamamak, o şahsın resim istidadına sahip olmadığını göstermiyor, veciz ifadesiyle, zuhur etmemiş olması yokluğuna delalet etmiyor. Bir şeyin varolması başka, varlığının zuhur şartları başkadır.

Büyük savaşlar söz konusu değildir Arap yarım adasında, büyük savaşlar yoksa, büyük kumandanlarda yok demektir. Bin kişilik kabile ile bin kişilik başka bir kabilenin kavgasından bahsediyorsunuz, savaştan bile bahsetmiyorsunuz ki, kumandandan bahsedesiniz. Mesela düzenli ordu yok, ordu yok, dolayısıyla ordu anlayışı da yok. Ordu ve ordu anlayışı yoksa, kumandan da yok. Kabileler kavga edeceği zaman kumandanları kabile reisidir. Müstakil bir kumandanlık müessesi de yok. Zaten erkeklerin ayakta durabilen ve eli silah tutan herkesin belinde kılıcı var, herhangi bir durumda bir şekilde kavga ediyorlar. Kavga olan yerde kumanda dehası ortaya çıkmaz. Yüz kişiyi iyi idare etseniz, bin kişiye iyi kumanda etseniz ne olur…Tebarüz edemezsiniz. İlk defa Uhud savaşı ciddi ve büyük bir savaştır. Yakın dönem için Arap yarım adasının en büyük savaşlarından biridir. İki tarafın toplamı dört bin civarında bir asker oluşturuyor. 3 bin müşriklerden bin Müslümanlardan, böyle bir kuvvet Arap yarım adasının yakın tarihinde yoktur. Uhud ciddi ve büyük bir savaştır, bu cihetiyle Bedir’den de ayrılır. Zaten Bedir gazvesi diye anılıyor, çapını belirlemek için. Uhud’da savaş ortaya çıkmıştır. Büyük sayılan güçler karşı karşıya gelmiştir. O coğrafyanın büyük güçleri ortaya çıkmıştır, büyük güçler belki de ordu diyebileceğimiz bir güç ortaya çıkmış. Ordu teşkil edilince, kumandanlık vazifesi de ortaya çıkıyor. Üç bin kişilik müşrik ordusunu idare edebilmek için birliklere ayırmak ve başlarına kumandan tayin etmek gerekiyor. İşte orada Halid Bin Velid’in kumanda dehası kendine tezahür alanı ve imkanı bulabilmiştir. Gerçi Uhud’daki savaşta çokta küçük bir gücün başında, süvari birliğinin başındadır. Müşrik ordusunun çok ciddi kısmını teşkil etmez. Birkaç yüz kişilik süvari birliğinin başındadır. Fakat kumanda dehası tabiatında mevcut ya, zuhur şartlarını bulduğunda ortaya çıkıveriyor.

Oradaki açıklığı görebilme yeteneğine sahiptir.

Bakın orada müthiş bir incelik var. Kimse farkında değil, hadiseleri birbirinden müstakil okuma ve anlama alışkanlığı bir çok şeyi anlamamızı engelliyor. Dikkat edin, Halid Bin Velid’in orada gördüğü açık daha önce kim tarafından görülmüştü?

Biliyorsun aslında fakat hadiseleri terkip etme alışkanlığı olmadığından farketmek zorlaşıyor. Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz tarafından görülüyor ve oraya okçular yerleştiriliyor. Dikkat edin, efendimizin gördüğü açığı görmüş… Bu müthiş bir şey değil mi? Fahri Kainat efendimizin gördüğü ve okçularla kapattığı açığı görmüş, kapatılan koridorun tekrar açılmasını beklemiş. Nasıl beklemiş, ne zamana kadar beklemiş? İşin bir sırrı da orada… Kendi tarafı yenilmiş, panik halinde çekilmeye başlamış, hezimet ordunun her birimine kadar sirayet etmiş yine de harekete geçmemiş. Kendi birliğini hezimetin dışında tutmuş hem psikolojik olarak hem de askeri anlamda. Bu çok zor bir durumdur, hezimet başladığında tüm orduya sirayet eder, kaçış başladığında sükûnetini koruyan birlik kalmaz. İşte kumanda dehası…

Cemel vakasının Hz. Ali’ye o dönemin şartları göz önüne alındığında artıları, eksileri ne olmuştur?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir