HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-4-HİLAFET-3-

Sayın Haki Demir, sizinle biraz da Allah Resulüne halife olabilecek kişilerin özellikleri üzerinde duralım. Az önceki anlattığımız konulara nispetle Hz. Resulullah’a kimlerin halife olabileceğini düşünebiliriz? Ya da halife olabilecek kişilerin özelliklerinin neler olması gerektiği düşünülmelidir?

Aslın bu fikrî anlamda çok zor bir bahis fakat İslam hukuku konuyu mutlaka çerçevelemek durumundadır. Boş bırakmak, boşlukta bırakmak imkânına sahip değil, o anlamda İslam hukuku hilafetin şartlarını belirlemiştir ama ben ondan ziyade dört halifenin temsil ettiği manaları konuşmanın daha uygun olacağı, daha pratik olacağı kanaatindeyim. Bir defa şunu baştan tespit etmekte zaruret var. Allah Resulüne hilafet etmek, ona halife olmak, onu temsil etmek bihakkın kabil değildir. Öncelikle hem ümmetin bilmesinde fayda var hem de İslam devletinin başına geçecek adı Halife olsun ya da olmasın ümmeti temsil edecek ya da herhangi bir İslam devletinde Müslümanları temsil edecek insanların mutlaka bilmesi lazım, Allah Resulüne bihakkın hilafet mümkün değil. Burada bahsi edilecek olan, O’na ne kadar layık olunabilir ne kadar yaklaşılabilir. Bunun örnekleri de Dört Halife’de mevcuttur. İlmi usuller çerçevesinde Dört Halife’nin çok ince bir şekilde tetkik edilmesi lazım. Dört Halife’de hem hilafetin hem de İslam devletinin şekillenişini görmek mümkündür ki bu Hz Ebu Bekir ile başlar. Onda başlar bu şekilleniş. Dört Halife İslam devletinin ilk tecrübesini üretir. Yani ilk tecrübelerini üretmiştir. Zaten Dört Halife’den sonra hilafetin hakkıyla söz konusu olmadığında ulema müttefiktir. İsimlendirme malum, Hulefa-i Raşidin. Raşit halife, dört halifeden sonra mümkün olmamıştır. Fakat ümmetin haklarını koruyacak devlet başkanları olmuştur. Bunlara halife denmesi de mümkündür. Zira dört halife çapında insan olmayacağı için onların seviyesinde halifenin de olmayacağı malumdur. Lakin bu nokta hilafetin ikame edilemeyeceği manasında anlaşılmamalıdır, hilafetin kıymetinin bilinmesi şeklinde düşünülmelidir.

Hilafet, İslam’ın ahkâmını yerine getirmektir. Bir anlamda hilafet, İslam’ın hükümlerini uygulamaktır. Bu hukuki ve siyasi tarifidir. Aslında bu en kısa tariftir, İslam’ın ahkâmını tatbik etmek, onu yerine getirmek… Fakat hilafet bundan ibaret değildir. Bu en kısa tarifi olduğu için daraltılmış halidir. Biraz da mecburiyeti ifade eder çünkü sonunda bir devlet başkanı seçeceksiniz öyle ya da böyle, o makamı boş bırakacak haliniz yok. Oysa halife çok geniş anlamları ve özellikleri ihtiva eder. Bu anlamda Dört Halife tecrübesi İslam tarihi için devasa çaptadır ve mühimdir. Süre olarak uzun değildir (toplam olarak yaklaşık 30 yıl diye hatırlıyorum yanılmıyorsam) ama ürettiği tecrübe bakımından çok büyüktür. Bu yönüyle Dört Halife’nin dönemlerini çok ciddi bir şekilde incelemek gerekir. Mesela ürettiği tecrübelerden birisi çok şeyden, şeylerden bahsedebiliriz, bahsedeceğiz ama benim için can alıcı bir nokta şudur. Hz. Ömer camide şehit edilmiştir. Hz Ali camide şehit edilmiştir. Hz. Ömer camide birinci şehit edilen halifedir. Hadise nasıldır biliyorsunuzdur. Sarayları yoktur, koruma orduları yoktur, imtiyazları yoktur dört Halifenin. Camide namaz kılarken etrafını kurdeleyle kimse çevirmemiştir en azından. Bu kadar doğaldır Dört Halife. Ümmetin eşit fertlerinden birileridir. Yani o meşhur tabir var ya eşitler arasında birincidir. Fakat burada üretilen tecrübeye bakın. Özellikle Hz. Ali’nin şahadetindeki tecrübe çok enteresandır. Hz. Ömer birinci olduğu için böyle bir hadise daha önce yaşanmamıştır. Yani hilafet camide imamet halindedir. İmam olarak namaz kıldırıyordur. Arkasından birisi alçakça, haince hançerleyerek şehit ediyor. Bu olayın Hz. Ömer’den öncesi yok. Böyle bir tecrübeyi ümmet üretmemiş, görmemiş. Fakat Hz. Ali’de, öncesi var. Hz. Ömer’in şahadeti var. Buna rağmen Hz. Ali yine aynen devam ediyor. Bu insanın tüylerini diken diken eden bir şeydir. Böyle bir hadise yaşandıktan sonra, mesela hiç değilse birinci saf ya da imametin arkasındaki sekiz on kişi, tüm saf olmasa bile, en azından asker kişilikler olmasa bile itimat edilenler bulunabilirdi, silahlı bir şekilde kılıçları ile beraber saf tutabilirlerdi, böyle bir tedbir geliştirilebilirdi.

Hz. Ali’ye çok yakın arkadaş grubu da olabilirdi.

Böyle bir tedbir bile alınmış değil. Niye alınmış değil. Bakın buradaki sadakat çok ilginçtir. Allah Resulü’nden böyle görmüşler. Birinci halifeden Hz. Ebu Bekir’den böyle görmüşler. Bir imtiyaz talebi yok. Halife şimdi ki adıyla devlet başkanı olmasına rağmen bir imtiyaz talebi yok. Hz. Ömer’de bir imtiyaz talebi yok. Hz. Ömer o şekilde şehit edildikten sonra Hz. Osman’a bakıyorsunuz imtiyaz talebi yine yok. Bu acı tecrübeye rağmen yok. Hz. Ali’ye geliyorsunuz yine yok. Dört Halife canını vererek Allah Resulü’ne sadakatlerini gerçekleştirmişlerdir. Canlarını vererek imtiyazlardan imtina etmişlerdir. Dört Halife’yle ilgili ciddiyetsiz, lakayt konuşanların dilini kesin çünkü Dört Halife canını vererek Allah Resulü’ne sadakatini göstermişlerdir. Hem de bu tecrübeyi üretmelerine rağmen. Hz. Ömer’de bu tecrübeyi üretilmiş olmasına rağmen, yine Hz. Osman’da şehit edilmiştir. O, evinde şehit edilmiştir ama yine bir koruma ordusu yoktur. Bu şahsiyetler canları pahasına İslam’a ve Allah Resulü’ne sadakatlerini ortaya koymuşlardır. Mesela Hz. Ali’nin arkasında Hz. Hüseyin, Hz. Hasan ya da yakın biri yoktur. Böyle bir tedbir bile yok. Sadakate bakar mısın? Böyle “saf” sadakati herhangi bir yerde görebilir misin? Nasıl bir imandır böyle fakat ümmet ondan sonra o tecrübeyi üretmiş. Tedbirini almış. Almalıydı. Hz. Ali’ye tedbirini almalıydı diyemiyorsunuz. Sadakat o kadar şeffaflaşmış, o kadar billurlaşmış halde ki almalıydı diyemiyorsunuz. İnsanın gönlünden o da tedbir almalıydı diye geçiyor fakat o devasa sadakati görünce söylenecek bir söz kalmıyor.

Aslında bu şahsiyetle de alakalı bir hadise. Allah Resulü hicret için evden çıktığında, yatağına Hz. Ali’nin yatırılması, ya da Hz. Ali’nin o görevi üzerine alarak Allah Resulü’nün yatağına yatması, sadakatinn altın levhalarıdır. Çünkü o hadise kendisine ölüm getirebilirdi. Kılıcın altına yatmasıdır o. Darağacına çıkmak gibidir.

Sadakatin boyutu demek ki zirveye çıkmış.

Kuralsız, şartsız, tereddütsüz bir sadakat, yani insan aklen diyor ki tedbirini niye almıyorsun? Hz. Ömer’de anlıyoruz çünkü öncesi yok, o ilk ama Hz. Osman’da ya da Hz. Ali’de aklen niye almıyorsunuz? Fakat hayat bundan ibaret değil, sadakat o kadar şeffaf o kadar zirve noktada ki Allah Resulü’nden görmediğini yapmayacak kadar, hangi pahaya rağmen canı pahasına yapmayacak kadar sadık insanlardan bahsediyoruz.
Mesela Hz. Osman’da bu anlamda Mısır’dan gelen bir grup insanın evinin etrafını çevirmesi sonucunda şehit edilmiştir. Bakın bir tarafta Hz. Osman var diğer tarafta mısırdan gelen Allah Resulü’nü görmemiş bir insan gürühu var. Hz. Osman’ın sahabe olarak ortaya koymuş olduğu ta işin başından beri ortaya koymuş olduğu mücadeleyi, azmi, gayreti, gerektiğinde canlarını feda eden, şehit olmuş onlarca sahabeyi tanımayan, bilmeyen bir güruh geliyor ve Hz. Osman’ın evini istila ediyorlar. Ama buna rağmen bana sadık askerler gelsin de şunları başımdan def etsin demiyor.
Kendisi için ümmetin bir birine kılıç çekmesini istemeyecek kadar sadakat ki Hz. Ali’nin orada bir teklifi var, Hz. Osman’a, kendisini korumak için, onu bile kabul etmiyor. Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i kapısına muhafız olarak dikiyor. Halife koruma talep etmemesine rağmen. Hatta o çatışmada bunlardan biri yaralanıyor.

Diğer taraftan Hz. Ebu Bekir, Allah Resulü’nün irtihalinde, Hz. Ömer’in kılıcını çekip de “bana O’nun öldüğünü kimse söyleyemez söyleyenin kafasını uçururum” şeklinde celalli bir tavırla ortaya çıkarken O’nun geçmişten beri en yakın arkadaşı olan Hz. Ebu Bekir diyor ki “Durun O’na tapıyorsanız o vefat etti, Allah’a tapıyorsanız biliniz ki, O bakidir.” Yeryüzü durdukça kıyamete kadar aslında insanların bu ifadeyi böyle altın yaldızla mı derler, altın yaldızla yazıp, altın çerçeveyle çerçeveletip asmaları lazımdır. Sadakatin ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini, merciini yani sadakatin esasının hangi mercie bağlı olduğunu, hangi istikamete dönmesi, yönelmesi gerektiğini, muhtevasının nasıl doldurulması gerektiğini gösteren bir şey, Hz. Ebu Bekir’den önce sadakat kelimesi muhtemelen içi boş bir teneke gibidir. Hz. Ebu Bekir’dir, sadakat mefhumunun içini dolduran kıvamında, ölçüsünde, muvazenesinde gerçek, hakiki manasını doldurmuş birisidir. Oysa Hz. Ömer’in dediğini onun demesi gerekiyordu. Çok yakın bir arkadaşlık var. Mağara arkadaşlığı dedikleri Hz. Ebu Bekir’in makamını tespit için mağara arkadaşlığı deniyor. İki yaş fark var yanlış hatırlamıyorsam aralarında. Hz. Ebu Bekir iki yıl sonra vefat ediyor o bakımdan Allah Resulü ile aynı yaşta vefat ediyor. Bu yönüyle dillere destan bir şeydir gerçekten. Risaletten öncede dostturlar, yoldaştırlar, haldeştirler. Dolayısıyla Hz. Ebu Bekir’in şahsi bir sadakatinin olması gerekiyor. Şahsi bir dostluğu var çünkü. Dolayısıyla onun gözünün bir şey görmemesi gerekiyor. Allah Resulü’nün irtihalini duyduğunda cinnet geçirmesi gereken biri varsa o da Hz. Ebu Bekir olmalı en büyük sadakat onda en büyük muhabbet onda, en uzun dönem dostluk onda. Fakat Hz. Ebu Bekir’de sadakat o kadar ölçülü, o kadar kıvamlı, o kadar merkezini doğru oturtmuş ki… Allah Resulü’nün irtihali haberi Medine sokaklarına yayıldığında şuurlar patlamış, akıllar patlamış, iradeler dağılmış, ruhlar perişan olmuş. Hz. Ömer’in celalinden dolayı orta yerde nara atması münhasıran ona ait değil, herkes kendinden geçmiş halde. Herkes çıldırmış tüm sahabe ne yapacağını bilmez halde, Medine sokaklarında naralar bir birine giriyor. Sadece Hz. Ömer’den ibaret değil. Fakat Hz. Ömer celadetle mücehhez olduğundan onun ki hepsini bastırıyor bundan dolayı Hz. Ömer hafızalarda kalmıştır. Herkes onun gibi. Sükûnetini muhafaza eden sadece bir kişi var. Akıl bunu almıyor. Hz. Ebu Bekir’in tavrı, Hz. Ebu Bekir’in imanı, sadakati, ahlaki, kıvamı, seviyesi buradan anlaşılmalı, herkes çıldırmış vaziyette bir kişi sükûnet adası, öyle bir şahsiyet ki “benden sonra peygamber gelecek olsaydı o Ebu Bekir’di” sözüne muhatap olan biridir. Çıkıyor meydan yerine Hz. Ömer’in narasını bastıran bir hitapla, düşünebiliyor musunuz? Hz. Ömer’i kim bastırabilir. Kimin takati yeter, kimin gözü kesebilir. O karmaşayı, o çıldırmışlığı, sükûneti ile bastırıyor. Bağırarak bastırmıyor. Hz. Ebu Bekir’in bağırdığına şahit olan yoktur. Fakat sükûnet öyle müessir bir edadır ki, tavırdır ki onu gören sükunete eriyor, böyle engin bir sükunet “Ona tapan varsa aranızda, ona tapıyorduysanız biliniz ki o öldü Allah’a tapıyorsanız biliniz ki o ölmeyecek” Muhteşem bir söz, öyle bir anda söyleniyor. Tüm inananlar için kıyametin koptuğu an. Ancak öyle bir kıyamet olabilir. Sahabenin kıyametidir o. “Anam babam sana feda olsun” diyen bir tavırla yaklaşan sahabenin kıyamet anıdır o ve Hz. Ebu Bekir’in bu kıyameti bitirdiği an bu sözü söylediği andır.
Mekke sokaklarında gezerken müşriklerin gelip de senin arkadaşın ne dedi biliyor musun? Ya da ne anlattı biliyor musun? Hz. Ebu Bekir soruyor “ne anlattı?” O diyor bir gece Kudüs’ü gezip geldiğini söylüyor, alaycı bir vaziyette konuşuyorlar. Hz. Ebu Bekir soruyor “bunu kim anlattı?” Onlar diyorlar ki “senin arkadaşın anlattı”. “Bunu O anlattıysa doğrudur”. Müşriklerin beklediği cevap aslında böyle bir şey olamaz tarzında bir cevaptı. Sadakatin zirvesinde yaşayan bir kişi bunu söylüyor “Bunu o anlattıysa doğrudur.” O mu söyledi? Bunları o mu söyledi? O söyledi. O zaman el hak doğrudur. Bu anlaşılır gibi değil, o sadakat, o tavır nasıl bir şeydir? Müşriklerin bir şevkle, bir hızla Hz. Ebu Bekir’in yanına gelmelerinin altında haklı, makul görünen şeyler var. Normalde insanın böyle şey mi olur canım demesi gerekir. Çünkü o kadar anlaşılmaz gerçekleşmez bir şeymiş gibi geliyor ya adamların aklına fakat çok makul olan düşünceleri, tavırları Hz. Ebu Bekir’in sadakatine öyle bir çarpıyor ki gıkları çıkmıyor. Darmadağın oluyorlar, tuzla buz oluyorlar. Sadakatin öyle bir sirayet gücü var ki doğru merciini bulursa, sadakatte ki kudret hiçbir şeyde yok, sadakatin öteki adı imandır zaten, biz neden bahsediyoruz. İmanın sadakatinden bahsediyoruz. Doğru merci nedir. Doğru mercii silsiledir.

Diğer adı sevgidir diyelim. Aşktır, sevgidir.

İnsanın gözünü kör edecek kadar, duygularını yok edecek kadar. Ölümüne bir bağlılık… Hz. Ebu Bekir, idrak seviyesi en keskin olan sahabeden biridir. Daha doğrusu en keskin idrak sahibi olandır.

En büyük idrak kişinin kendi aczini idraktir.

Evet, aczi idraktir. Bu sözde Hz. Ebu Bekir’e aittir. İdrak faaliyetinin ufkudur o. Müntehasıdır en sonda varacağı yer orasıdır idrakin. Madem idrak bahsi açıldı Hz. Ebu Bekir’in hilafeti döneminden bir misal vereyim. Sahabe Hz. Ömer’i şikayet ediyor. Hz. Ömer’in celadetinden şikayet ediyor, sahabe. Hz. Ebu Bekir’in verdiği cevap şu “Ömer’e dokunmayın, karışmayın, o benim merhametimi dengeliyor”. O kadar merhamet o kadar rikkat sahibi biridir ki Hz. Ebu Bekir, Necip Fazılın da sevdiği bir duası vardır. “Allah’ım vücudumu o kadar büyüt ki ahirette cehennemini tamamen kaplasın, başka kullarına yer kalmasın” böyle bir merhamet sahibidir. Bu kadar merhamet hilafet için fazladır. İnsanlığın Risalet ve nübüvvetten sonraki birincisidir Hz. Ebu Bekir. Böyle biliriz. Fakat bu birincilik hilafet için bazı şeylerin eksik olmasına mani olmuyor. Aferdersiniz, eksiklik değil Hz. Ebubekir’de olan, fazlalık… O merhamet insanlık sıralamasında birinci yapıyor fakat aynı zamanda o merhamet hilafet için fazla geliyor. İdrakin büyüklüğü, derinliği şurada ki, bunu biliyor, hilafet kendi merhametini gerektirir. Hz. Ömer’in celadetini gerektirir. Merhametsiz bir idare olmaz. Fakat kendisindeki merhametin de hilafet için fazla olduğunu biliyor. Bunun da Hz. Ömer’in celadetiyle dengelendiğini biliyor. Çünkü neticede diktatör değil ki beraber yönetiyorlar. İstişare ediyorlar, birlikte alıyorlar kararları. Hz. Ömer’in celadetiyle Hz. Ebu Bekir’in merhameti birleşince muvazene meydana geliyor. Bunu kendisinin fark etmesi, “ben halifeyim” dememesi, kendini aşan bir idraktir. “Ömer’e dokunmayın o benim merhametimi dengeliyor”, levhalaşacak sözlerden biriside budur.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir