HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-40-HZ. ALİ (RA)-18-

Sıffin savaşında Muaviye ile Hz. Ali taraftarları karşı karşıya geldiklerinde ahiret-dünya dengesi ne durumda, yani hangi taraf dünyayı hangi taraf ahireti hayatın ağırlık merkezi olarak görüyor?

Zor bir soru bu tabii. Ben toptancı anlayıştan korkmuşumdur her zaman. Şam kuvvetlerinin içinde herkesin dünyacı olduğunu söylemek ne mümkün… Öncelikle bir hadiseye işaret etmek gerekiyor, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihalinden sonra geçen her an, Risalet’in nefesinin uzaklaştığı görülüyor. Bunu en bariz şekilde teşhis edeceğimiz nokta, sahabe sayısının sürekli azalmasıdır. Risalet nefesi, tarihin en güzide cemiyet kadrosu olan sahabeye sirayet etmişti, sahabe sayısı azaldıkça o nefes de azalmaya yüz tutmuştur.

Hz. Ali (RA) dönemine geldiğinde o nefesi temsil eden Hz. Ali’dir değil mi? Çünkü Hz. Ali (RA) “Ehl-i Beyt”in babasıdır.

Şüphesiz… Fakat burada bir hususa dikkat çekmek istiyoruz, yeri geldiği için temas etmek mecburiyetindeyim. Hz. Ali (RA) Efendimizin kıymeti sadece Ehl-i Beytin babası olmaktan kaynaklanmaz, bu noktada belli belirsiz bir anlayış kayması var. Hz. Ali (RA) Ehl-i Beytten olmasaydı, sahip olduğu mizaç hususiyetleri, ahlaki kıvamı, anlayış derinliği ve nihayet şahsiyet terkibi cihetinden zaten harikulade bir insandır. Bir insanın kıymetini sadece bir hususiyetine tahmil etmek, özellikle de başka kıymetli hususiyetleri de varken bunu yapmak, o insanı tahkir etmektir. Mesela bir insan iyi bir cerrahtır fakat aynı zamanda yüksek bir takva sahibidir, sadece özelliklerinden birini dikkate almak o insanı tahkir etmektir. Muhakkak Hz. Ali’nin (RA) Ehl-i Beytin babası olması ayrıca ve hususi bir kıymet arzeder, öyle ki bu kıymet kesbi de değildir, bu cihetle çalışmakla da kazanılmaz. Meseleye bu cihetten bakıldığında Ehl-i Beytin babası olmasının misilsiz bir kıymeti olduğu doğru ama bu durum diğer hususiyetlerini görmezden gelmeyi meşrulaştırmaz.

Yani Hz. Ali (RA) hem şahsiyeti itibariyle hem de Ehl-i Beytin babası olması itibariyle o dönemde ahireti temsil etmektedir.

Eyvallah… O dönemde, ümmetin hayatında ahiret ile dünyanın ilk defa dengeye ulaştığına şahit oluyoruz. Daha önceki dönemlerde hayatın “ağırlık merkezi” ahirettir. O dönemden başlayarak hayatın ağırlık merkezinin dünyaya doğru taşınmaya başladığını söylemek mümkün. Bu teşhisi yapma cesaretini nereden bulduğumu söyleyeyim, Hz. Muaviye’nin bir sözünden mülhemdir. Şu mealde bir sözü nakledilir Hz. Muaviye’nin; “Ebubekir dünyaya meyletmedi dünya da ona meyletmedi, dünya Ömer’e meyletti fakat Ömer dünyaya meyletmedi, dünya Osman’a meyletti Osman ile dünyaya hafiften bulaştı, biz ise dünyaya garkolduk”.

Dikkat çekici bir tespit, buradan hareketle Muaviye hakkında neler söyleyebiliriz?

Bir şey söylememiz gerekmiyor ki, kendisi teşhisi yapmış zaten, bizim edepsizlik yapmamıza ne gerek var. O sözün üzerinde tepinmenin ne lüzumu var?

Ahiret-dünya dengesine tekrar dönelim.

O dönem, sahabe-i kiramın da eksilmesiyle paralel olarak ahiret-dünya dengesi ahiret aleyhine bozulmaya başlamıştır. Saf ahiret temsilcisi tabii ki Hz. Ali (RA) Efendimizdir. Hz. Ali’nin oradaki mücadelesi, orduların mücadelesi değil, kılıç şakırtıları arasında işin özü kaçırılıyor. Hz. Ali’nin (RA) beş yıllık hilafet dönemindeki mücadele, hilafet kavgası değil, iktidar ve dünya kavgası değil, Hz. Ali’nin (RA) şahsında temerküz eden “mananın” yani ahiretin kavgasıdır. Şia’nın hoyrat bir şekilde “hilafet kavgası” yapmasına bakmayın, Hz. Ali (RA) Efendimiz hilafet kavgası yapacak kadar hafifmeşrep biri değil. Gözünün önünden, elinin altından kayıp giden bir “mana” var, maddenin manaya galebe çalmak üzere olduğu o döneme karşı canhıraş bir mücadele yürütüyor. Çok asil bir mücadeledir. Zaten son mücadeledir. Kerbela’da bunu çok net olarak görüyoruz, Kerbela’da artık dünya çok ağır basmaktadır. Dünya hâkim olmuştur. Kerbela’daki o manzaraları bir hayal edin, en büyük düşmanınız olsa karşınızdaki, su da mı vermezsiniz, bebeklere demi vermezsiniz. Ne hale geldiğini tasavvur edebiliyor musunuz?

Yani mesele hilafet değildi.

Ona çok kızıyorum, meselenin sadece hilafet merkezinde konuşulması delirtiyor beni. Hilafet bir tarafıyla “makam” demektir, Hz. Ali (RA) Efendimizin hilafet için mücadele ettiğini, hatta Şia’nın o meşum iddiaları var ya, ilk halifelik Hz. Ali (RA) Efendimizin hakkıydı, gaspedildi türünden yaklaşımları, buna karşı Hz. Ali (RA) Efendimizin, söylemeye dilim varmıyor bazı şeyler yaptığını iddia ediyorlar ya, Hz. Ali (RA) hakkındaki tasavvurlarının ne kadar hafifmeşrep olduğunu gösteriyor.

Önceki dönemler bir tarafa, Hz. Ali’nin halifeliği döneminde hilafet meselesi yok mu?

Var tabii ki, ümmetin halifeye ihtiyacı var, dağınıklık sözkonusu bile olamaz. Üzerinde durmak istediğim husus şu; meseleyi sadece hilafet merkezinde görmek, iktidar kavgası halinde anlamaktır. Böyle bir anlayış ve yaklaşım tam bir facia… Hilafet meselesinde yoğunlaşan akıl, esas kıymeti gözden kaçıyor, hilafet de zaten esas meseleyi halletmenin vasıtalarından birisidir. Esas mesele nedir? Ahiret-dünya dengesi… Bu mesele Hz. Ali (RA) ile Hz. Muaviye (RA) arasındaki bir mesele de değil sadece, Risalet’in irtihalinden sonra yavaş yavaş başlayan ahiret-dünya dengesinin dünya lehine dönmesine ramak kaldığı bir dönemden bahsediyoruz, bunu söylerken tüm ümmetin durumuna dair bir tespittir bu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir