HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-41-HZ. ALİ(RA)-19-

Ahiret-dünya dengesindeki aleyhe bozulma süreci bir mecburiyet miydi yoksa o dönemde yaşayan insanlarla ilgili bir süreç miydi? Başka bir ifadeyle; Muaviye Ebu Süfyan’ın oğludur. Ebu Süfyan Mekke’nin ulularından, Mekke fethedilene kadar müslüman olmamış, artık herkesin müslüman olduğu bir dönemde Müslüman olmuştu. Herkesin Müslüman olduğu bir ortamda, Ebu Süfyan’ın zoraki Müslüman olmasının etkileri oğlu Muaviye’de görülebilir mi?

Zor bir köprüden geçmeye çalışıyoruz, ince, dar ya da mayınlı tarlada işte yürümeye çalışıyoruz. Birkaç tespiti yapalım önce… Mekke’nin uluları çok küçük bir yapının eşrafıdır. Ne kadar ulu olursa olsun Mekke’den ibaret yani on bin nüfuslu bir şehrin uluları. Ama Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali zamanına geldiğimizde öyle bir coğrafyadan bahsediyoruz ki, bir ucu Yemen’de diğer ucu Türkistan’da, bir ucu Hindistan’da diğer ucu Fas’ta. Ürdün’de kral olacağınıza Osmanlı zamanında Mısır valisi olmayı tercih etmez misiniz? Daha büyük bir şan, şöhret, iktidar değil midir? O mana da Hz. Ali dönemine gelindiğinde Mekke’de o küçük yapının ululuğun özlemini çektiğini söylemek nasıl mümkün olabilir. Mekke’nin dışını bilmeyen Araplar, siyaset, hakimiyet, yönetim bakımından bilinen dünyanın yarısına sahip olmuşlardır. Bu ihtişam, Risalet’ten önce Arapların hayallerinde bile yoktur. Bahsini ettiğiniz türden bir şeyi hayal etmeleri mümkün mü? Hayat ve anlayış temelden değişmiştir, daha önceki zamanların Mekke’sini özler mi? Bu düşünceler çok net tarihi belgelere dayanmalıdır, aksi takdirde dillendirilmesi doğru değil. Bahsini ettiğiniz hadise ise belgeye dayandırılabilecek bir vaka değil zira ruhi süreçlere dair bir şeyden bahsediyorsunuz. Bu türden mantık silsilesi kurulmaya başlandığında yanlış noktalara gitmesi engellenemez.

Nerelere kadar gidebilir?

Hukukta “Suç ve cezada şahsilik şiarı” vardır, İslam, tarihte bu şiarı ilk defa ikame eden bir hukuk nizamı ve anlayışı kurmuştur. Babanın suçundan dolayı oğlunu, oğlunun suçundan dolayı babasını cezalandıramazsınız veya bir kardeşin suçundan dolayı diğer kardeşi cezalandıramazsınız. Bu tür mantık örgüleri anlayış ve hukuk haline getirilirse İslam hukuku imha edilir. Şia’nın temel yanlışlarından biri de budur, toptancıdır, mezheplerin zuhurundan önce gerçekleşmiş bir hadisenin sorumluluğunu hala Ehl-i Sünnete fatura etmektedir. Ehl-i Sünnet camiasını Yezid taraftarı olmak gibi ağır itham ve iftiraya tabii tutuyor. Bu gün için meseleye bakıldığında bir buçuk milyar Müslümana karşı böyle ahlaksızca, hayasızca, namertçe iftiralar da bulunuyor. Çok net söyleyeyim, bana Yezid taraftarı diyen birisi, bana en ağır küfürleri etmiş demektir, tüm tarihi gerçeklere rağmen bu iftirayı yaptığı için de onunla hiçbir müşterek tarafım kalmaz. Böyle bir iftirayı yapan varlık, gözüme “insan” olarak bile görülmüyor. Benimle konuşmaya bu iftira ile başlayan biriyle, insani münasebet kurmam mümkün değil, ancak ona, hayvana davrandığım gibi davranma, tahammül etme imkanım var.

Bu durumda problemleri nasıl çözebiliriz?

Hangi problemin çözümünden bahsediyorsun, adam karşına geçmiş anana küfrediyor, bana “Yezid taraftarısın” demek, anama küfretmekten daha ağırdır. Neyi çözüyorsun, nasıl çözüyorsun? Şaka mı bu? Böyle bir iftirayı dillendirdiği andan itibaren ona tahammül etmemin tek yolu, onu hayvan olarak görmemdir, yani irade ve mesuliyet sahibi olmayan bir varlık olarak görmeliyim ki tahammül edebileyim. Problem dediğiniz hadise ihtilaflardan doğar, burada bahsini ettiğimiz şey ihtilaf değil iftira… Hem de öyle bir iftira ki, tahammül eden insanın şahsiyetinden, aklından, ahlakından, hassasiyetinden şüphe ederim. Şia, kendini insan sınıfına yükseltmek için iftiradan vazgeçmelidir. Bu problem Şia’nın öncelikle “insanlık” problemidir ve bizzat kendi problemidir, dolayısıyla kendi kendine çözmeli, bizim karşımıza da “insan” cinsinden bir varlık olarak çıkmalıdır.

Bu iftirada bulunmayanlar için söylemiyorsunuz bunları tabii, değil mi?

Tabii ki… Toptancı değerlendirmelerin yanlış olduğunu söyleyen biri olarak toptancı değerlendirmelere girmek istemem. Bize “Yezid taraftarı” diyenlere söylüyorum, ifadem gayet net, diğerleri bu sözün muhatabı değil. Meseleyi bu şekilde ortaya koyan yani konuya bu iftira ile başlayan Şia mensupları için söylüyorum, onlarla bizim bir ihtilafımız yok, çünkü onlarla aynı fikri havzada yaşamıyoruz, ihtilaf aynı tefekkür havzasındaki insanlar arasında olur. Şia, kendi problemlerini çözüp karşımıza öyle gelmelidir, adamın iftiralarını dinleyerek, iftiralarına tahammül ederek problem çözemem, çözemeyiz. Şu manzarayı düşünün bir an; adam geliyor, bana “Sen Yezid taraftarısın” diyor, ben de hiçbir şey olmamış gibi Yezid taraftarı olmadığımı ispat etmeye uğraşıyorum. Böyle bir manzara tahammülün fersahlarca ötesinde… Ortada öyle bir iftira varken ihtilaf yoktur, o iftiraya tahammül ettiğim andan itibaren de ihtilaf kalmamıştır, çünkü iftira eden “hayvan” ile ben de hayvanlaşmış halde koklaşıp dururuz. Hayvanlar arasında ihtilaf olmaz çünkü ihtilaf “akıl” ile ilgilidir.

Ama bu ihtilafın bir çözümü olmalı…

Hadiseyi ihtilaf olarak tarif ettiğinde bir çözümden bahsetmek zarureti açık, ne var ki hadise ihtilaf değil iftira… Buna rağmen ihtilaf olduğunu kabul edelim ve çözümünü arayalım. Yaygın yanlışlardan biride bu noktada ortaya çıkıyor. İki taraf arasında bir ihtilaftan bahsetmiyoruz, her iki tarafında biraz haklı, biraz haksız olduğu bir ihtilaf değil bu. Sadece Şia’nın iftiralarına dayalı bir ihtilaftır. İki taraftan biri mutlak haksız, biri de mutlak haklı olduğunda, iki tarafın iddialarını toplayıp ikiye bölerek ihtilaf giderilemez. Adalet, hakkın, sahibine teslimidir. İhtilafın çözümü ise adalettir, adalet marifetiyledir, adaletsiz bir çözüm, meseleyi halletmiş olur mu? Bu türden yaklaşımlar görüyorum piyasada, toplayıp ikiye bölmek gibi… Böyle saçmalık olmaz. Problemin kaynağı yüzde yüz olmak üzere Şia’dır, çözümü de ona aittir. Bu işin orta yolu yok.

Orta yol aramaksızın, ikiye bölmeksizin bir yol bulmak zarureti olmalı, çünkü milyonlarla ifade edilen bir bölünmüşlük var.

Bak şimdi, ümmet “ruhi bağını” Hz. Ali (RA) ile kurmuştur, Ali, Hasan, Hüseyin ismi ümmetin içinde ve her tarafta milyonlarca var fakat bırakın Yezid ismini Muaviye ismi bile yok. Ehl-i Sünnetin anlayış mimarisindeki ihtişamı görüyor musunuz? Ümmet sessiz sedasız ruhi tercihini yapmış öyleyse Şia’ya ne oluyor? Ama adamlar bir defa zıvanadan çıktıkları için yerlerinde duramıyorlar, problem çıkarmak adamların akıl bünyelerinde var, anlayışlarında var. Sürekli küfür ve iftiradan başka bildikleri bir şey yok. Ehl-i Sünnet havzasında yaşayan en cahil müslüman bile Yezid taraftarı değildir, kamuoyu araştırması yapın neticeyi görün, ben böyle bir şeye rastlamadım. Ama Şia havzasında yaşayan herkes Ehl-i Sünnet düşmanıdır. Türkiye’dekilere de ayrıca kızıyorum, İran’da yaşayan cahil halk, Şia havzasında yaşadığı için Ehl-i Sünnetin Yezid taraftarı olduğunu zannediyor çünkü Şia’nın ahmak alimleri bile böyle inanıyor ve böyle propaganda yapıyor, peki Türkiye’dekilere ne oluyor? Ehl-i Sünnet havzasında yaşayan bir insan, Ehl-i Sünnetin Yezid taraftarı olmadığını bilir, buna rağmen iftiraya devam etmesi, tahammülün çok çok ilerisindedir.

Bir yol…

Azizim seni anlıyorum, çözülmeli bu problem, tamam. Lakin kimle çözeceksin, Ehl-i Sünnetin en cahili bile Yezid taraftarı olmayacak kadar arif ama Şia’nın alimleri bile Ehl-i Sünnete Yezid taraftarı olduğu iftirasını atacak kadar hain. Durum tam olarak bu, bir yol göster oradan gidelim. Var mı bir yolu?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir