HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-42-HZ. ALİ(RA)-20-

Biz en iyisi konumuza dönelim. Dünya-ahiret dengesinin bozulması kaçınılmaz bir süreç miydi?

İsabet olur çünkü Şia, dahil olduğu her konuyu zehirliyor. Bir meseleyi doğru dürüst konuşamıyoruz. Evet, o süreç kaçınılmazdı zira Risalet nefesini daim kılmak insan kudretinin üzerindedir, onun için bizzat Risalet gerekir. Sahabe-i Kiram, o nefesin bizzat muhataplarıydı, canlı muhatapları… Bu sebeple cemiyette sahabe çoğunlukta olduğu sürece o nefes hayata hakim olmuştur lakin ikinci nesilden itibaren tabii olarak zayıflamaya başlamıştır.

Hz. Ali (RA) döneminde bu açıkça görülüyor, Hz. Muaviye’nin kumandasındaki ordu da kumanda dehaları da var üstelik, Amr Bin As gibi… Karşılaşan iki ordu da deha sahibi kumandanlar tarafından idare ediliyor, bu sebeple büyük bir savaş oluyor, her iki taraftan da büyük kayıplar veriliyor.

İki ordu karşı karşıya geliyor ama savaşmak için değil, başka bir ifadeyle karşılıklı saf tutulduğunda taraflar arasında elçiler gidip geliyor, müzakereler yapılıyor, savaş ilk düşünülen hadise değil. Savaşma iştiyakından daha fazla savaşmamak üzerine çabalar mevcut. Müzakereler neticesinde iki orduda geri çekilme kararı alıyor, savaş sözkonusu değil. İki ordu akşam karargahlarına çekiliyor, sabahleyin de sahayı terkedecek. Cemel vakasında olduğu gibi her iki orduya da sızmış münafık güruh, savaş ihtimalinin ortadan kalktığını görünce, gece iki taraftan da karşı tarafa ok atıyorlar. Abdullah İbni Sebe adıyla meşhur Yahudi münafık ve onun organizasyonu altındaki münafık şebekesi, iki taraftan bir birine ok yağdırıyor. Gece her iki taraf da ne olduğunu anlamadan bir birine giriyor. Savaşın başlaması bu kadar hazindir. Gece başlayan savaş gündüzde devam ediyor, her iki taraf da karşı tarafın saldırdığını zannederek birbirinin üzerine yürüyor. Kimin kime kılıç salladığı da belli değil. Tabiİ artık savaş başlıyor, nasıl başladığının önemi kalmıyor, çekilmenin de imkânı kalmıyor. Birbirine girdiğinde orduları geri çekemezsiniz. Cepheye sırtını dönemezsin, ayakta kalma şansı cepheye göğsünü döndüğünde vardır. Bir birine mesafe varken geriye çekebilirsin orduyu, birbirine girdiğinde değil. Hz. Ali’nin (RA) kuvvetleri netice alma aşamasına geliyor, zaferi kazanacaklar öyle bir noktaya ulaşıyor.

O aşama değil mi Mushafların mızrak uçlarına takılıp, “Sizi Mushaf’a davet ediyoruz” denilen yer? Yani tam savaşın neticesi alınacak, mağlup olunacağı anlaşılmış, o noktada bir manevra yapıyorlar.

Evet… Tam o safha… O safhada Hz. Ali’nin (RA) bir tavrı var. Keskin idraki, hayatının her yerinde görürsünüz, fakat burada, yani savaşın ortasında düşünmek ve sıhhatli karar vermek çok zordur. Ne var ki bahsini ettiğimiz şahsiyet Hz. Ali’dir (RA), o kaotik ortamda bile dehasının yıldırım gibi parladığını görürsünüz.

Ne yapıyor orada?

“Vurun” şeklinde bir emri var Hz. Ali’nin, “bırakmayın, durmayın, vurun”. Ondan önce savaşmamak için elinden gelen gelmeyen ne varsa yapan Hz. Ali (RA), bu emri veriyor. Önlemek için, iki ordunun bir birine girmeden ayrılıp gitmesi için elinden geleni yapan birisi. Hakem teklifini kabul eden birisi… Öyle bir anda “vurun” diyor. Anlamakta zorlanmıyor musunuz bunu? Karşıda Kur’an-ı Kerim var, karşı taraf Kur’an-ı Kerime çağırıyor ama Hz. Ali (RA) “vurun” diye emir veriyor, anlamakta zorlanmıyor musunuz bu tavrı?

Gerçekten zor bir durum, nasıl anlamalıyız o tavrı?

Fitnenin çıkmaması için elinizden geleni yapmalısınız fakat her şeye rağmen fitne çıktığında yapacağınız tek iş imha etmektir. Fitne başka bir şey benzemez. İki ordunun savaşmaması için elinden geleni yapan Hz. Ali (RA), savaş başladığında artık fitnenin çıktığını, fitneyi ise kesip atmak gerektiğini biliyor. O hengame içinde verdiği karar ne müthiştir. Nereden anlıyoruz bunu? Bu günden geriye doğru bakınca anlıyoruz, oradan başlayan hadiseler silsilesi büyük ihtilaflar halinde büyüyerek gelmiştir.

Hz. Ali’nin o aşamadaki kararı, kılıca kadar gelen işi, kılıçla çözmek… Onun bir siyasi manevra olduğunu düşünüyor ve “vurun” emrini veriyor. Ordu bu emre itaat ediyor mu?

İki İslam ordusu savaşıyor sonuçta. “Vurun” emrine asker itaat etmiyor. Mızrakların ucunda Mushaf gören her asker duruyor, çivilenmiş gibi yerine çakılıyor. Karşılarında, mızrakların ucunda Kur’an-ı Kerim var ve ona çağıran bir ordu ve asker var. Dehşet bir an… O manzara karşısında ürpermeyen insanın hassasiyeti sıfırlanmıştır. Ucuzluk yapılan meselelerden biri de o hadisedir. Bu günden geriye doğru bakıp konuşmayın, hadiseyi cereyan ederken değerlendirin, kendinizi o ordunun bir askeri olarak hayal edin. Kur’an-ı Kerim’in üzerine yürüyeceksiniz, iman ettiğiniz kitabın üzerine yürüyeceksiniz. Olacak iş midir? Manzarayı ağırlaştıran sebep bir tane değil, önünüzde Kur’an-ı Kerim var, arkanızda halife Hz. Ali (RA) var. Askerin konumuna bakar mısınız?

Mushafların mızrakların ucuna takılması bir “taktik manevra” olması durumu hafifletmez mi?

Bunu ne zaman anlıyorsun sen azizim. Şu kadar yüzyıl sonra, sakin sakin düşününce… Yahu ilk defa yaşanan bir hadise, hayal edin birkaç saniye… İnsan dehşete düşüyor. Ve evet, o kaotik ortamda meseleyi anlayan sadece Hz. Ali (RA)… Fakat askerin emri dinlememesi, yerinde çakılmış gibi kalması anlaşılmayacak bir şey değil. İnsanların haklarını teslim etmek gerekiyor. Hoyratça konuşmamak lazım, ben öyle bir imtihanla muhatap olmak istemem.

Hz. Ali’nin o tutumuna, idrak sahibi olmayan birisi, “Hz. Ali ne yapıyor, Kur’an’a saldırıyor” anlamı çıkarır.

Kaba bir bakış öyle görür, keskin ve derin idrak sahibi olmayanlar yalpalıyorlar zaten. Bu sebeple zaten anlamayanların karışmaması gerekiyor. Fakat insanlar anlamadıklarını da anlamıyorlar.

Zaten asker savaşmıyor, emri dinlemiyor. Sahabeler de var tabi işin içinde. Askerin dinlemediği emir, Halife’nin emri hem de Halife Hz. Ali’nin (RA) emri. Pekala halifenin her emrine itaat şart mıdır? Hayır… Meşru emrine itaat şarttır. Hz. Ebubekir (RA), Hz. Ömer (RA) halife seçildiklerinde, “ben yoldan çıkarsam ne yaparsınız?” sorusunu soruyor, sahabe-i kiram kılıçlarına sarılıp, “seni kılıçlarımızla düzeltiriz” diye cevap veriyor. Bu hadiseyi Hz. Ebubekir (RA), Hz. Ömer (RA), Hz. Osman (RA) için normal kabul edeceğiz ama Hz. Ali (RA) için anormal kabul edeceğiz, böyle şey olur mu? Müslümanlarda başından beri o kültür var, ordu, karşısında Mushaf’ı görünce emrin meşru olduğundan tereddüt ediyor. Daha önce böyle bir tecrübe yaşanmamış, ne yapılmalı, nasıl yapılmalı sorularının cevabını bilen kimse yok.

Sadece Hz. Ali’nin (RA) keskin dehası kavrıyor hadiseyi…

Eyvallah… Fakat asker emrin meşru olup olmadığından emin değil. Emre itaat etmiyor ama bu tavrı, “itaatsizlik” değil, emrin meşruiyetinden tereddüt ediyor. Herkesin Hz. Ali (RA) çapından idrak sahibi olması beklenmez. Emrin meşru olup olmadığından tereddüt eden insanın hali, isyan değil, hassasiyet ile açıklanabilir ancak. Bu sebeple emre itaat etmeyen askere söylenecek bir şey yok, herhangi bir itham ve hakaretten müstağnidirler.

Hz. Ali (RA) ki, öldüreceği müşrikin yüzüne tükürmesi ile geri duran birisidir. Belki nefsimden dolayı öldürmüş olurum” diye düşünecek kadar hassasiyet sahibi birisidir. Buna rağmen Hz. Ali (RA) mızrakların ucuna takılan Mushaf’ı gördüğünde “vurun” diyor.

Feraset mi arıyorsunuz, işte size muhteşem bir misali. Basiret mi arıyorsunuz, muadilini zor bulursunuz. O savaşta verdiği o emir tatbik edilseydi belki de bu gün yaşadığımız birçok problem gün yüzü görmeyecek, ortaya bile çıkamayacaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir