HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-44-HZ. HÜSEYİN (RA)-2-

Hz. Hasan’ın şahadetinden sonra Hz. Hüseyin Muaviye’ye tabi oluyor mu?

Sorunun kaburgası doğru değil, zaten olmuş halde, Hz. Hasan’ın (RA) hilafeti devretmesine itaat ettiği için. Hz. Hasan’ın (RA) vefat etmesi, taahhüdünü ortadan kaldırır mı? Yezid meselesi ile karıştırmayın bu konuyu…

Hz. Muaviye hayattayken Hz. Hüseyin’in (RA) ona karşı bir kıyamı yoktur. Meselenin çığırından çıktığı nokta Hz. Muaviye’nin vefatı, Yezid’in saltanatı ihdas etmesidir.

Yezid bu anlamda babasından bir yetki devralıyor mu?

Yetki alıp almadığının bir önemi yok. Yeri geldi temas edelim, diyelim ki Hz. Muaviye Yezid’i kendi yerine tayin etmiş olsun. Bu ihtimalde bile önemi yok. Neden? Çünkü böyle bir yetkisi yok. Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer’i tayin etmesi doğrudan tayindir. Hz. Ebu Bekir’in tayini ile babanın oğlu tayini konusu aynı değildir. Geriye doğru dönüp bakınca halifenin seçilme usulleri içinde selefin halefini seçmesi vakidir. Hz. Ömer, selefi tarafından tayin edilmiştir lakin biat (yani ümmetin seçim süreci) yine işlemiştir. Hz. Ebubekir’in (RA) Hz. Ömer’i (RA) tayin etmiş olmasından hareketle kimse “böyle bir usul var” diyerek, babadan oğula geçen sistemi yani saltanatı uygulayamaz.

Tam bu noktada hatırlayalım, Hz. Ali (RA) Efendimiz, Hz. Hasan (RA) Efendimizi tayin etmemiştir.

Eyvallah… Hz. Ali (RA), Hz. Hasan’ı (RA) tayin etmemiştir. Hz. Hasan (RA) hilafete layık. Ama Hz. Ali (RA) biliyor, akıl ve hikmet cevheri, Hz. Ebubekir’in (RA) Hz. Ömer’i (RA) tayin etmesi ile babanın oğlu tayin etmesinin aynı olmadığını biliyor. Bir tarafta Hz. Ali bir tarafta Hz. Hasan varken bile böyle bir şeyin onunla aynı olmadığını biliyor. Oradaki sözü manidardır Hz. Ali (RA) Efendimizin. Hani soruyorlar ya “Hz. Hasan’ı tayin ediyor musun?”. Bu soruya verdiği cevap harikuladedir ve “ölçü” koyan kıymettedir. “Ne emrederim, ne men ederim, onun da herkes gibi seçilmesi mümkündür”. Manaya bakın; emretmem, ümmet halifesini seçsin, nehyetmem, Hz. Hasan da halife olabilir. Halifenin oğlu halife olabilir ama usule uygun olmalıdır.

Peki, burada şunu diyebilecek miyiz? Şöyle bir soruyla karşılaştık farz edelim. Yezid eğer halife makamına uygun düşecek birisi olsaydı. O zaman tavrımız ne olacaktı. Babadan oğul hadisesini orada göz ardımı edecektik.

Soru biraz eksik, şu tarafını da eklememiz lazım, “ümmet seçerse kabul edecek miydik?”. Evet, tabii ki kabul edecektik. Bunu nazari çerçevede söylüyorum, ne var ki hadiselerin içinden baktığınızda, Hz. Hüseyin (RA) varken, Yezid, hilafete ondan daha fazla layık olamaz ki. Nazari doğruyu, hadiselerin gerçekliğine kurban etmeyelim. Sorunuzun cevabı tabii ki, “evet”. Fakat o dönem için Hz. Hüseyin (RA) ile birlikte düşündüğünüzde yanlış olan benim cevabım değil, sizin sorunuz olur.

Diğer taraftan, Hz. Hasan’ın (RA) önceki halifenin yani Hz. Ali’nin (RA) oğlu olmasına niye itiraz etmiyoruz? Çünkü Hz. Hasan (RA) liyakat ve ehliyet sabidir, aynı zamanda usulüne uygun seçilmiştir. Hz. Ali (RA) dördüncü halife, Hz. Hasan (RA) beşinci halifedir, bunu mümkün kılan bir hukuk inşa edilmişse, bu hukuk her Müslümana tatbik edilir. Şia’nın anlamadığı da budur, hukuk gevezeliğe gelmez, hassasiyetsizliğe gelmez, eğip bükmeye gelmez. Hukuk, sana başka şekilde bana başka şekilde tatbik edilmez. Şia, bir mezhep değil, siyasi bir hareket olduğu için hukukun ne olduğunu bilmez. Asırlar sonra bir hukuk geliştirmeye çalışmış, onu da yüzüne gözüne bulaştırmıştır. Hz. Ali’deki (RA) keskin idrake, basirete, ferasete bakın ki, Hz. Hasan’ın (RA) seçilmesi sözkonusu olduğunda bile “ölçü” koyuyor ve oğlunu değil, ölçüyü muhafaza ediyor. Halifenin oğlunun, şartları mevcut ise halife olabileceğine dair “içtihat” Hz. Ali (RA) Efendimizindir. Hz. Hasan (RA) Efendimizde bunu kabul edip, şartları olan başka birisinde reddettiğinizde, Hz. Ali’nin (RA) içtihadına riayet etmiyorsunuzdur. Hz. Ali (RA) ve Ehl-i Beyte muhabbetimiz ayrı, hukuka riayetimiz ayrıdır. Bir zata muhabbetimiz bizi İslam hukukuna riayetten alıkoyuyorsa, ona muhabbet demiyoruz.

Şia farklı düşünüyor.

Şia farklı düşünüyor, doğru. Fakat Şia’da hilafet müessesesi yok, “imamet” müessesi ihdas etmişler ve onu da otomatiğe bağlamışlar. Hilafet ile imameti birbirine karıştırmayın, çok farklı iki şeydir. Şia’daki imametin hilafet ile hiçbir ilgisi yoktur. Şia’da hilafet müessesesi olmadığı içindir ki tarih boyunca hiçbir halifeye itaat etmemişlerdir. Hilafetin tesis ettiği vahdet çerçevesine hiçbir zaman girmemişler, her zaman ayrı olmuşlardır. Dolayısıyla ümmetten ayrı bir yapıdır Şia… Hilafeti konuşurken, Şia’yı konuşmayız, çünkü Şia hilafeti kabul etmez.

Şia Ehl-i Beytin halifeliğini talep ediyor değil midir? Böyle bakmak gerekmez mi?

Şia’daki imamet müessesesinin hilafet ile bir ilgisi yoktur, imamları Allah Azze ve Celle’nin tayin ettiğine inanıyorlar. Müslümanları da zaten “reşit” kabul etmiyorlar, İmametin mutlak tasarrufuna teslim ediyorlar. Böyle hilafet olur mu? Baştan beri konuşuyoruz, Hz. Ömer (RA) halife seçildiğinde, “Adaletten şaşarsam beni nasıl doğrultursunuz?” diye soruyor ve sahabe kılıçlarını çekerek, “bununla düzeltiriz” cevabını veriyor. İmamette bunu nereye koyacaksınız, “reşit” kabul etmediği Müslümanların imama itiraz etmesi mümkün olur mu? Şia’ya siyasi hareket dememizin sebebi bu, hiçbir hukuki altyapıya sahip değil.

*

Ehl-i Beytin hilafete layık olması…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir