HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-45-HZ. HÜSEYİN(RA)-3-

Ehl-i Beytin hilafete layık olması…

Güzel bir nokta, bu konu üzerinde durmamız gerekiyor. Ehl-i Beytin hilafete layık olup olmadığı ile ilgili bir tereddüt yok. Fakat “sadece Ehl-i Beyt hilafete layıktır, ümmette başka kimse hilafet şartlarına malik olamaz” demek, ümmete toptan hakarettir. Ümmetin içinde hilafete layık insanlar, az sayıda da olsa yetişmeyecekse, ortada ümmet yok demektir. Şia, ne kadar yanlış yaptığının farkına varmış, bu sebeple de Müslümanları “velayet altında bulunmaları gereken” yani “reşit olmayan” insanlar topluluğu olarak yaftalamıştır. İmamete “masuniyet” yüklediğinizde tabii olarak ümmetin de “reşit olmadığını” kabul etmek zorunda kalırsınız. Şia bir yanlışını savunmak isterken seri halde yanlış yapmaya başlamıştır.

Ehl-i Beyt halife olur, usulüne uygun şekilde seçilir ve olur. Fakat aynı dönemde ümmetin içinde hilafet şartlarını ve özelliklerini taşıyan birden çok insan olabilir, ümmet de bunlardan birini seçebilir, seçilen şahsiyet Ehl-i Beytten olmayabilir. Dikkat edin, dört halifenin tamamı da hilafet şartlarına sahiptir, hangisini seçerseniz seçin, doğru seçmiş olursunuz. Ümmet, Hz. Ali’yi (RA) değil de Hz. Ebubekir’i (RA) seçmiş olmakla yanlış yapmış değildir, Şia’nın ki saçmalamaktan ibarettir.

Mesele sevmekle ilgili değil, Allah’ın dinini “olduğu gibi” muhafaza etme çabasıdır. Ehl-i Beyte nübüvvet ve risalet atfetmeyin, ne kadar severseniz sevin, yine de az sevmiş olursunuz. Fakat onları severken, bir “makam” ile ilişkilendirmek doğru olmaz. Şia’ya bakarsanız, Hz. Ali (RA) efendimiz, Hz. Ebubekir (RA) devrinden itibaren (haşa) gözü hilafette olan, (sümme haşa) hafifmeşrep birisidir. Ne dediklerinin farkında değiller, Hz. Ali (RA), (haşa) ölene kadar hilafeti elde etmek için yaşamış, küsmüş, savaşmış birisi gibi anlatılıyor. Hz. Ali (RA) bu kadar tahkir edilir mi? Ya da böyle sevilir mi? Sevgileri buysa, sevmesinler kardeşim.

Nübüvvet makamından sonra gösterilebilecek en yüksek sevgiyi onlara gösterebiliriz.

Tabii ki. Fakat bu durum ümmete hakaret etmeyi gerektirmez. Ümmeti bir halife çıkaramayacak kadar kıymetsiz görmeyi gerektirmez. Çünkü imandan başka hakikat yok. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bir tarafta mağara arkadaşı var, akraba değil, diğer tarafta elleri kuruyan bir amcası var. Akraba olmak cihetiyle, iman etse Ehli Beytten olacaktır. Ebu Leheb iman etmiş olsa peygamberimizin amcası olması hasebiyle Ehli Beyten. Fakat Ehli Beyt nesil olarak Hz. Fatıma’dan devam ediyor çünkü Hz. Ali’nin başka hanımlarından çocukları da var fakat Ehl-i Beyte ait değil. Hz. Ali’nin ve Hz. Fatıma’nın çocuklarından devam ediyor. Devam eden nesil bakımından Ehli Beyt budur. Ama Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin yaşadığı zamanda evine, teklifsiz olarak girebilmektir Ehl-i Beyt. Bu cihetle dört halife Ehl-i Beyttendir, ilk ikisi kayın pederidir, son ikisi de damadı… Yani ilk ikisi “Hane-i Saadetlerine” geldiğinde, damatlarının evine gelmiş olurlar, son ikisi de kayınpederlerinin evine… Dikkat edin, “Hane-i Saadetlerine” girmek bahsini bir cihetten yani akrabalık cihetinden izah ediyoruz, yoksa orada Hatemül Enbiya ikamet ediyor, tabii ki o saadet merkezine girmek, Peygamberler Peygamberinin huzuruna çıkmaktır, bu cihetin edebi ayrıca mahfuz.

Şia’da, imamların ve Ehl-i Beytin masun olduğu inancı nasıl değerlendirilebilir?

Risalet dışında herhangi bir insanı “masuniyet inancının” konusu haline getirmek İslam’ın esasına aykırıdır. Şia’nın anlayışı baştan sona sakat… Bakın şimdi, kimse Ehl-i Beytin günahkar olduğunu söylemez, kimse Ehl-i Beytin günah işlediğini düşünmez, kimse Ehl-i Beytin günah işleyip işlemediğini merak edip de onları takip etmez. Hiçbir Müslümanın aklına, Ehl-i Beyt sıfatı ile günahkar sıfatı hemzaman olarak gelmez, hiçbir Müslüman bu iki kelimeyi bir araya getirmez. Ehl-i Sünnetin sahip olduğu anlayışın kıvamı, sükuneti ve edebi, zaten Ehl-i Beyti, “hürmet” ile birlikte zikretmeyi esas edinmiş, hürmeti o asil neslin mütemmim unsuru kabul etmiştir. Anlayış mimarisine dikkat edin, bir tarafta İslam’ı “olduğu gibi” muhafaza etmeyi diğer tarafta ise Ehl-i Beyti hürmet mahfazası içinde zikretmeyi esas edinmiştir. Şia’nın o çok gürültülü tavırlarına aldanmayın, gürültüsünün kaynağı anlayışındaki yanlışlıktır.

Kerbela hadisesini konuşalım, Kerbela nasıl bir hadisedir, tarihi süreç o noktaya hangi sebeplerle ve nasıl gelmiştir?

Buraya kadar hilafeti konuştuk, halifeler üzerinden… Baştan beri kaygımız, çabamız, derdimiz ölçülere ulaşmak, mümkün olduğu yerde ölçülendirmeler yapmak. Hayatta birçok şey olabilir, yanlışlar, hatalar, günahlar da dahil olmak üzere her olabilir ama nazari çerçevede sağlam ölçüleri hatırlatmak, o ölçülere ulaşmak, gerektiğinde ana çerçeveye mugayir olmamak şartıyla yeni ölçüler koymak gerekiyordu. Pratiğin hengamesinde ortaya çıkan sayısız tuzağa düşmeden bu işi yapmak şart. Öyleyse en mütekamil misaller olan dört halife üzerinden meseleyi tetkik etmeliydik, biz de öyle yaptık. Buraya kadar ki mevziimiz, halifelerin yanındaydı.

Hz. Hüseyin (RA) ile birlikte mevziimizi değiştiriyoruz, adı halife olan kişilerin karşısına taşıyoruz. Hz. Ebubekir’den (RA) itibaren başlayan silsilede her halife, “adaletten şaşarsam ne yaparsınız?” sorusunu sormuş, bu soruya muhatap olan ümmet de her defasından kılıçlarına sarılmış ve “bununla düzeltiriz” cevabını vermiştir. İşte şimdiki mevziimiz tam olarak burası… Kılıçlarımızı halifenin yanında ve emrinde çektiğimiz devri bitirdik ve kendine kılıç zoruyla kendine halife dedirtenlere karşı kılıç kuşanıyoruz.

Konumuz tabii ki Hz. Hüseyin (RA) ve Kerbela… Yapmaya çalıştığımız şey, hadiselere geçmeden önce bir nazari çerçeve oluşturma çabası. Yezid’i bir kenara koyalım, herhangi bir şahıs usulüne uygun olarak halife seçildi, mizaç ve ahlakına baktığınızda da ehliyet ve liyakat şartları mevcut. Bu durumda bile mesele bitmiş değil. Hayatının önceki dönemine baktığınızda hilafetin şartlarına sahip fakat adam seçildikten sonra iktidarın şehvetiyle adaletten şaştığında ne yapacağız? Mesele sadece usulüne uygun seçim yapılmasından ibaret değil, mesele sadece başlangıçta hilafet şartlarına sahip olmasından ibaret değil. Oraya oturunca, yetkileri eline alınca zıvanadan çıkabilir, bu durumda ne yapacağız? Olmaz mı, olabilir. Ama adam “halifeyim” diyor. Bu durumda ne yapacağız, adam “halifeyim” dediği için ona itaat mi edeceğiz?

Kritik soru bu? Nasıl davranacağız?

Dünyadaki hiçbir hukuk sisteminde olmayan bir müessese, “meşru isyan” müessesesine ihtiyacımız var. Bu müessese, sadece Müslümanlar ve İslam devleti için değil, her dünya görüşü ve hukuk sistemi için büyük bir ihtiyaçtır. Ne var ki dünyada otoriteye yani iktidara yani hükümete yani devlete isyanın meşru olduğu bazı şartların varlığını kabul eden sadece İslam hukukudur. Hiçbir hukuk sistemi, mevcut hükümete, devlete hiçbir şartta isyanı meşru görmez. İslam hukuku bunun tek istisnasıdır. Hz. Hüseyin (RA) misali bu sebeple fevkalade mühimdir, bu misal hem İslam tarihinde ilktir hem de insanlık tarihinde ilktir.

*

Hz. Ömer’in (RA) bir sözü var, “ben yanıldığımda, yanlış yaptığımda, siz ne yaparsınız?” diye soruyor, sahabeler kılıçlarını çekerek “bununla doğrulturuz” diye cevap veriyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir